EYLÜL EKİM 2026 26.yıla merhaba Her eylülde sanki yeni başlıyormuşçasına heyecanlanıyoruz. 26. yılına girdi dergimiz. Bizimle birlikte yol yürüyen, katkılarını esirgemeyen yazarlarımıza ve siz değerli okurlarımıza minnettarız... Bakalım bu sayıda sizi neler bekliyor...
PARİS 2030 HEDEFLERİ VE KENTİMİZE ÖNERİLERPARİS 2030 HEDEFLERİ VE KENTİMİZE ÖNERİLERDosyamıza gördüğümde gözlerime inanamayıp tekrar tekrar incelediğim şu yandaki fotoğraf ile başlayalım. Burası bizim kentimiz: İzmir. Haydi, gelin biraz yakından bakalım. Konak Pier yani gümrük depolarını gördünüz. Bir köşesinde günümüzün Vakıflar Bankası diğer köşesinde bir başka bankanın tarihi binalarının bulunduğu bir bulvar var. En sonuna doğru baktığınızda Basmane Tren Garı görünüyor. Gözlerime inanamıyorum bu yeşillikler içindeki Fevzipaşa Bulvarı mı? Muhtemelen kardeşi Gazi Bulvarındakiler gibi Çınar olan güzelim ağaçları hangi cani yok etmiş... Gözüm sağa kayıyor... O da ne! Hisar Camisi önünde küçük yeşil bir orman var. Paraşüt Kulesi 1937'de açıldığına göre fotoğraf çok eski değil, kim renklendirdiyse ellerine sağlık. Kültürpark da günümüzden çok daha yeşil görünüyor. Beni en çok şaşırtan ise Kordonboyundaki yeşil doku oldu. Bakmaya doyamadığım bu fotoğrafa daha sonra döneceğiz. Şimdi Paris'e gelelim. Paris'in hedefleri Paris, kent genelinde 170.000 yeni ağaç dikmeyi planlayarak cesur ve yeşil bir dönüşüm gerçekleştiriyor. Bu, kenti daha serin ve nefes alabilir mikro iklimlere dönüştürmeyi amaçlayan iddialı bir hamle. Ağaç dikme girişimi; kentsel ısı adası etkisine karşı mücadele etmeyi, biyoçeşitliliği artırmayı ve sokakları daha yaşanabilir hale getirmeyi amaçlayan geniş bir iklim direnci stratejisinin parçası. Bulvarlar, kaldırımlar, okul avluları ve hatta eskiden kaldırım döşeli olan meydanlar, çoğu yerli veya iklime dayanıklı olan çeşitli ağaç türlerini barındıracak şekilde yeniden tasarlanıyor. Bu ağaçlar, çok ihtiyaç duyulan gölgeyi sağlayacak, yüzey sıcaklıklarını düşürecek ve Paris'in giderek ısınan yazlarında enerji yoğun soğutma ihtiyacını azaltacak. Bazı bölgelerde, özellikle daha önce yeşil alanın sınırlı olduğu mahallelerde, ortalama yüzey sıcaklıklarının 2°C ila 4°C düşmesi bekleniyor. Ağaç dikimi aynı zamanda yağmur suyu emilimini destekliyor, hava kalitesini iyileştiriyor ve kuşlar ile böcekler için yaşam alanları sağlıyor. Tüm bu girişimler kenti daha yürünebilir ve görsel olarak daha davetkar hale getiriyor. Planlamacılar sadece miktara değil, aynı zamanda düşünceli yerleşime de odaklanıyor: Ağaçlar, sosyal ve çevresel etkilerini en üst düzeye çıkarmak için yaya trafiği, toplu taşıma merkezleri ve okul bölgelerinde yoğunlaşıyor. Paris, gelecek yıllarda sadece sanat ve moda başkenti değil, aynı zamanda ekolojik inovasyon başkenti olmayı, sokaklarında ormanlar yetiştirebilmeyi hedefliyor. Yeşil kaldırımlar Son yıllarda Paris, sokaklardan ve avlulardan asfalt ve betonu sistematik olarak kaldırarak, geçirimsiz yüzeyleri toprak, ağaçlar, yağmur bahçeleri ve bitki örtülü hendeklerle değiştirdi. Bu strateji, zemini yaşayan bir altyapı olarak yeniden etkinleştiriyor. Yeşil kaldırımlar şehirlerde: • Yağmur sularının sızmasını artırır, yüzey akışını ve sel riskini azaltıyor. • Buharlaşma ve gölgeleme yoluyla kentsel ısı adası etkilerini hafifletiyor. • Toprak biyoçeşitliliğini ve ekolojik sürekliliği iyileştiriyor. • Kamusal alan kalitesini ve yaya konforunu artırması da bir başka kazanç. • Mineral ve bitki örtülü yüzeyler arasındaki oranı yeniden dengeliyor. Paris, yoğun kentsel ortamların zeminlerinin yeniden doğallaştırabileceğini gösteriyor. Soru artık, mevcut beton ve asfalt zeminleri kaldırmayı başarabilecek miyiz den uzaklaşıp, bu işin ne kadar kısa zamanda başarılacağına uzanıyor. Kentin tarihi meydanlarında bile yeşil örtünün zenginleştirilmesi için planlar yapılıyor. Paris'te trafik sorunu tabii ki var. Ancak, kentin yerel yöneticileri daha çok arabaya yol açmak yerine toplu ulaşımı çeşitlendirmeyi seçiyor ve kentlileri toplu taşımayı kullanmaları için teşvik ediyor. Bisiklet ise neredeyse en yaygın ulaşım aracı olarak kullanılıyor Avrupa şehirlerinde... Elektrikli hafif araçlar, motosikletler de özellikle güney Avrupa ülkelerinde tercih edilen araçlar. Bizim "Hadi gelin köyümüze dönelim" çağrımızı, Avrupalılar kentlerin göbeğinde tarımsal hobi alanları yaratarak çözmeye çalışıyorlar. Böylece kent yaşamı doğadan kopmamış olduğu gibi yaşlı nüfus için yeni bir ilgi alan da ortaya çıkıyor. Bu alanlarda daha çok çiçekli bitkiler yetiştirilse bile zaman zaman sebze bahçelerine de rastlanıyor. Kentlerdeki geniş kaldırımlar yerini yeşil dokuyla bezenmiş dar ve mümkün olduğunca geçirgen malzeme kullanılan kaldırımlara bırakıyor. Pek tabiidir ki; bu daraltmalar kaldırımların yayalar tarafından kullanılma yoğunluğu göz önünde bulundurularak yapılıyor. Ancak çok yoğun kullanılan bölgelerde bile yol ile kaldırımı birbirinden ayıran bir yeşil dokuya mutlaka yer veriliyor. Kentlerde bina yüzeyleri ve terasları da artık küresel ısınmaya karşı önlem alanları olarak kullanılıyor. Çok basit sistemler ile bina yüzeylerindeki beton malzemenin aldığı ısıyı yansıtması yerine yeşil dokunun ısıyı emmesi sağlanıyor. Güneşi yeşile döndürme çabası Enerji ihtiyacının her geçen gün artıyor olmasıyla birlikte bütün dünyada çözüm arayışları sürüyor. Son yıllardaki gelişmeler; güneş enerji sistemlerinin evlerin çatılarına, balkonlarına hatta panjurlarının üstlerine kurulmasına imkan tanıdı. Avrupa'da neredeyse bütün kent yönetimleri güneş enerjisinin peşine düşenleri adeta ödüllendirir gibi teşvik ediyor. Neler yapabiliriz • Güneş enerjisinden başlarsak, yerel yönetimlerimiz mevcut desteklerini, toplumun tüm kesimlerini ödüllendirecek şekilde teşvik seviyesine çıkarmakta acele etmeli. Destekler üretim tarafında da kendini göstermeli. Hatta biraz ileri gidersek; halkın ucuz ve kaliteli hizmet alacağı bir üretim tesisini yerel yönetimler kurmalı... İzmir, kendi ihtiyacı olan elektrik enerjisinden daha fazlasını üretecek potansiyele sahip bir kent... Çok fazla merak ediyorum. Bizim tramvay duraklarımızın tamamının çatılarında neden güneş panelleri yok ve neden tükettiği enerjinin bir bölümünü geri kazanmıyor... • Fevzipaşa Bulvarı'na özel bir yer açmak istiyorum. Kentin yeşil planına çok çabuk dahil edilmeli. Teknik imkanları bilemeyiz ama biraz genişleyen iki kaldırımdan beton yüzey söküldüğündü ve Gazi Bulvarındaki gibi çınar ağaçları iki dizi olarak boydan boya dikildiğinde 3-5 sene sonra yemyeşil bir bulvarımız daha olur. Tabii ki aynı uygulama Mimar Kemalettin Caddesine de yapıldığında o bölgede ısı farklılaşmasını hemen hissedebiliriz. • Kaldırımların yeşillendirilmesi sanırım kent genelini kapsayacak bir plan dahilinde yapılacaktır. Çınar ya da güzel gölge (Bella Sombra) ağaçlarının kapladığı sokakları herkes beğenecektir. İzmir bodur ağaçlardan ve palmiyelerden artık vazgeçmeli. Büyük gölgeli, daha çok toz yutan ağaç cinsleri ni tercih etmeli diye düşünüyorum. Kaldırımlara mis kokulu yaseminlerin sardırıldığı gölgelikler de yaygınlaştırılabilir. Bir örneği Halkapınar tramvay son durağı civarında var. • Kentin trafik sorunu var ama bunun çözümü daha çok arabaya yol açmaktan geçmiyor. Daha çok bisiklet yolu ve toplu ulaşımın daha da geliştirilmesi lazım. Geçenlerde bir hasta ziyareti yaptım. Göztepe'den Çiğli Bölge Hastanesi'ne tramvay-vapur-tramvay ile 40 dakikada gittim. Konforlu bir yolculuktu. Belediyemize teşekkür, herkese tavsiye ederim. • İzmirlinin her şeyi yerel yönetimlerden beklemeden ağaçlandırma işine bireysel olarak da el atması lazım. Muhtarların mahalleleri yeşillendirmek için kampanyalar düzenlemesi, mahalleli ile birlikte ağaç dikim yerleri tespiti ve fidan temini için çalışmaları gerekiyor. • Buradan çağrı yapıyorum. AVM'lerin açık alan otoparklarına, okul bahçelerine mini ormanlar kazandırmanın zamanı geldi. • Mevcut ve yeni binaların yeşil cephe ile kaplanması işi de önemsenmeli. Yeni yapılacak yeşil binalara özel teşvikler verilmeli. Mevcutlara yeşil cephe kazandırılması da firmaların sponsor olmaları ile kolaylaşabilir. Aslında bu sporsorluk işi devasa reklam bütçelerine sahip kuruluşlar tarafından da önemsenmeli. İzmir Life olarak kamuoyu oluşturmak üzere çevre sorunlarına, iklim ile ilgili iyileştirme önerilerimiz sürdüreceğiz. Gelecek sayıda yeni belediye binası ile ilgili daha önce yaptığımız öneriyi geliştirerek tekrar sunacağız.
İZKİTAP 2026İZKİTAP 2026İZKİTAP sonbaharda Kültürpark’ta İzmir Kitap Fuarı, 19-27 Eylül 2026 tarihleri arasında Kültürpark’ta her gün 10.00-20.00 saatlerinde ücretsiz ziyaret edilebilecek. İzmir Büyükşehir Belediyesi ev sahipliğinde düzenlenen İZKİTAP, sonbaharda bir kez daha Kültürpark’ı kitap ve edebiyatın buluşma noktası yapacak. Farklı yayınevlerinden binlerce eserin yer alacağı fuarda söyleşiler, imza günleri, paneller ve her yaştan ziyaretçiye yönelik etkinlikler düzenlenecek. Onur konuğu Gündüz Vassaf İZKİTAP’ın bu yılki onur konuğu psikolog, yazar ve akademisyen Gündüz Vassaf olacak. Psikoloji, eğitim, birey ve toplum ilişkileri, kent yaşamı, kültür ve bellek üzerine çalışmalarıyla tanınan Vassaf, fuar boyunca düzenlenecek söyleşi ve etkinliklerde okurlarıyla bir araya gelecek. İZKİTAP, kitap stantlarının yanı sıra zengin etkinlik programıyla da ziyaretçilerini ağırlayacak. Söyleşi, panel ve imza günlerinde edebiyat, düşünce, tarih, çocuk ve gençlik yayıncılığı başta olmak üzere farklı alanlar ele alınacak. Yazarlar, şairler, karikatüristler ve yayıncılık dünyasının temsilcileriyle buluşma fırsatı yakalayacak ziyaretçiler, sevdikleri isimlerle bir araya gelirken yeni yayınevlerini ve kitapları da keşfedebilecek.
ÇEŞME DAMLA SAKIZI PROJESİÇEŞME DAMLA SAKIZI PROJESİÇEŞME DAMLA SAKIZI PROJESİ PLANLI ADIMLARLA İLERLİYOR Hasan Ege Tütüncüoğlu: "Hedefimiz; ilk etapta 100 bin sakız ağacının toprakla buluşması ve 5 sene sonunda 20 ton 'Çeşme Damla Sakızı' üreterek dünya pazarından yüzde 10 pay almak" Çeşme’nin bugün neredeyse unutulmuş bir değeri olan damla sakızı, aslında bu toprakların hafızasında yüzyıllardır var. Bir zamanlar gemilerle başka coğrafyalara taşınan, Çeşme Yarımadası’nın doğal zenginliklerinden biri olan sakız ağacı, zaman içinde betonlaşmanın, değişen tarım alışkanlıklarının ve ilgisizliğin gölgesinde kaybolmuş. Ta ki birileri yeniden “yapabiliriz” diyene kadar... Hasan Ege Tütüncüoğlu’nun hikâyesi, tam da bu cümleyle başlıyor. Bir girişim fikrinden çok daha fazlasını; bir coğrafyanın kaybettiği değerini yeniden kazanabileceğine duyulan inancı anlatıyor. Onun için sakız ağacı yalnızca ekonomik bir ürün değil Çeşme’nin geçmişiyle geleceği arasında kurulabilecek canlı bir bağ. Bugün binlerce fidanın toprakla buluşması, yıllar sonra ürün verecek ağaçların sabırla büyütülmesi ve Çeşme damla sakızının yeniden üretilmesi, aslında daha büyük bir hayalin parçaları... Gastronomiden tarıma, turizmden kozmetiğe ve farmakolojiye uzanan bir değer zinciri yaratmak, yerel olanı dünyaya anlatmak ve belki de bir gün Çeşme sakızını yeniden bu coğrafyanın simgelerinden biri haline getirmek... Hasan Ege Tütüncüoğlu ile Çeşme’nin kaybolmuş bir değerinin yeniden doğuşunu, bir hayalin nasıl projeye, projenin nasıl umuda dönüştüğünü konuştuk.
BEDİZ KOZBEDİZ KOZİçmimar Bediz Koz’un hayatı kitap oldu Türkiye’de modern mobilya üretiminin öncülerinden biri olan 90 yaşındaki içmimar Bediz Koz’un hayatı kitap oldu. İzmirli akademisyenlerin kaleme aldığı ve yakın geçmişe ışık tutan eser, İzmir Ekonomi Üniversitesi (İEÜ) Yayınları tarafından hazırlanarak okuyucularla buluştu. Bediz Koz’un tasarımcı kimliğinin ayrıntılı biçimde ele alındığı; sözlü tarih röportajlarının, keyifli anekdotların, mobilya ve içmimarlık projelerinin yer aldığı kitap, usta ismin unutulmaz anılarını ve ilham veren deneyimlerini günümüze taşıyan ilk kapsamlı çalışma olma özelliği taşıyor. Türkiye’de modern mobilya tasarımı ve üretiminin geçirdiği dönüşümü incelemek amacıyla başlatılan ‘DATUMM: Dokümantasyon ve Arşivleme Türkiye’de Modern Mobilya’ (datumm.org) ve ‘Sözlü Tarihle Türkiye Mobilya ve İçmimarlık Tarihini Okumak’ projeleri kapsamında hazırlanan kitap; proje yürütücüleri İEÜ İçmimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Deniz Hasırcı ve Yaşar Üniv. İçmimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zeynep Tuna Ultav ile İEÜ’de yine aynı bölümden Doç. Dr. Deniz Avcı ve Ghent Üniv.Öğretim Görevlisi Dr. Melis Örnekoğlu Selçuk tarafından kaleme alındı.
SANAT DURAKLARISANAT DURAKLARIMutlaka görülmesi gereken bir koleksiyon sergi Hüseyin Terzioğlu'nun "Sanat Durakları" Mimar Hüseyin Terzioğlu’nun 1990 yılından günümüze uzanan 36 yıllık tutkulu koleksiyonerlik yolculuğunu ve sanat birikimini görünür kılan “SANAT DURAKLARI” adlı sergi, 21 Ağustos 2026 tarihinde İzmir’de sanatseverlere kapılarını açtı. Modern ve çağdaş Türk resim sanatının duayen isimlerinden güncel sanatın özgün temsilcilerine uzanan bu özel seçki, 53 sanatçının imzasını taşıyan yapıtları tek bir çatı altında bir araya getiriyor. Mimar gözüyle biçimlenen, disiplinlerarası bir estetik anlayışın ve dönemsel dönüşümlerin izini süren sergi, izleyicilere Türk resim sanatının son yarım asırlık serüvenini bütüncül bir perspektifle izleme imkânı sunuyor. Terzioğlu ile koleksiyonerlik ve resim sevgisi üzerine konuştuk. Resim koleksiyonu yapmak sizce nasıl bir uğraş, koleksiyonculuğu nasıl tanımlarsınız? Ben koleksiyonculuğu sadece resim satın almak olarak görmüyorum. Aslında bir sanatçının dünyasına girmek, onu anlamaya çalışmak ve zaman içinde kendi sanat hafızanızı oluşturmak olarak tanımlayabilirim. Benim koleksiyonculuk serüvenim 35 yılı buldu. Bu kadar uzun bir zamanın sonunda şunu söyleyebilirim: Bir süre sonra satın aldığınız resimlerden çok, onlarla kurduğunuz ilişki önem kazanıyor. Bir resim hayatınıza giriyor, yıllar geçiyor, siz değişiyorsunuz, resme bakışınız değişiyor. Ama resim sizinle birlikte yaşamaya devam ediyor. Mesleğinizin resim merakı ile ilgisi var mı? Her mimar resimsever midir sizce? Her mimar resimseverdir diyemem. Mimarlık insana bakmayı ve görmeyi öğretiyor ama sanat sevgisi biraz daha kişisel bir mesele. “Çocukluktan başladı resim merakım” diye bir söylem vardır. Sizde nasıl başladı? Bende bunun tek bir başlangıç noktası olduğunu söylemek zor. Resme olan ilgim zaman içinde gelişti. Önce bakıyorsunuz, sonra merak etmeye başlıyorsunuz. Bir süre sonra sadece “güzel mi?” diye bakmıyorsunuz; “Bu sanatçı bunu neden böyle yapmış?” diye düşünmeye başlıyorsunuz.Sanırım koleksiyonculuğa geçiş de tam burada başladı. Resme bakmakla, resmi anlamaya çalışmak arasında önemli bir fark var. Mimar olarak birçok proje çizdiniz… Hiç resim yaptınız mı? Profesyonel anlamda resim yapmadım. Ama mimarlık zaten çizmek, kompozisyon kurmak ve bir düşünceyi görsel bir dile dönüştürmek üzerine kurulu. Dolayısıyla resim yapmamış olsam da hayatım boyunca çizgiyle, oranla, renklerle ve kompozisyonla iç içe oldum. Bunun da resme bakışımı etkilediğini düşünüyorum. Nasıl seçiyorsunuz? Bir resmi seçerken tek bir ölçüm yok. Öncelikle bana bir şey söylemesi gerekiyor. Benim için önemli olan, resmin bende bir duygu veya merak bırakması. Bir de mümkünse zaman geçtikçe kendisini yeniden keşfettirmesi. Sergi açılışında seçtiğiniz bir resmi satın almadan önce ressamla sohbet ettiğinizi söylediniz. Hatırladığınız kadarıyla bu sohbetlerden birkaçını paylaşabilir misiniz? Sanatçıyla konuşmayı her zaman çok önemsedim. Çünkü bazen resmin karşısında gördüğünüz şey ile sanatçının o resmi yaparken düşündüğü şey birbirinden çok farklı olabiliyor. Sanatçı resmin oluşum sürecini, içinde bulunduğu dönemi veya eserin arkasındaki düşünceyi anlattığında, aynı resme bir daha farklı bakıyorsunuz. Benim için bu sohbetler koleksiyonculuğun en güzel taraflarından biri oldu. Çünkü o zaman yalnızca bir resim almıyorsunuz; sanatçının dünyasından da bir parça hayatınıza giriyor. Adnan Çoker, Balkan Naci İslimyeli, Bedri Baykam, Ekrem Yalçındağ ve Barış Sarıbaş gibi ressamlarla önemli dostluğum oldu. Resmin hikâyesi neden bu kadar önemli? Çünkü hikâye resmi zamana bağlıyor. Bir eserin hangi dönemde, hangi koşullarda ve hangi duyguyla yapıldığını bilmek ona bakışınızı değiştirebiliyor. Ben hikâyeyi bir anahtar gibi görüyorum. Kapıyı açıyor; ama içeri girdiğinizde sizi asıl karşılayan yine resmin kendisi. Hiç resim sattınız mı? Ya da satmayı düşündünüz mü? Koleksiyonculuğun zor taraflarından biri de bu. Çünkü yıllar içerisinde biriktirdiğiniz eserlerle aranızda ister istemez bir bağ oluşuyor ya da bağınız kopuyor. Ben koleksiyonculuğu hiçbir zaman alıp satma üzerine kurmadım ama sonradan ilgimin azaldığı bazı işleri elden çıkardığım olmuştur. Almayı sürdürecek misiniz? Zaman geçtikçe koleksiyonerler daha seçici mi oluyor? Yoksa genç yetenekleri desteklemeyi mi tercih ediyorlar? Elbette almaya devam edeceğim. Ama yıllar geçtikçe daha seçici olduğumu da söyleyebilirim. İnsan zaman içerisinde neyi sevdiğini, hangi sanatçının dünyasının kendisine yakın olduğunu daha iyi öğreniyor. Ben de bugün bir resme bakarken geçmişe göre daha fazla soru soruyorum. Öte yandan genç sanatçıların desteklenmesini çok önemli buluyorum. Bir koleksiyon yalnızca geçmişi korumamalı; bugünün sanatına da tanıklık etmeli. Koleksiyonunuzu bir daimi sergi ile paylaşmayı düşünüyor musunuz? İzmir’in daha çok resim galerisine ihtiyacı var… Bunu çok isterim. Çünkü bir koleksiyonun yalnızca koleksiyonerin evinde kalması bana biraz eksik geliyor. Sanatın en güzel tarafı paylaşılması. “Sanat Durakları” sergisinin çıkış noktalarından biri de bu. 35 yıllık birikimimi paylaşmak ve farklı dönemlerden, farklı sanatçılardan eserlerin bir araya geldiğinde nasıl bir bütün oluşturduğunu göstermek istedim. İzmir’in daha fazla sanat mekânına, galeriye ve sergiye ihtiyacı olduğuna inanıyorum. Özellikle genç sanatçıların kendilerini gösterebilecekleri alanların çoğalması çok önemli. Son olarak eklemek istediklerinizi alabiliriz… Bu sergiyi biraz da kendi sanat yolculuğumun bir özeti olarak görüyorum. 35 yıl boyunca farklı sanatçılarla, farklı eserlerle ve farklı duygularla karşılaştım. Bugün geriye dönüp baktığımda aslında yalnızca resim biriktirmediğimi düşünüyorum; hayatımdan parçalar biriktirmişim. “Sanat Durakları” benim için geçmişe bakmak kadar bugünü paylaşmak ve geleceğe bir iz bırakmak anlamına geliyor. Dilerim sergiyi gezen herkes, kendi hayatına dokunan bir resimle, kendi “sanat durağıyla” karşılaşır.
ROMANTİKAROMANTİKANâzım’ın dünyası “ROMANTİKA” ile İzmir’de İzmir Büyükşehir Belediyesi katkıları ve ev sahipliğinde, Folkart’ın yapımcılığını üstlendiği “ROMANTİKA / Bir Ömrün Seyrüseferi” adlı Nâzım Hikmet sergisi 5 Eylül 2026 tarihinde İzmir’de açıldı. Bu yıl 95.si düzenlenen İzmir Enternasyonal Fuarı ile birlikte ziyarete açılacak sergi; Şair Nâzım Hikmet’in yaşamını, eserlerini ve bugün de yaşamaya devam eden kültürel mirasını, çok katmanlı bir anlatıyla İzmir’de buluştuyor. İZFAŞ tarafından düzenlenen 95. İzmir Enternasyonal Fuarı, bu yıl Nâzım Hikmet’in bugüne kadar Türkiye’de açılmış en kapsamlı sergisine ev sahipliği yapacak. Yapımcılığını Folkart’ın üstlendiği İzmir Büyükşehir Belediyesi iş birliği ve ev sahipliğinde hazırlanan “Romantika/Bir Ömrün Seyrüseferi”, Kültürpark Atlas Pavyonu’nda ziyarete açıldı. Küratörlüğünü Yüksek Mimar ve Nâzım Hikmet Araştırmacısı M. Melih Güneş’in, sergi tasarımını Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Görevlisi Ömer Durmaz’ın üstlendiği “ROMANTİKA/Bir Ömrün Seyrüseferi”, Nâzım Hikmet’in yaşamını klasik bir biyografi anlayışının ötesinde ele alıyor. Yaklaşık 2 bin 125 metrekarelik alanda, fuaye dâhil 15 salonda kurulacak sergi; Türkiye ve yurt dışındaki çok sayıda kişi, kurum, arşiv ve koleksiyondan bir araya getirilen yüzlerce belgeyi, elyazmalarını, şairin kişisel eşyaları ve görsel-işitsel kayıtlarını; edebiyat, resim, heykel, fotoğraf, film ve tasarım gibi farklı disiplinlerle buluşturuyor. NÂZIM’IN İZMİR’İ Serginin adı, Nâzım Hikmet’in 1962 yılında tamamladığı, otobiyografik nitelikler taşıyan son romanı “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” için ilk olarak seçtiği “Romantika” adından geliyor. Romanın zaman örgüsünün İzmir’de başlayıp yine İzmir’de son bulması, serginin İzmir’de açılmasına da özel bir anlam kazandırıyor. Nâzım Hikmet’in 1925’teki İzmir günleri, Güneşi İçenlerin Türküsü ve Kuvâyi Milliye ile kurulan bağlar, İzmir’i serginin ana anlatı eksenlerinden biri hâline getiriyor. SERGİYE KATKI VERENLER Rusya Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi, Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı, Moskova Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı, Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi gibi kurumlar arşivlerini sergi için açtı. Sergi, Vera Tulyakova Hikmet’in arşivi, koleksiyoner Gürkan Us’taki eserler ile Nâzım Hikmet’in yaşamına bir şekilde dokunan Abidin Dino, Avni Arbaş, Doris Kahane, Natalya Gonçarova, Jak İhmalyan’ın eserlerinden bir araya getirilerek hazırlandı. Türk resim sanatının son dönem önde gelen genç temsilcilerinden Sedat Girgin, sergi için özel olarak bir esere imza atıyor. Sergide Nâzım Hikmet’in kendi yaptığı bazı resimlere de sergide yer verilecek. Sergi 15 Ocak 2027 tarihine kadar ziyaret edilebilir.
GENÇLERE MESAJGENÇLERE MESAJBASİFED Başkanı Güneş’ten Gençlere Mesaj: “Diploma yeterli değil; beceriniz fark yaratacak” BASİFED Yönetim Kurulu Başkanı Semiha Güneş, gençlere iş yaşamına mümkün olduğunca erken dahil olmaları, teknoloji ve yapay zeka başta olmak üzere yeni yetkinlikler kazanmaları çağrısında bulundu. Güneş, iş dünyasının da gençlerin deneyim kazanabileceği daha fazla alan yaratması gerektiğini söyledi. TÜİK’in ‘İstatistiklerle Gençlik 2025’raporundaki verilerine göre 15-24 yaş grubunda genç işsizlik oranı yüzde 15,3’e çıkarken,‘ne eğitimde ne istihdamda’ olan (NEET) gençlerin oranı yüzde 23,3’e ulaştığının altını çizen BASİFED Başkanı Semiha Güneş, “Her yıl yayınlanan bu raporla göre ne eğitimde ne istihdamda olan gençlerin oranı 2023 itibariyle belirgin bir artış trendi içinde. 2023’te yüzde 22,5 olan bu oran, 2024’de 22,9’a, 2025’de 22,3’e ulaşmış durumda. Bu da bize bir şeyleri yanlış yaptığımızı gösteriyor” dedi. Gençlerin kariyerlerinin ilk yıllarında deneyim kazanmaya odaklanmasının önemine dikkat çeken BASİFED Yönetim Kurulu Başkanı Semiha Güneş, diplomanın artık tek başına iş yaşamında fark yaratmak için yeterli olmadığını söyledi. Gençlerin staj ve ilk iş deneyimlerini bir öğrenme süreci olarak görmeleri gerektiğini belirten Güneş, “İlk işinizin mutlaka hayalinizdeki iş olmasını beklemeyin. Size yeni bir şey öğreten, sorumluluk veren ve gerçek iş hayatını tanımanızı sağlayan fırsatları değerlendirin. Bugün diploma kadar ne yapabildiğiniz ne üretebildiğiniz ve hangi problemi çözebildiğiniz de önemli” dedi. Yapay zeka, teknoloji ve veri okuryazarlığının yeni dönemin temel yetkinlikleri arasında yer aldığını ifade eden Güneş, “Yapay zekayı yalnızca kullanan değil, onunla değer üreten gençler öne çıkacak. Analitik düşünme, iletişim, problem çözme ve ekip çalışması gibi beceriler de iş dünyasında giderek daha belirleyici hale geliyor” diye konuştu. “Gençlerden deneyim bekliyorsak alan açmalıyız” Genç istihdamındaki sorumluluğun yalnızca gençlere yüklenemeyeceğini vurgulayan Güneş, şirketlerin de nitelikli staj, mentorluk ve genç yetenek programlarını yaygınlaştırması gerektiğini söyledi. Güneş, “Şirketler gençlerden deneyim bekliyorsa, önce o deneyimi kazanabilecekleri alanları yaratmalı. Stajyerleri yalnızca gözlem yapan değil, gerçek projelerde sorumluluk üstlenen gençler haline getirmeliyiz. Üniversite ile iş dünyası arasındaki bağı da güçlendirmeliyiz” dedi. Gençlere girişimci bakış açısı kazandırmanın da önemine değinen Güneş, girişimciliğin yalnızca şirket kurmak anlamına gelmediğini belirterek, “Gençlerimizin problemi gören, ihtiyacı anlayan ve çözüm geliştiren bireyler olmasını istiyoruz. Yapay zeka, dijitalleşme, yeşil dönüşüm, enerji ve sürdürülebilirlik yeni kuşak için önemli fırsatlar sunuyor. Gençlere daha fazla kapı açmak ve potansiyellerini gösterebilecekleri ortamları oluşturmak hepimizin sorumluluğu” diye konuştu. “Gençler uzmanlaşmaya yönelmeli” Bugün sanayinin ve üretim ekosisteminin en büyük açığının nitelikli ara eleman olduğunu vurgulayan Güneş, “Bugün hangi sanayi tesisine gitseniz mutlaka mavi yaka dediğimiz ara eleman ihtiyacı bulunuyor. Bunun için mesleki eğitime de ayrı bir pencere açmak gerekiyor” dedi. Gençlerin temel hedefinin mutlaka uzmanlaşma olması gerektiğinin altını çizen Güneş, “Evet diploma önemli ancak bir spesifik alanda uzmanlaşmak da gerekiyor.Meslek liseleri ile beraber meslek yüksekokullarının niteliğinin yükseltilmesi de eğitim sistemimizin temel görevlerinden biri olmalı. Bugün mühendisten daha çok kazanan bir kalıpçı, kaynakçı varsa bunun temel sebebi mesleki eğitimin ülkemizde önemsenmemesi, mesleki eğitim kurumlarının gerekli istihdamı üretememesidir. O sebeple gençler gelecek planlaması yaparken mesleki eğitimi de göz ardı etmemeli, karar vericiler de mesleki eğitimin niteliğini yükseltmeli, bu seçeneklerin cazibesini arttırmalı” dedi.
95. İZMİR ENTERNASYONEL FUARI95. İZMİR ENTERNASYONEL FUARIİzmir Enternasyonal Fuarı, 95’inci kez kapılarını açmaya hazırlanıyor. Türkiye’nin fuarcılık serüvenini başlatan İzmir Enternasyonal Fuarı, 95’inci kez kapılarını açmaya hazırlanıyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi ev sahipliğinde, İZFAŞ tarafından düzenlenen 95. İzmir Enternasyonal Fuarı, 5–13 Eylül 2026 tarihleri arasında “Fuar Şehrin Kalbinde” sloganıyla Kültürpark’ta yapılacak. Basın toplantısında konuşan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Cemil Tugay, “Fuarın kapısından giren herkesin içeride keyifle vakit geçireceğini ve mutlu şekilde ayrılacağını söyleyebilirim. İzmir’in fuarlarla bağı güçlü olmaya devam edecek” dedi.?? Tanıtım toplantısına ana sponsor Folkart’ın Yönetim Kurulu Başkanı Mesut Sancak, etkinlik sponsoru Migros’un Kuzey Ege Direktörü Güneş Fırıldak, İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili Dr. Zafer Levent Yıldır, İZFAŞ Genel Müdürü Tuğçe Cumalıoğlu, Büyükşehir Belediyesi bağlı şirketlerin genel müdürleri ve iş dünyasının temsilcileri de katıldı.?? Tugay çalışma arkadaşlarına teşekkür etti? Ülkenin ve dünyanın mevcut durumuna rağmen fuarın düzenlenmesinde emeği geçen çalışma arkadaşları ve İEF destekçilerine teşekkür ederek konuşmasına başlayan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Cemil Tugay, fuarcılığın ne kadar önemli olduğunun bilinciyle çalıştıklarının altını çizdi. İzmirıin Atatürk'ün yolunda, fuarcılık konusunda önemli bir görev üstlendiğini hatırlatan Başkan Tugay, kentin yıl içinde pek çok uluslararası fuara ev sahipliği yaptığını söyledi. Tugay, “İzmir’e fuarcılık alanında tanımlanmış görevin öneminin bilinciyle çalışıyoruz” dedi. ?? İEF’nin kendi hayatında da önemli bir yeri olduğunu söyleyen Tugay, “Dünyada 95 yaşında olan başka fuar var mı bilmiyorum. Muhtemelen bizim sahip çıktığımız kadar bir fuara sahip çıkan bir başka şehir, ülke yoktur. 95 yıldır bu geleneği devam ettiriyoruz. Fuarı sadece bugünüyle değil geçmişiyle de yaşıyoruz. Ama her şeyin değiştiği dünyada, İEF’nin de değişmesi kaçınılmaz. Düzenlenme sürecinden içindeki etkinliklere kadar, İzmirlilerin en fazla keyif alacağı ve ilgisini çekecek bir fuar organize etmek için arkadaşlarımız büyük çaba gösterdi. Fuarın kapısından giren herkesin içeride keyifle vakit geçireceğini, çok ilginç şeyler göreceğini ve mutlu şekilde ayrılacağını söyleyebilirim” şeklinde konuştu.?? ?İEF kapsamında yapılacak etkinlikleri anlatan Tugay, şair Nâzım Hikmet’in yaşamını ve kültürel mirasını anlatan “ROMANTİKA / Bir Ömrün Seyrüseferi” sergisi hakkında bilgiler verdi. Tugay, “Ne kadar özel bir sergi olduğunu herkes gezdikten sonra anlayacak” dedi ve serginin yapımcılığını üstlenen Folkart’a teşekkür etti. Tugay, “İzmir Fuarı her zaman sanatla, kültürle beraber anılan bir fuardır. En güçlü yönü de budur” dedi. Tugay, “Bu yıl biraz daha çağdaş bir fuar yorumu göreceğiz. Önümüzdeki yıllarda, içinde yaşadığımız çağın gereklerini ve katılımcıların ve ziyaretçilerin bizden beklentilerini karşılamak için çalışmaya devam edeceğiz. İzmir’in fuarlarla bağı her zaman güçlü olmaya devam edecek. Tüm yurttaşlarımıza keyifli fuarlar diliyorum” dedi.?? Eski fuar özlemine karşın dünyanın değiştiğini ve değişime ayak uydurulması gerektiğini söyleyen Tugay, “Dünya değişiyor, beklentiler değişiyor, insanlar değişiyor. Yeni bir nesil var, beklentileri daha farklı. Bu sene düzenlenecek fuarı güzel hatırlayacağız” diye konuştu.? Kültürpark’ın İzmir’in değeri olduğunu belirten Tugay, “Kültürpark’ı, sahip olduğu yeşil dokusuyla, insanların ihtiyacı olan huzur veren duygusuyla, kentin merkezinde her türlü mücevherden daha değerli bir alan olarak görüyoruz” ifadelerini kullandı.?? Mesut Sancak: Kentin cesur kimliğinin en önemli simgelerinden biri olmaya devam edecek? Kentin kültürel, sosyal hayatına katkı sunmayı bir tercih değil, temel bir sorumluluk olarak gördüklerini söyleyen Folkart Yönetim Kurulu Başkanı Mesut Sancak, geçtiğimiz yıl sanatseverlerle buluşturdukları Refik Anadol’un sergisini 295 bin kişinin ziyaret ettiğini söyledi. Bu yıl da Nâzım Hikmet’i Atlas Pavyonu’nda ziyaretçilerle buluşturduklarını söyleyen Sancak, “Bu serginin İzmir Enternasyonal Fuarı’nda açılması, bir tesadüf değil; adeta bir buluşma. Dünyaya açık bir şair, dünyaya açık bir kent, dünyaya açık bir fuar. Bu sergiyle Fuar’ın kültür sanattaki güçlü geleneğine yalnızca bir katkı değil, kalıcı bir iz bırakmayı diliyoruz. Biliyoruz ki İzmir Enternasyonal Fuarı bundan sonra da bu kentin dünyaya açık, yenilikçi ve cesur kimliğinin en önemli simgelerinden biri olmaya devam edecek. Kentin kültürüne, uluslararası görünürlüğüne ve ortak hafızasına kattığı değerle hepimiz için bir gurur kaynağı olmayı sürdürecek” diye konuştu.?? Unutulmaz deneyimler yaşatmak için buradayız? Etkinlik sponsoru olmaktan, fuara katkı sunmaktan mutluluk duyduklarını söyleyen Migros’un Kuzey Ege Direktörü Güneş Fırıldak, “İzmir Enternasyonal Fuarı, İzmir’in en köklü değerlerinden biri. Migros olarak biz de 15 yıldır bu büyük buluşmanın etkinlik sponsoru olmanın mutluluğunu ve gururunu yaşıyoruz. İzmir ile kurduğumuz bağın parçası olarak her yıl fuara daha zengin, kapsayıcı, deneyim odaklı Migros katkısı sunmayı amaçlıyoruz. Unutulmaz deneyimler yaşatmak için buradayız” diye konuştu. ?? “Sosyal yaşamın önemli bir parçası”? Fuar programı hakkında bilgilendirmelerde bulunan İZFAŞ Genel Müdürü Tuğçe Cumalıoğlu ise, “Yine şehrin kalbinde bir arada olacağız. 95 yıl bir organizasyon için çok uzun bir süre ama İEF söz konusu olduğunda bu yalnızca bir sayı değil. Kent hafızasının, Türkiye’nin fuarcılık tarihinin ve kuşaklar boyunca değişen sosyal yaşamın çok önemli bir parçası” dedi. ?? Çim Konserleri’nde müzik keyfi? Fuar akşamlarının geleneksel etkinliklerinden Çim Konserleri, 5–12 Eylül tarihleri arasında 21.30–23.00 saatleri arasında gerçekleştirilecek. Program kapsamında 5 Eylül’de Emir Can İğrek ve 6 Eylül’de Levent Yüksel Migros sponsorluğunda, 7 Eylül’de Yıldız Tilbe, 8 Eylül’de Mert Demir, 9 Eylül’de Model, 10 Eylül’de Gülşen, 11 Eylül’de Teoman ve 12 Eylül’de Semicenk sahne alacak. Fuar ziyaretçileri Çim Konserleri ile müziğin keyfini çıkaracak. Atatürk Açıkhava Tiyatrosu, 95. İzmir Enternasyonal Fuarı kapsamında 6–12 Eylül tarihleri arasında tiyatro, stand-up, müzikli ve interaktif gösterilere ev sahipliği yapacak. Programın ilk gününde Salih Bademci, Sesler adlı sahne performansıyla yer alacak. 7 Eylül’de ise Latife Tekin’in eserinden uyarlanan Sevgili Arsız Ölüm – Dirmit ile Nezaket Erden sahneye çıkacak. 8 Eylül’de Doğu Demirkol, 9 Eylül’de Çok Güzel Hareketler 2, 10 Eylül’de Doğan Akdoğan ve Rüştü Onur Atilla’nın sunumuyla gerçekleştirilecek Abur Cubur Show, 11 Eylül’de Atakan Çelik ve Safa Sarı, Sonkiüçdört ile sahne alacak. Program; 12 Eylül’de Binnur Kaya ve Mert Fırat’ın sahne aldığı, İki Kişilik Oyun ile son bulacak. ?? Gençlik Alanı’nda teknoloji ve oyun deneyimleri? İEF Gençlik Alanı, dijital dünyanın heyecanını, sporun enerjisini ve interaktif deneyimleri bir araya getirecek. 5–13 Eylül tarihleri arasında her gün 17.00–21.00 saatleri arasında gerçekleştirilecek etkinliklerde ziyaretçiler, teknoloji destekli oyun alanlarında yarışabilecek, hareket edebilecek, üretebilecek ve farklı deneyimlere katılabilecek. ?? Çocukların sevdiği kahramanlar fuarda İzmir Enternasyonal Fuarı’nda çocuklara özel olarak hazırlanan etkinlik alanında, çizgi kahramanların renkli dünyası, maskotlu oyunlar, danslı ve müzikli gösteriler, tematik oyun alanları, interaktif aktiviteler ve farklı eğlence deneyimleri bir araya gelecek. Çocuk Alanı Etkinlik Programı, 5–13 Eylül tarihleri arasında her gün 18.00–22.00 saatleri arasında gerçekleştirilecek. ?? İZELTAŞ ve Red Bull etkinlikleri de fuar programında?İZELTAŞ Usta İşi Arena, ziyaretçilerin ustalık, beceri ve üretim deneyimini eğlenceli aktivitelerle yaşayabileceği interaktif bir alan olarak hazırlanacak. Red Bull Karton Tekne Etkinlik Alanı ise 5–12 Eylül tarihleri arasında eğlence, etkileşim ve deneyimi bir araya getirecek. Karton tekne atölyeleri ve workshopların yanı sıra DJ performanslarının da yer alacağı alanda, fuar boyunca farklı aktivasyonlar gerçekleştirilecek. Program, 13 Eylül’de Kültürpark Göl’de düzenlenecek Red Bull Karton Tekne Yarışması ile tamamlanacak.? Sürpriz performanslar? Fuar süresince Kültürpark’ın farklı noktalarında gerçekleştirilecek flash mob etkinlikleriyle ziyaretçileri sürpriz performanslar karşılayacak. Fuar alanının farklı noktalarında kısa süreli dans gösterileri gerçekleştirilirken, güçlü vokallerin öne çıktığı opera performansları da fuar programında yer alacak. Şef Sensin etkinliğinde ise fuar girişinde konumlanacak mini orkestra ile ziyaretçilere kısa süreliğine orkestra şefi olma deneyimi sunulacak. Efsanevi Yolculuk Légendaires adlı uluslararası sokak gösterisi, ışıklandırılmış devasa tilki kuklaları, akrobatlar ve dansçılardan oluşan mistik kortejiyle Kültürpark’ta izleyicilerle buluşacak. Kültürpark’ın simge yapılarından Paraşüt Kulesi de fuar boyunca ışık gösterilerine ev sahipliği yapacak. Kulenin mimari dokusuna yansıtılacak ışık unsurlarıyla gece boyunca görsel bir deneyim oluşturulacak. ?? Nâzım Hikmet’in Türkiye’de bugüne kadar açılmış en kapsamlı sergilerinden biri olan ROMANTİKA / Bir Ömrün Seyrüseferi Sergisi yer alacak. İzmir Büyükşehir Belediyesi katkıları ve ev sahipliğinde, Folkart’ın yapımcılığını üstlendiği sergi, 5 Eylül 2026–15 Ocak 2027 tarihleri arasında Atlas Pavyonu’nda ziyaret edilebilecek. ?? Kültürpark’ın hikayesi Kültürpark’ın kuruluşunun 90. yılı kapsamında hazırlanan Kültürpark 90 Yaşında sergisi, 5 Ağustos–31 Aralık 2026 tarihleri arasında Pakistan Pavyonu’nda ziyaret edilebilecek. Sergi, İEF boyunca 12.00–23.00 saatleri arasında açık olacak. Küratörlüğünü Aybala Yentürk’ün üstlendiği sergi, Kültürpark’ın kuruluş sürecini ve 90 yıllık tarihini İzmir’in gelişimi ve İzmir Enternasyonal Fuarı ile ilişkisi üzerinden ele alıyor. ?? Sanatın duraklarından İzmir mutfağına?Mehmet Tüzüm Kızılcan Sanat Galerisi’nde 21 Ağustos–21 Eylül 2026 tarihleri arasında Sanatın Durakları – Hüseyin Terzioğlu Koleksiyonu Sergisi sanatseverlerle buluşacak. Yaklaşık 30 yıllık bir birikimin ürünü olan sergi, çağdaş Türk resim sanatının figüratif ve soyut örneklerini bir araya getirecek. ?? Gıda Alanı’nda farklı mutfak kültürleri?Kültürpark’ın farklı noktalarında tematik alanlar oluşturulurken, ticari alanlar ile sosyal ve deneyim alanlarının birbirini destekleyeceği bir yerleşim planı hazırlandı. Alan planlamasıyla ziyaretçi dolaşımının dengeli şekilde yönlendirilmesi ve Kültürpark’ın farklı noktalarında gün boyunca hareketlilik oluşturulması hedefleniyor. Göl çevresinde oluşturulacak Gıda Alanı’nda ise farklı mutfak kültürlerini temsil eden işletmeler bir araya gelecek. ?? İzmir Büyükşehir Belediyesi ve bağlı birimleri de 95. İzmir Enternasyonal Fuarı’nda özel olarak hazırlanan alanda ziyaretçilerle buluşacak. Belediye hizmetleri, projeleri ve kent yaşamına yönelik çalışmaların tanıtılacağı alanda, ziyaretçiler Büyükşehir Belediyesi’nin farklı birimlerinin yürüttüğü çalışmaları yakından tanıma fırsatı bulacak. Farklı yaş gruplarına yönelik atölyeler, bilgilendirme ve farkındalık çalışmaları, yarışmalar ve kültürel etkinlikler ile interaktif uygulamaların gerçekleştirileceği alan, fuar süresince ziyaretçilerin aktif katılımına açık olacak. Kent yaşamına ilişkin hizmetlerin eğlence, deneyim ve etkileşim odaklı etkinliklerle anlatılacağı alanda, çocuklardan gençlere ve yetişkinlere kadar farklı kesimlere yönelik programlar düzenlenecek. Böylece İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kent genelinde yürüttüğü çalışmalar, fuarın sosyal ve kültürel atmosferi içinde ziyaretçilerle buluşturulacak.? İEF, farklı sektörlerden firmaları ziyaretçilerle bir araya getirecek. Fuar kapsamında, Kültürpark’ın farklı noktalarında gün boyunca kültür, sanat, eğlence ve deneyim odaklı etkinlikler gerçekleştirilecek. Geçtiğimiz yıl 776 bin 843 ziyaretçiyi ağırlayan fuar, bu yıl da ticaret, kültür, sanat ve eğlenceyi bir araya getiren programıyla İzmir’in en önemli buluşmalarından biri olacak. Folkart’ın ana sponsor, Migros’un etkinlik sponsoru olduğu İzmir Enternasyonal Fuarı, her gün 16.00–23.00 saatleri arasında ziyaretçilerini ağırlayacak. İzmir Enternasyonal Fuarı’nın giriş ücretleri tam 100 TL, öğrenci 50 TL olarak belirlendi.
TATİLSEPETİ GÖZTEPETATİLSEPETİ GÖZTEPETatilsepeti’nin Göztepe Spor Kulübü sponsorluğu için imzalar atıldı Türkiye’nin online turizm platformu Tatilsepeti ile Göztepe Spor Kulübü arasında iş birliği anlaşması imzalandı. İzmir ISONEM Park Gürsel Aksel Spor ve Sağlıklı Yaşam Merkezi’nde gerçekleştirilen sponsorluk lansmanına Göztepe Spor Kulübü CEO’su Kerem Ertan ve Tatilsepeti Genel Müdürü Sedat Kılıç katıldı. Sponsorluk anlaşmasına göre Tatilsepeti, Göztepe Spor Kulübü Futbol A Takımının sol kol sponsoru oldu. Takım, sezon sonuna kadar tüm resmi lig, Türkiye Kupası ve özel müsabakalarında formanın sol kol bölümünde “Tatilsepeti” markası logosuyla sahaya çıkacak.
90 YILLIK MİRAS KÜLTÜRPARK HEPİMİZİN90 YILLIK MİRAS KÜLTÜRPARK HEPİMİZİN90 YILLIK MİRAS, 10 YILLIK DİRENİŞ: "KÜLTÜRPARK HEPİMİZİN!” Cumhuriyetin ilk yıllarında, 1931’de Belediye Başkanlığı koltuğuna oturan sağlıkçı Dr. Behçet Uz, bir hekim hassasiyetiyle yangın alanlarının temizliğini hızlandırdı. Kentin kalbinde radikal kararlara imza attı. 1700’lerin sonundan yangına kadar Ermeni Hastane arazisi olan (bugünkü Basmane Çukuru) alanını kentin merkezi garajı, büyük yangın bölgesini de devasa bir park olarak planlandı. Parkın Kültürpark’a dönüşüm öyküsü bir yurt dışı seyahat ilhamıyla başlar. Gazeteci Suad Yurdkoru, 1933 yılında Moskova’daki Gorki Parkı’nı ziyaret eder. Gördüklerinden etkilenerek parkın krokisini karakalemle çizer ve Belediye Başkanı Behçet Uz’a götürür: “Bu alana bir Kültürpark kuralım.” Bu öneri, kentin kaderini değiştirir. Konu 1934’te ?ehir Meclisi’ne şu tarihi ifadelerle taşınır: “İzmir halkının sağlığını, hava ve güneş ihtiyacını, estetik ve sanatsal zevkini tatmin eden, aynı zamanda devrim ve kültür açısından gençlere faydalı olacak bir alan yapalım.” Proje kabul edilir; Fransız planlamacıların “Kent Parkı” dediği alan, 42 hektara büyütülerek Kültürpark’a dönüştürülür. Yeşil İskeletin Harcı: Halk Üniversitesi ve Halikarnas Balıkçısı 1 Ocak 1936’da Kültürpark ve Santral Garajın temelleri atılırken, alan sadece ağaçlandırılmıyor, adeta ilmek ilmek işleniyordu. Aynı yıl 1 Eylül’de İsmet İnönü’nün katılımıyla kapılarını açan park, Dr. Behçet Uz’un deyimiyle bir “Halk Üniversitesi” idi. Burası sadece bir yeşil alan değil; bireyin ruhsal sağlığını geliştireceği, toplumsallaşacağı, içinde Devrim Müzesi, Sağlık Müzesi, Paraşüt Kulesi, Hayvanat Bahçesi, spor alanları ve hatta bebek emzirme mekanının olduğu yaşayan bir organizmaydı. Bu organizmanın en büyük zenginliği ise bitki çeşitliliğiydi. Fuar için İzmir’e gelen yabancı katılımcılardan, yanlarında kendi ülkelerini temsil eden en az iki bitki getirmeleri istendi. Kurucu iradenin vizyonu o kadar genişti ki, Anıtkabir’den sonra ülkenin en zengin bitki bahçesini yaratması için Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı) İzmir’e davet edildi. Balıkçı; Lozan Kapısı’na Sekoya ağaçlarını, Kordon’a palmiyeleri dikti; Montrö ve Kahramanlar kapılarının arasına Gül Bahçesi’ni kurdu. Bugün 200 bin metrekareyi aşan yeşil alanda 7.200 bitki ve yüzlerce canlı yaşıyorsa, temelinde bu vizyon yatmaktadır. Bu eşsiz niteliğiyle alan, 1992 yılında 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından Doğal ve Tarihi Sit Alanı olarak tescil edildi. Fuarın Gölgesinde Betonlaşma Baskısı Kültürpark ile özdeşleşen “Fuar” olgusu aslında parktan çok daha farklıydı. İlk kez 1923’te Numune, ardından 9 Eylül Sergisi gibi isimlerle kentin farklı yerlerinde düzenlenen fuar, 1936’dan itibaren Kültürpark’a taşındı. Dr. Uz bu durumu net özetlemişti: “Kültürpark ile fuarın tek ortak noktası, fuarın park içinde kuruluyor olmasıdır.” Ancak zamanla sergi ve eğlence işlevinin büyümesi, parkın yeşilini kemiren beton yoğunluklu bir yapılaşmayı beraberinde getirdi. Bu mekansal birliktelik alanı tamamen “Fuar” olarak algılatmaya başlasa da, bu hep geçici bir çözümdü. 1970’lerden itibaren fuarın kent dışına taşınması tartışıldı. 1992’de İZFA?ıın kurulmasıyla parkın yönetimi kâr odaklı bir yapıya geçti. 2000’lerin başında betonlardan arındırma vaadiyle yapılan devasa hangarlar, belediye tarafından “Gaziemir’deki yeni fuar bitince, sökülmek üzere geçici” olarak inşa edildi. Ancak bu süreçte yeraltı otoparkı gibi projelerle alana kalıcı darbeler vuruldu. 10 Yıllık Direniş: Kültürpark Hepimizin! 24 Nisan 2015’te Gaziemir’deki yeni fuar alanının açılmasıyla Kültürpark ihtisas fuarlarına kapandı. Bu, parkın nefes alması için tarihi bir fırsattı. Ancak Mayıs 2016’da dönemin Büyükşehir Belediyesi yönetimi, alanın “Sit” statüsünü göz ardı ederek “işlev kazandırmak” adı altında alanı şantiyeye çevirecek, yeni yol ağları, sert zeminler ve hangarların yerine dev bir Kongre Merkezi yapacak yeni bir proje hazırladı. Modern mimarlık mirasını yok sayan, yeşil dokunun bitki sosyolojisini ve ağaçların uyumunu zedeleyen, hangarların altına yeni otoparklar öneren bu ticari odaklı vizyona karşı kent refleksi gecikmedi. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Kültürpark’taki yapılaşmayı artırma arayışını kentin tarihsel belleğine bir müdahale ve kamusal alanların gaspı olarak gören Akademik Meslek Odaları, Kent Konseyleri ve çok sayıda Demokratik Kitle Örgütü bir araya gelerek Kültürpark Platformu’nu kurdu. İşte o günden bugüne tam 10 yıldır, Kültürpark’ın disiplinler üstü, bütünsel ve “Koruma Amaçlı” bir planla yönetilmesi, sermayeye değil halka ait kalması için kesintisiz bir direniş örülüyor. Çünkü 90 yıldır olduğu gibi bugün de haykırıyoruz: Kültürpark bir ticarethane değil, ortak hafızamızdır; Kültürpark hepimizindir! Platformun Pusulası: Yaşatarak Korumak Kültürpark Platformu, kurulduğu günden bu yana sadece “itiraz eden” değil, kurucu iradenin vizyonunu günümüzün ekolojik gerçekleriyle harmanlayan bir pusula görevi gördü. Platformun üzerinde ortaklaştığı ilkeler, aslında Kültürpark’ın anayasası niteliğinde: Bütüncül Ekosistem Kültürpark, canlı ve cansız tüm bileşenleriyle bir kültür mirasıdır. Burayı mekân edinmiş kedi, kuş, sincap, yarasa, kelebek ve duvarları saran sarmaşıklardan, 7 bini aşkın bitki varlığına kadar her canlının bir bütün olduğu unutulmamalı; alandaki hiçbir uygulama tek bir canlıyı bile olumsuz etkilememelidir. 7 Gün 24 Saat Yaşayan Bir Kent Parkı Kuruluş amacına uygun bir “Halk Okulu” işleviyle; her yaş grubundan ve her ekonomik sınıftan bireyin katılacağı kurslar, eğitimler ve spor etkinlikleriyle yılın her günü özenle bakılan bir “Kent Parkı” olmalıdır. Yılda 10 Gün Değil, Sürekli Sosyalleşme Kültürpark, sadece eylül ayındaki fuar döneminde hatırlanan bir yer olmamalıdır. Bir performans mekânı olarak yılın sadece 10 günü canlanması çok yetersizdir. Sürekli bir araya gelinebilecek sosyalleşme olanakları yaratılmalı, park “kullanılarak ve yaşatılarak” korunmalıdır. Çocukların ve gençlerin zihnindeki Kültürpark algısını derinleştirmek için kentin bu alanla bağları yeniden güçlendirilmelidir. Metrekaresi Dolarla Satılan Ticarethaneye Hayır Kültürpark’ın fuar veya “etkinlik” adı altında sadece gücü yetenin alanı tahrip etme özgürlüğünü satın alması, metrekaresinin dolarla satılması, kurucu iradenin “halk okulu” dediği alanın ticarethaneye dönüştürülmesini kabul etmek olası değildir. Günlerce parka kurulan dev stantlar, özensiz inşaatlar, yoğun elektrik kullanımı ve araç trafiğinin yarattığı kirlilik ile gürültü, parkın ekolojik dengesini altüst etmektedir. Bunların yerine parkın kaldırabileceği boyutta, ücretsiz butik etkinlikler planlanmalıdır. Değişen Başkanlar, Değişmeyen Vizyon ve Kuşatma 2000’lerin başında Gaziemir’deki yeni fuar alanı tamamlandığında Kültürpark’taki demonte hangarların kaldırılıp yerine yeşil alan yapılacağı taahhüt edilmişti. Ancak süreç böyle işlemedi. Ne Aziz Kocaoğlu’nun, ne ardından gelen Tunç Soyer’in, ne de tüm projeleri geri çeken Cemil Tugay’ın kararlarında Kültürpark’ın içinde bulunduğu kent dokusuyla olan ilişkisi doğru kurgulanabildi. Kültürpark; Agora, Kadifekale, Kemeraltı, İkiçeşmelik, Cumhuriyet Meydanı, Konak Pier, Alsancak, Basmane Garı ve Tilkilik bölgesini içine alan o tarihi üçgenin tam ortasında yer alan tek ve benzersiz bir yeşil alandır. Ancak bugüne kadar ne kapılarının çevresindeki yerleşimlerle ne de bu tarihi alanlarla olan fiziksel, sosyal, kültürel ve ekonomik geçirgenliği sağlandı. Giderek derinleşen iklim kriziyle mücadelede, kent merkezinin yegane “doğal yutak alanı” olan Kültürpark’ın yarattığı mikroklima ve kent iklimine olumlu etkileri, yerel yönetimler tarafından sadece süslü cümlelerle konuşuldu, yazıldı ve geçildi. Hangarların sökülmesi taahhüdüne rağmen, alan bir “Kongre Merkezi” yapılma endişesiyle sürekli karşı karşıya bırakıldı. Oysa kentte bir kongre yapısına ihtiyaç varsa, bu Kültürpark’ın bağrında değil, kent bütünlüğü içinde en uygun başka bir alanda planlanmalıydı. Bilimin Sınırı: Kültürpark Kaç Kişilik? Platformun haklılığı, Tunç Soyer döneminde Koruma Amaçlı İmar Planına girdi olarak akademiye hazırlatılan bilimsel raporlarla da tescillendi. Kültürpark’a ilişkin hazırlanan “Etkin Taşıma Kapasitesi Sonuç Raporu” çarpıcı gerçekleri ortaya koydu: Rapora göre, Kültürpark’ta aynı onda bulunabilecek maksimum insan sayısı 5.600 olarak belirlendi. Bu sınır aşıldığında parkın ekolojik yapısı, florası ve faunası geri dönülmez zararlar görüyordu. Oysa açık hava konserlerinde, dev etkinliklerde ve fuar dönemlerinde bu sayı katbekat aşılmaktadır. Daha da çarpıcı olanı, yeraltı otoparkının hemen üstündeki çim alanda yapılan açık hava konserlerine dair verilerdir. Sahneye erişilebilir 4 çim parselin toplam alanı 5.861 metrekare olarak hesaplanmıştır. Etkinliklerde kişi başına düşen alan 0,5 metrekare, ziyaretçilerin kalma süresi ortalama 2 saat olarak alındığında, bu alanın anlık etkin taşıma kapasitesi sadece 2.344 kişidir. Bugün on binlerce insanın yığıldığı, desibel rekorlarının kırıldığı konserler ve ticari organizasyonlar, bilimin çizdiği bu sınırları acımasızca ezip geçmektedir. Basmane Çukuru’nun Kültürpark ile Tarihsel Bütünlüğü Temelleri 1936’nın ilk günü atılan Kültürpark ile Basmane Çukuru; tarihsel, mekânsal ve işlevsel olarak bir bütündür. Alan üzerinde yapılmak istenen plan değişiklikleri, bu bütünlüğü korumak yerine ticari yapılaşmayı artırarak, Basmane’nin kent içindeki dokusunu parçalama riski taşımaktadır. İzmir merkezindeki ulaşım, altyapı ve kamu hizmetlerine ilave yük bindirecek kararlar yerine; Basmane Çukuru’nun Kültürpark ile bütünleşecek, kamusal niteliğini güçlendirecek ve tüm toplumun eşit şekilde yararlanabileceği şekilde planlanması gerekmektedir. Tam da bu nedenlerle, ne Kültürpark’ın ne de Basmane Çukuru’nun geleceği sermayenin ya da dönemsel siyasi yönetimlerin insafına bırakılamaz. Bu alanlar ne metrekaresi dolarla satılacak bir fuar hangarı, ne kapasitesinin üzerinde ezilecek bir panayır alanı, ne de sermayeye peşkeş çekilecek bir gökdelen alanıdır. 90 yıllık mirasların omuzlarımıza yüklediği sorumlulukla, 10 yıldır meydanlarda, salonlarda ve mahkeme koridorlarında haykıran Kültürpark Platformu’nun sesi kentin de sesidir; Kültürpark bir ticarethane değil, ortak hafızamızdır; Kültürpark Hepimizin!
SANCAKKALESANCAKKALEİZMİR’İN BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI DÖNEMİ TARİHİ İLE İLGİLİ MACAR OSZK ARŞİVİNDEN YENİ BİLGİ Birinci Dünya Savaşı dönemi İzmir savunmasının planları savaş öncesi Osmanlı Harbiye Nezareti tarafından yapıldı. İzmir’e denizden yapılacak bir saldırıyı Sancakkale merkezli savunmamız İzmir körfezine kurulan mayın hatlarımız, ışıldaklarımız, bataryalarımız, Tayyare Bölüklerimizle Türk askeri önleyecekti ve öyle oldu. İtilaf donanması İzmir’i denizden ve havadan bombaladı. Ancak körfezde ilerleyip toplarımızın menziline girince gemi kayıpları vermeye başladı ve geri çekildi. İtilaf Donanması Çanakkale Deniz Savaşı’ndan önce ilk yenilgisini İzmir’de aldı. Savunma planımız başarılı oldu. Bu büyük zafer Yenikale Şehitliği kitabesine yazıldı. Birinci Dünya Savaşı’nda müttefikimiz olan Avusturya-Macaristan ordusu özellikle topçu birlikleri İzmir’in kaderine önemli katkıda bulundu. Foça’ya yerleştirilen Macar topçu bataryalarının başarılı atışları İzmir’i bombalayan İtilaf Donanması gemilerini geri çekilmek durumunda bıraktı.(1) Uzunada’yı bombardıman eden Türk, Avusturya-Macaristan, Alman topçu birlikleri adanın İngiliz işgalinden kurtarılmasında büyük katkı sağladı.(1) Macaristan’ın arşiv kayıtları da Birinci Dünya Savaşı dönemi İzmir tarihine katkıda bulundu. İngiliz donanmasının İzmir’i işgale teşebbüs ettiğinin kanıtı fotoğrafları sundu. Macar Ulusal OSZK Szechenyl Kütüphanesi Tarihi Fotoğraf ve Röportaj Koleksiyonunda gördüğümüz iki fotoğraf İzmir’in Birinci Dünya Savaşı dönemine ait esir aldığımız düşman teknelerini gösteren önemli bir belgedir. İngiliz çıkartma gemileri Türk birlikleri tarafından ele geçirildi. Alt yazısıyla verilen bu bilgi İzmir’i ele geçirmek için İngilizlerin çıkartma gemileriyle saldırdıkları, birçok tekne kullandıkları, askerlerinin esir alındığını bilgisini vermektedir. (Ocak 1915) Bu fotoğrafların tarih çevrelerinde sorgulanması gerekiyor. Soru: Sayın Hocam Macar arşivlerinde bulduğumuz fotograf ve alt yazı bilgisi Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz donanması gemilerinin İzmir’i işgale yeltendiklerini ve İngiliz teknelerinin ele geçirildiğini gösteriyor. Birinci Dünya Savaşı döneminde İngiliz gemilerinin İzmir’i işgal girişimleri oldu mu? Bu iki fotoğraf hakkında düşüncenizi öğrenebilirmiyim? Bu soruya cevap verecek kişinin önce İzmir Sancakkalesi’ni, Yenikale Şehitliğini görmüş olması, konuyu bilmesi, ilgili yayınları takip etmiş olması gerekiyor. Sivil ziyaretçiye kapalı Sancakkale’yi görmek yönünde üniversitelerden, yerel yönetimlerden yapılmış başvuru bulunmuyor. Bu ilgisizlik ve süre gelen yasak Sancakkale’nin (1656-2026) 370 yıldır meçhul bırakılmış olmasının nedeni oluyor. Bu yönde bazı tarih bölüm başkanlarının öğrencilerine verdikleri Sancakkale konulu belgesel ve yüksek lisans tez çalışmalarına MSB’nın izin vermemesi, modern Türkiye’ye yakışmıyor. Bu iki fotoğraf Sancakkale zaferimizin yeni belgesi, İzmir’in gururu iftiharıdır.
İKİ BİN YILDIR AKAN SUİKİ BİN YILDIR AKAN SUSmyrna’dan bugüne 2 bin yıldır akan su İzmir’in tarihi kent merkezinde yer alan Smyrna Agorası, geçmişin izlerini günümüze taşıyor. Roma döneminde kentin aşağı mahallelerine su taşımak için oluşturulan antik kanal, 2 bin yıl sonra hala akmaya devam ediyor. Kazı ekibi, 150 metresini takip ettiği kanalın kaynağını araştırırken Agora’da üç yeni mekan ve daha önce rastlanmayan duvar resimleri de ortaya çıkardı. İzmir’in tarihi kent merkezinde yürütülen arkeolojik kazılar, Smyrna’nın binlerce yıllık geçmişine ilişkin yeni bilgiler ortaya çıkarıyor. Smyrna Agorası’nda Roma döneminden kalan antik su kanalı, 2 bin yıl sonra da akmaya devam ediyor. Kazı ekibi, kanalın kaynağını belirlemek için şimdiye kadar 150 metrelik bölümünü takip ederek çalışma yürüttü. Suyun, Agora’nın güneyinde bulunan Namazgah Hamamı ve Kurşunlu Cami çevresindeki bir pınarla bağlantılı olabileceği değerlendiriliyor. Büyükşehir kazıların ana sponsoru Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izniyle, İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi adına yürütülen kazıların ana sponsorluğunu İzmir Büyükşehir Belediyesi üstleniyor. Büyükşehir Belediyesi’nin Smyrna Agorası ve Antik Smyrna Tiyatrosu kazılarına 2025-2027 döneminde toplam 34,5 milyon liralık desteği bulunuyor. Büyükşehir Belediyesi ayrıca 2026 yılında destek programındaki 16 arkeolojik kazıya toplam 19 milyon 665 bin 625 lira kaynak sağlıyor. “2 bin yıldır akan bir sudan bahsediyoruz” Kazı Başkanı, İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Türk-İslam Arkeolojisi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Akın Ersoy, Roma döneminde Smyrna’nın su ihtiyacının pınarlarla bağlantılı kanallar aracılığıyla karşılandığını belirtti. Sistemin bir bölümünün günümüzde de çalıştığını söyleyen Ersoy, “Yaklaşık 2 bin yıldır akan bir sudan bahsediyoruz. Kaynağı henüz tespit edemedik. Hemen güneyimizde Namazgah Hamamı var. Orada bir pınarın olabileceğini değerlendiriyoruz. Suyun yaklaşık 150 metrelik bir yolculukla Smyrna Agorası’na ulaştığını görüyoruz” dedi. Toprağın altından üç yeni mekan çıktı 2026 yılı kazılarında, geçen yıl bulunan mozaik tabanın devamında üç yeni mekan ortaya çıkarıldı. İki mekanın tabanı mozaik, bir mekanın tabanı ise mermer döşemeden oluşuyor. Kazı çalışmalarında Agora ve Smyrna Tiyatrosu çevresinde daha önce rastlanmayan duvar resimleri de bulundu. Mekanların Efes’teki Yamaç Evleri’ne benzer özellikler taşıdığını belirten Ersoy, yapıların kamusal bir işleve sahip olabileceğini söyledi. “İlk defa bu mekanlarda duvar resimlerine ulaştık. Bugüne kadar Smyrna Agorası’nda ve tiyatro çevresinde hiç karşılaşmamıştık” diyen Ersoy, kazıların önümüzdeki dönemde bu mekanların devamında sürdürüleceğini belirtti. Smyrna’nın dönüşümüne ışık tutuyor Yeni mekanların MS 5. ve 6. yüzyıllara, yani Geç Antik Çağ’a tarihlendiği belirtildi. Ersoy, Roma İmparatorluğu’nun 395 yılında ikiye bölünmesi ve Hristiyanlığın yayılmasıyla kentlerin yapısında önemli değişimler yaşandığını, yeni buluntuların da Smyrna’nın bu dönüşümüne ilişkin önemli bilgiler sunduğunu ifade etti. Kazı ekibi, mozaikli mekanların devamını araştırdıktan sonra daha önce tespit edilen Hamam-Gymnasion yapısına geçecek. Bu bölümde Osmanlı katmanlarının altında Gymnasion’un mekânsal organizasyonu incelenecek. Agora’dan Kemeraltı’na uzanan 2 bin yıllık hafıza Prof. Dr. Akın Ersoy, bugünkü Kemeraltı’nın sosyal, kültürel ve ticari kimliğinin köklerinin Smyrna Agorası’na kadar uzandığını söyledi. Antik Smyrna Limanı’nın zamanla dolmasıyla ticari ve sosyal yaşamın Kemeraltı’na doğru kaydığını belirten Ersoy, “Buradaki sosyal, kültürel ve ticari hafıza yavaş yavaş Kemeraltı’na taşınıyor. Mekânın bir hafızası var. Bu hafıza bugün dünyanın en büyük açık hava alışveriş merkezlerinden biri olan Kemeraltı’na ulaşıyor” dedi. İzmir’in beklediği tiyatro Kazı çalışmalarının önemli hedeflerinden biri de Kadifekale eteklerinde bulunan 20 bin kişi kapasiteli Smyrna Tiyatrosu’nu yeniden kent yaşamına kazandırmak. Tiyatronun oturma sıralarının önemli bölümünün günümüze ulaştığını belirten Ersoy, “İzmirlinin Smyrna Tiyatrosu’nu beklediğini düşünüyoruz. Enerjimizin önemli bir kısmını buraya yönlendiriyoruz. İzmir’in ileride çok önemli bir sosyo-kültürel mekan kazanacağını düşünüyoruz” diye konuştu. “Büyükşehir’in desteği çalışmalara hız katıyor” İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin desteğinin yalnızca maddi katkı olmadığını, kazı çalışmalarının kapasitesini de artırdığını belirten Ersoy, “İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin destekleri önemli. Çünkü bize arkeolojik mirasın ortaya çıkarılması konusunda hız katıyor. Bu ne kadar artarsa o kadar fazla grup ve uzmanla çalışma imkanımız oluyor. Buna bağlı olarak arkeolojik mirasın ortaya çıkarılması da hızlanıyor. Bu açıdan Büyükşehir Belediyesi’nin katkısını çok önemsiyoruz” dedi. Kazı alanında arkeolojik mirasın korunmasına yönelik konservasyon çalışmaları da sürüyor. Özellikle gezi güzergâhındaki grafitilere ait sıvaların korunmasına yönelik çalışmalar yapılırken, Grafiti Salonu’nun bir bölümü belirli saatlerde ziyaretçilere açılıyor. İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Turizm Rehberliği Bölümü öğrencileri de staj kapsamında ziyaretçilere Türkçe ve İngilizce bilgi veriyor. Ersoy, İzmir’in arkeolojik mirasının ortaya çıkarılmasının ortak bir sorumluluk olduğunu belirterek, kazılara verdiği destek nedeniyle İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne teşekkür etti.
DR. GAVRİİL İLİZAROVDR. GAVRİİL İLİZAROVDoktor Gavriil A. İlizarov ve dıştan tespit yönteminin İzmir Atatürk Eğitim Hastanesi'nde uygulanması Gavriil Abramovich İlizarov, 15 Haziran 1921'de, Polonya'nın Bialowieza kasabasında dünyaya gelir. Yoksul ailesi geçimini çeşitli işler yaparak sağlar. Açlık tehlikesi ortaya çıkınca, en büyük çocuk olan Gavriil de çobanlık yapmak zorunda kalır. Ders çalışmaya vakti yoktur. O günlerde yaşadığı gıda zehirlenmesi hayatındaki en büyük tutkusuna yol açar. Kimyasal işlem görmüş armutlardan zehirlenen bu çocuk, yerel bir sağlık görevlisi tarafından tedavi edilir. Yapılan tıbbi müdahaleler ona gerçek bir sihir gibi gelir, doktor olmaya karar verir. Ülkede tıp uzmanlarına olan ihtiyaç artmasına rağmen, buna ulaşmak kolay değildir. On yaşına kadar okula bile gitmemiş bir köy çocuğu için bu daha da zordur. Sınırlı boş zamanlarında ders çalışmak zorundadır. Sonunda; ilkokul sınavlarını dışarıdan bir öğrenci olarak geçmeyi başarır. Beşinci sınıfa kadar gelip, kaybettiği zamanı telafi etmek için liseyi de erken bitirir. Ardından tıp fakültesine giriş için hazırlık yapan özel bir eğitim kuruma sahip olan Buynaksk şehrine taşınır. Programı başarıyla tamamlayanlar sınavsız kabul edilebilmektedir. İlizarov programı başarıyla tamamlamakla kalmayıp, bir yılda bitirir. 1939'da Gavriil Abramovich İlizarov, I.V.Stalin Kırım Devlet Tıp Enstitüsü'nde öğrenci olur. Savaş başlayınca enstitü Kazakistan'a nakledilir. Yine, açlık ve diğer zorluklarla karşılaşır. Çocukken çobanlık yapan Gavriil, öğrenciyken terlik dikerek para kazanmaya başlar. Gavriil Abramovich 1944 yılında enstitüden mezun olur. İlk görev yeri, komşu Kurgan bölgesindeki Polovinnoye köyündeki yerel hastanesidir. Genç doktor, kısa süre sonra Kosulinsky Bölgesi'ndeki Dolgovka köyündeki hastaneye nakledilir. Bu sağlık tesisinin çok fazla eksiği vardır. Çok bakımsızdır. Isıtma soba ile sağlanmaktadır. Koğuşlar soğuk ve kirlidir. Elektrik yoktur. Aydınlatma gaz lambalarıyla yapılmaktadır. Hasta kayıtları yoktur. Kağıt yoktur. Nadir kayıtlar, gazete sayfalarındaki mürekkebin solmasını sağlayan güçlü bir potasyum permanganat çözeltisi uygulanması sonrası elde edilen kağıtlarla yapılmaktadır. Yirmili yaşlarının başlarında bölgedeki tek doktor olmuştur. Burası İsviçre'den daha büyüktür. Ona bir kulübe, bir ahır, bir inek ve bir horoz ve iki tavuk vermişlerdir. Taşıma için yaşlı bir kısrak ve bir kızak almıştır. Sorumluluk bölgesinin dört köşesinde durmaksızın çalışır. Yürüyen her canlıyı tedavi eder1. Soğuk algınlığı, kabakulak ile göz, kulak, kalp, cilt, sinir ve sindirim sistemi hastalıkları, yaralanmalar günlük çalışmalarıdır. Apandisit, doğum, hatta estetik cerrahi bile yapar. Bir keresinde burnunu tamamen yeniden yapılandırdığı bir hastası olur. Sırt çantasını tıp kitaplarıyla doludur. Boş zamanlarında sürekli okur. Ancak sorularının cevaplarını giderek daha az bulmaya başlar. Kitaplarda hiç anlatılmamış yeni hastalıklarla ve sorunlarla karşılaşır. Sahada karşılaştığı çeşitli yaralanmalar yanında doğumsal veya savaşta oluşmuş uzuv bozukluklarına da müdahale etmesi gerekir. Travmatoloji özellikle ilgisini çeker. O günlerde ve daha önce de olduğu gibi, alçı en üstün yöntemdir. Hipokrat alçı kalıbı kullanan ilk kişi olarak bilinmektedir. Travmatolojide alçı, neredeyse bir tanrı konumundadır. Hastalar; bir buçuk aydan, iki yıla kadar değişen sürelerle alçı kalıplar içinde yatarlar. Bu süreçte çeşitli başka hastalıklar da kaparlar; eklem sertleşmesi, yatak yaraları, ishal, gastrit, kas zayıflaması, sinirsel depresyon gelişebilmektedir. Alçıdaki kemiğin yanlış kaynaması sonucu bazı hastalar ikinci veya üçüncü kez ameliyat edilme riskiyle karşılaşır. 1949 yazında bölgesel çalışmalarda bulunmak, cerrahi bölümünde asistan doktor olarak çalışmak üzere Surgan'a davet edilmiştir. Köyündeki kitaplar ona yetmez olmuştur. Danışılabilecek uzmanlara, nitelikli teknisyenlere ve ekipmana çok ihtiyacı vardır. Bölge hastanesinin ona kiraladığı tahta zemini gıcırdayan, küçük bir pencereli odada; sadece bir soba vardır. Sürekli çekiç ve matkap sesi gelen bu yer kitaplar ve geliştirdiği cihaz için bir sürü demir hurdayla doludur. Tasarımında; kullandığı at arabasının koşumlarından esinlendiği söylenir. Kemik örneği olarak bir kürek sapı kullanmaktadır. Çubukların tellerini ağacın içinden geçirip, yaylar ve yarım yaylar şeklinde sabitleyip, somunları sıkmaktadır. Bulgularına göre; sistem geleneksel yöntemlere kıyasla 2-6 kat daha yüksek fayda sağlamaktadır. Kırıkların iyileşme süresini kısaltan bu cihazın tamamlaması dört yıl sürmüş, sakat köpekler üzerinde yaptığı çalışmalar 1952'de sonuç vermiştir. 1961 yılında RSFSR Sağlık Bakanlığı, cihazının yaygın kullanımını tavsiye etmiştir. Şehirdeki fabrika sınırlı sayıda cihaz üretse de seri üretime geçilememiştir. Yerli ve yabancı basın bu konuyu defalarca yazmış, kendisi de tıp dergilerinde yaklaşık 40 makale yayımlamıştır. Uzun bir süre boyunca İlizarov, Moskova'daki tıp camiasının şüphecilik, direnç ve siyasi entrikalarıyla karşı karşıya kalmıştır. Onu; “Şarlatan, ucuz numaracı, maceracı, yalnız zanaatkar veya şaman” olarak karalamaya çalışmaktadırlar. Hastaların başarılı tedavilerinin sürekli artan istatistikleri, İlizarov'un ülke çapında giderek daha fazla tanınmasına yol açmıştır. Hastalar arasında "Kurganlı sihirbaz" olarak bilinmeye başlamıştır. İlizarov, 1968'de doktora tezini sunarak “Bilim Adayı” derecesini atlayıp, “Bilim Doktoru” unvanını almıştır. (2) Valery N.Brumel’in ameliyatı 1968'de Kurgan'daki Doktor Gavriil İlizarov'a bir telefon gelir. Sovyet spor yıldızı Valery Nikolaevich Brumel ondan tıbbi yardım istemektedir. Yaklaşık üç yıldır, bacağındaki rahatsızlıktan yakınan bu adamın tedavisini ünlü ortopedist Zaitsev yapmıştır. İlizarov hastayı reddetmek zorundadır. Birincisi, Dr Zaitsev gücenir, ikincisi yıllarca sıra bekleyen hastalarına haksızlık olacaktır. Brumel, 1964’de yüksek atlama dünya rekoruna ulaşmıştır. Yuri Gagarin'in 1961'deki uzay fırlatılışı ülkenin 2. Dünya Savaşı sonrası tarihindeki en sevinçli olay olduğu için ona da; "Uzay atlayıcısı" denmektedir. 1965'te ciddi bir motosiklet kazası geçirmiştir. Ülkenin tanınmış ortopedistleri parçalanmış sağ bacağını yeniden bir araya getirip, ampütasyondan kıl payı kurtarsalar da; kemik iltihabını giderememişlerdir. Brumel’in yaralanan bacağı 3 cm kısa kalmıştır. Yüksek atlama şampiyonu, sonraki üç yıl boyunca 32 ameliyat geçirmiş, eski formuna geri dönememiştir. En iyi ihtimalle, sakat kalarak antrenörlük yapmaya mahkum olacağını düşünmeye başlamıştır. Brumel’in vazgeçmeye niyeti yoktur. Beden Eğitimi Birlik Komitesinden yardım ister. Komite İlizarov’dan muayene için randevu alır. Ertesi gün bir konsültasyon vardır. Ameliyata karar verilmiştir. İlizarov, Brumel’i kendi geliştirdiği “Externel fixation (Dıştan sabitleme)” cihazıyla tedavi etmiştir. Sporcu 6 ay sonra yoğun antrenmanlarına yeniden başlamıştır. Kısa süre sonra spora geri dönmüştür. Doktorun sporcu için yaptığı şey bir mucizedir. Brumel bu durumdan o kadar etkilenir ki; Sovyetlerin en önemli gazetesi Pravda’ya, muhteşem cihazı ve yaratıcısını anlatan bir mektup gönderir. Daha sonra da doktor ve kendi kaderi hakkında bir kitap yazar. Soğuk Savaş döneminde İlizarov'un Brumel'i başarılı bir şekilde tedavi ettiğine dair bazı haberler Batı basınında yer almaya başlar. İlk yabancı tıp ziyaretçisi, 1970 yılında eski Doğu Almanya'dan Erfurt Tıp Akademisi'nden Johannes Hellinger olur. İlizarov Yöntemi hakkında Batılı bir tıp dergisinde ilk yayını yapar. (3) Carlo Mauri’nin ameliyatı 1980 yılında, İtalyan dağcı, kaşif ve foto muhabiri Carlo Mauri, Rus meslektaşı Yuri Senkevich'in ısrarı üzerine tedavi için Sovyetler Birliği'ndeki Kurgan'a gider. On yıl önceki bir kayak kazasından sonra yanlış iyileşip, yalancı eklem oluşan kaval kemiği kırığı İlizarov tarafından tedavi edilecektir. İtalyan doktorlar bacağın cerrahi olarak iyileştirilmesi konusunda uzun zamandır umutlarını yitirmişlerdir. İlizarov, kaval kemiğindeki kaynamamış kırığı 2 cm uzatarak iyileştirir. Ayak bileği bozukluğunu cihazla çekerek düzeltir ve bacağını uzatır. Mauri, Ilizarov'a "Ortopedinin Michelangelosu” adını verir. (4) İlizarov tekniğinin ülkemizdeki uygulamaları Teknik 1983 yılından itibaren ülkemizde de tanınmaya başlamıştır. Aslına bakılırsa; Ekternal Fixation (Dıştan sabitleme), Hipokrat’ın (M.Ö 460-370) uygulamalarından beri bilinir. Antik Mısır’da 5000 yıl önce kullanıldığına dair veriler vardır. 1800’lerden itibaren tıbbi kayıtlara geçen tedavi metodları geliştirildiği görülmektedir. Fakat tüm bu uygulamalarda kemikleri tutan şiş şeklindeki teller ve vidalar kemiğin kırık hattını sabit şekilde birleştirmeye yöneliktir. Eski yöntemde bacaklardaki büyük kemiklerin parçalı kırıklarında alt uçtan kemiğe geçirilen bir tel tavandaki bir makara sistemine bağlanır. Parçalı kırıklarda, şekil bozukluklarında ve doku kayıplarında bu düzenek yeterli olamaz. Diğer uçtaki ağırlıkla hastanın kemiğine belli bir çekim gücü oluşturarak aradaki boşluğun kemik yapıyla dolması beklenir. Hastanın aylarca hareketsiz yatması gerekir. Bu trajik durum karikatürlere bile konu olmuştur. İlizarov sisteminde; vidalar ve somunlar düzeneğin sıkıştırma veya germe hareketleri yapmasına olanak sağlar. Hasta hızlı bir şekilde hareket kazandığı için yatak işgali ve hastanın uzun süreli yatmaya bağlı psikolojik ve organik rahatsızlıklara maruz kalma olasılığı azalır. 1983 yılından sonra Türkiye’ye gelen, bazı Azeri kökenli ameliyathane hemşireleri İlizarov tekniğini öğretmeye başladılar. Bu dönemde üniversiteler uygulamaya soğuk bakmaktaydılar. 1989 yılında İlizarov’un, İstanbul’da verdiği seminerle, bu teknik ülkemizde tanınmaya başlamıştır6. 1990 yılında ülkemizdeki tıbbi cihaz şirketlerinin İlizarov tekniğine gerekli metal parçaları üretmeye başlamasıyla birlikte ilgi arttı. İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde de 1991 yılında bir malzeme firması Azeri kökenli bir erkek ameliyathane hemşiresi aracılıyla tanıtım yapınca, tekniğin hastanedeki rutin kullanımı için ilk adımlar atılmış oldu. Doktor İlizarov’un ismi hastanesine verilmiştir Bu uygulama günümüzde daha çok boy uzatma ameliyatlarıyla bilinmekle birlikte; en sık bacak (femur, tibia, fibula), ve kol kemiklerinin (radius, ulna ve humerus) bozukluklarında yüksek oranda başarı sağlamaktadır. Hareket serbestliği sağlayan sistem günümüzde kedi, köpek, keçi, buzağı gibi hayvanların uzun kemiklerine de uygulanabilmektedir. İlizarov’un Kurgan’da kurduğu merkeze ilk olarak 1983 yılında giden Alexander Cherkashi, İlizarov’un maddi durumunu şöyle anlatıyor; “Maaşının ne kadar olduğunu bilmiyorum. Hiç duymadım. Çok yüksek olduğunu sanmıyorum. Yaşam tarzına bakılırsa, iyi maaş aldığını düşünmüyorum. Parayla şımartılmış biri değildir. Öldüğünde geriye hiçbir şey kalmamıştır. Hastalarından birçok hediyeler, yiyecekler, pastalar, şekerler, biblolar gelir. Günlük ihtiyaçlarının çoğu (barınma, faturalar, araçlar) ona ücretsiz olarak verilir. Bir köpeği ve birkaç konuşan papağanı vardır. Deniz kabuğu gibi şeyler toplamayı sever. Paraya ihtiyacı yoktur. Bunun için mücadele etmez. İlizarov cihazını geliştirdiği yıllarda zorunlu ihtiyaçları dışındaki tüm parasını malzeme temini için harcar. Yeni hastanenin kendi üretim tesisi bulunmaktadır. Fabrika, İlizarov tarafından organize edilmiş ve inşa edilmiştir. Ayrı bir bütçesi ve bir muhasebesi vardır. Yine de malzemeleri steril edip tekrar tekrar kullanır” (7) Çalıştığı hastaneye İlizarov’un adı verilmiştir. Rusya'nın Kurgan şehrinde bulunan “İlizarov Restoratif Travmatoloji ve Ortopedi Bilim Merkezi”, kemik uzatma ve deformite düzeltme yöntemlerinin uygulandığı dünyaca ünlü akademik bir merkez haline gelmiştir. Dr İlizarov birçok ödül aldı İlizarov, Sovyetler Birliği’nin kahramanlarından biridir. Birçok onur belgesi ve madalya ile ödüllendirilmiştir. Parti delegeliği ve milletvekilliği görevlerinde bulunmuştur. Başta İtalya olmak üzere birçok ülke onu fahri vatandaş ilan etmiştir. 14 Ekim 1982 tarihinde Lyudmila Karachkina tarafından Kırım Astrofizik Gözlemevi'nde keşfedilen asteroite onun adı verilmiştir. Ünlü İlizarov aparatını geliştiren Sovyet doktor, 24 Temmuz 1992 tarihinde 71 yaşında hayata veda etmiştir. Aşırı derecede sigara içtiği bilinmektedir. Ameliyat sırasında bile sigara içtiği, düşen kül için “Steril” diyerek önemsemediği söylenir. Diyabet nedeniyle uzuvlarını kaybedeceği konusunda uyarılmıştır. 20’li yaşlardan itibaren kalp ritim bozukluğu vardır. Ölüm nedeni, kalp yetmezliği olarak bildirilmiştir. Rusya’da 1995 yılından beri anısına, "Ortopedi Dehası" adlı uygulamalı dergi yayınlanmaktadır. 2011 yılında, G. A. İlizarov'a ithaf edilmiş çeşitli sanatsal tasarımlı Rus pullarıyla süslenmiş zarflar piyasaya sürülmüştür. 2021'de Rus Postanesi bir posta pulu çıkarılmıştır. 2013 yılında Moskovalı yönetmen Galina Yatskina, Gavriil Abramovich hakkında "Son Umut Doktoru" adlı bir film çekmiştir. Filmin galasında, "Bu filmde sinema için uydurulmuş tek bir sahne bile yok" deyip, doktorun kendisini çocukluğundan beri çektiği ciddi bir hastalıktan nasıl iyileştirdiğini anlatmıştır. 2021'de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Kurgan Uluslararası Havalimanı'na G. A. İlizarov'un adını veren bir kararname imzalayarak isminin yaşamasına katkıda bulunmuştur. 2023 yılında CompactTV film stüdyosunun “Çoklu Tarih Projesi” kapsamında Gavriil İlizarov hakkında bir animasyon filmi yayınlamıştır. Bu film büyüklerle birlikte çocukların da onu tanıması sağlanmıştır. 2022 yılında İtalya'da ünlü Rus doktor İlizarov'un anısına bir anıt açılmıştır. Rus ortopedist Gavriil Ilizarov'u onurlandıran bir heykel çalışması, İtalya’daki Lecco'daki Palazzo Paure yakınlarına yerleştirilmiştir. Ünlü Ilizarov cihazına benzeyen 3,5 metre yüksekliğinde ve 400 kilogram ağırlığındaki eser, Arnavut sanatçı Jetmir Peternikaj tarafından yaratılmıştır. Ilizarov cihazı için İtalya'da dikilen anıt, yurt dışında dikilen ilk anıt değildir. 2021 yılında, bilim insanının çocukluğunu geçirdiği Azerbaycan'ın Kusar şehrinde, Farhad Azizov tarafından tasarlanan, 6,5 metre yüksekliğinde ve 2,5 ton ağırlığında benzer bir metal yapı dikilmiştir. Ünlü ortopedi cerrahına ait bir anıt da Kurgan'da bulunmaktadır. 9 Eylül 1994'te merkezin binasının önünde açılan anıt, ünlü hekimin sol elinde kendi cihazını tutan bir figürünün bulunduğu bir kaideye sahiptir. (8) “Büyük insanların idealleri, sıradan insanlarınsa hevesleri vardır”. Bu tarihçi-yazar Washington Irving‘in çok bilinen bir sözüdür. İdeali uğruna ömrü boyunca çaba gösteren İlizarov’un adı tüm tıp dünyasında bir marka haline gelmiştir. "Ruhu tedavi etmeden, bedeni tedavi edemezsiniz". Bu söz, Dr. İlizarov için ilk kuraldır. “Her tedavi; hastayla yakın bir ilişkiyle, onların psikolojisinin, hayata bakış açılarının keşfiyle, zihinsel durumlarına hassas bir müdahaleyle, ciddi bir fiziksel hastalıktan muzdarip olanların iç dünyasını iyileştirme ve ruhlarına iyimserlik aşılama girişimleriyle başlar. Neşeli insanlar daha hızlı iyileşir. Hastalarınızın daha sık gülümsemesini sağlamaya çalışın. Neşeli düşünceler her hastalık için iyidir"4, sözlerini meslektaşlarına yorulmadan tekrarlardı. Onun zorlu mücadelesi ve başarıları bugün tüm genç meslektaşlarının yolunu aydınlatmaktadır.
SOKAK ÇEŞMELERİMİZSOKAK ÇEŞMELERİMİZSokak çeşmelerinden İZSU’ya: İzmir’in suyla yazılan hikâyesi Bugün musluğu açtığımızda kolayca ulaştığımız suyun arkasında, yüzyılları aşan bir mühendislik birikimi ve büyük bir emek bulunuyor. Belki de bu yüzden çocukluğumuzun sokak çeşmelerinden akan o serin suyun tadı hâlâ hafızalarımızda yaşamaya devam ediyor. Yıllar öncesine, çocukluğumuza dönersek, sokak aralarında kiremit parçalarından yaptığımız uyduruk kaleler kurup futbol topunun peşine koşturur, çember çevirir, saklambaç oynar, kan ter içinde kalırdık. Yorulduğumuzda ise hemen her sokağın başında bulunan çeşmeye ağzımızı yapıştırır, kana kana su içerdik. O günlerde su sadece susuzluğumuzu gideren bir ihtiyaç değil, mahallenin ortak buluşma noktasıydı. Çeşmenin başında çocukların neşesi, büyüklerin sohbeti, kovaların şakırtısı ve akan suyun sesi birbirine karışır; sokak adeta yaşayan bir meydana dönüşürdü. Halkapınar’dan gelen kaynak suyunun tadına doyum olmazdı. Yine sokak çeşmelerinin başında beyaz formalarımızı kendimizce kurduğumuz kulübün renklerine boyardık, kuruması için de ağaç dallarına asardık. Formaların numaralarını ise annelerimiz sırt tarafına büyük bir özenle dikerdi. Çocukluğumuzun neredeyse ayrılmaz bir parçasıydı sokak çeşmeleri. Özellikle İzmir’de Halkapınar’dan gelen kaynak suyunun tadına ise doyum olmazdı. İçmeye doyamazdık. Evlerde tulumba kullanılırken, sokak çeşmelerinin önünde uzun kuyruklar oluşurdu. Belki de kadınlar için bu kuyruklar sohbet etmenin, günlük hayatı paylaşmanın ve biraz da dedikodu yapmanın en keyifli bahanesiydi. Bizim Tepecik’teki evimizde de bir kuyu vardı ama kullanılmazdı. Tulumbadan sonra evimize Halkapınar suyu bağlandığında o kadar mutlu olmuştuk ki... Evimizin biri bahçeye, diğeri sofaya açılan iki girişi vardı. Alt katta açık mutfak ve küçük bir oda, ahşap merdivenlerle çıkılan üst katta ise dar bir oturma alanı ile geniş bir oda bulunurdu. Gündelik yaşamımız bu mütevazı evin içinde akıp giderdi. Sadece su değil, arkadaşlık, paylaşım ve mahalle kültürü akardı Ama hiçbir zaman yemeğimizi oturma odasında yemezdik. Yemekler alt katta yenir, uyumak için üst kata çıkılırdı. Sonra babam bahçedeki çeşmenin bir bağlantısını evin içine de taşıdı. O yıllar için bu gerçekten büyük bir konfordu. Yine de fırsat buldukça soluğu sokak çeşmesinde alırdık. Çünkü orada sadece su değil, arkadaşlık, paylaşım ve mahalle kültürü akardı. Bugün geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki, sokak çeşmeleri bir kentin hafızasının da parçasıymış. Nice dostluklar onların başında kurulmuş, nice çocukluk anıları akan suyun sesiyle birlikte zamana karışmış. Aslında sokak çeşmeleri, insanların temiz suya eşit şekilde ulaşmasını sağlamak amacıyla yüzyıllar önce ortaya çıktı. Antik dönemlerden Osmanlı’ya kadar su kemerleri, künkler ve çeşmeler aracılığıyla kaynak suları kentlere taşındı. Türk-İslam geleneğinde ise çeşme yaptırmak en değerli hayır işlerinden biri kabul edildi. Kentin can damarı olarak hizmet verdi 8 bin 500 yıllık geçmişe sahip İzmir de tarih boyunca su kaynaklarıyla büyüyen ve gelişen bir kent oldu. Halkapınar, Kızılçullu ve çevredeki pınarlar yaşamı besledi; Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde inşa edilen suyolları ve kemerler uzun yıllar boyunca kentin can damarı olarak hizmet verdi. Osmanlı döneminde Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’nın yaptırdığı Vezir Suyolu ve çok sayıdaki çeşme, kentin su ihtiyacını karşılayan önemli yatırımlar arasında yer aldı. 19. yüzyılın sonlarında ise Halkapınar kaynakları modern tesislerle değerlendirilmeye başlandı ve şebeke sistemi geliştirildi. Menemen, Göksu ve Sarıkız Kuyuları önemli rol oynadı Cumhuriyet döneminde belediye ve ardından ESHOT eliyle su altyapısı büyütülürken, artan nüfus nedeniyle yeni kaynaklar ve depolar devreye alındı. Menemen, Göksu ve Sarıkız kuyuları ile baraj projeleri İzmir’in su ihtiyacını karşılamada önemli rol oynadı. 1987 yılında kurulan İZSU Genel Müdürlüğü ise su ve kanalizasyon hizmetlerini tek çatı altında toplayarak büyük yatırımlara imza attı. Tahtalı Barajı’nın devreye alınması ve Büyük Kanal Projesi’nin tamamlanmasıyla İzmir, modern içme suyu ve atık su altyapısına kavuştu. Serin suyun tadı hafızalarda Bugün musluğu açtığımızda kolayca ulaştığımız suyun arkasında, yüzyılları aşan bir mühendislik birikimi ve büyük bir emek bulunuyor. Belki de bu yüzden çocukluğumuzun sokak çeşmelerinden akan o serin suyun tadı hâlâ hafızalarımızda yaşamaya devam ediyor. Çünkü bazı tatlar sadece damakta değil, yaşanmışlıkların en güzel köşesinde saklanıyor; akan su gibi yıllar geçse de unutulmuyor. Ayvalık’ta çeşmelerden “ekşi” tabir edilen su akıyor Tabi, yaşamımı sürdürdüğüm Ayvalık’tan da söz etmek istiyorum. Ayvalık sokaklarındaki onlarca tarihi çeşmenin hepsinin suları kaynaktan su taşıyan kanalların geçmiş yıllarda yıkılması ya da arızalanmasından dolayı kesikti. Ayvalık Belediye Başkanı Mesut Ergin, yer aldıkları tarihi sokaklar ve evler önünde yeniden akması için bu çeşmelere el attı. Kaynak suyollarının bakım ve onarım yaptırarak çeşmelerin yeniden akmasını sağladı. Ayvalık merkezi ve yakın zeytinliklerinde yer alan 87 tarihi çeşmeden 45’inde kaynak suyu akmaya başladı. Ayvalıklılar bu çeşmeleri “Gavur Çeşmesi” olarak adlandırıyor, akan sulara da “ekşi su” adını veriyorlar. Bugünlerde Ayvalık su mirasıyla ilgili önemli çalışmalar yapılıyor. Çalıştaylar gerçekleştiriliyor, tarihi çeşmelerle ilgili rotalar oluşturuluyor. Yazımızı su hayattır diye bitirelim.
ARKAS SAİLİNG TEAMARKAS SAİLİNG TEAMArkas Sailing Team Palermo-Montecarlo’da zirveye çıktı Arkas Sailing Team, Akdeniz açık deniz yelkenciliğinin en önemli organizasyonlarından Palermo-Montecarlo 2026’da üç klasmanda birden birincilik elde etti. Takımın TP52 sınıfındaki teknesi Arkas Blue Moon, ORC Overall, ORC Group 1 ve IRC klasmanlarında ilk sırada yer alarak öne çıktı. Bu yıl 21’incisi düzenlenen Palermo-Montecarlo yarışı, 18 Ağustos’ta Palermo’dan başladı. Porto Cervo’daki geçişin ardından Monaco’da sona eren yarış, 500 deniz millik bir parkurda, gece gündüz durmaksızın gerçekleştirildi. Hava koşulları zor anlar yaşattı Yarışın ilk bölümünde filoyu 10-15 knot seviyesindeki batılı rüzgârlar karşıladı. Rüzgârın zaman zaman 20 knot’a ulaşan hamleleri, ekiplerin taktik performansını ön plana çıkardı. Önemli bir zafer Bernard Arkas’a ait TP52 Arkas Blue Moon, skipper Serhat Altay liderliğinde yarıştı. Tamamen Türk yelkencilerden oluşan 14 kişilik ekip, Akdeniz’in önde gelen açık deniz takımlarına karşı mücadele ederek ORC Overall, ORC Group 1 ve IRC klasmanlarında birinciliğe ulaştı. Arkas Blue Moon, parkuru gerçek zamanda üçüncü sırada tamamlayarak Line Honours’ta üçüncülüğü elde etti. Düzeltilmiş zamanlamalar sonucunda ise ORC Overall, ORC Group 1 ve IRC klasmanlarında zirvede yer aldı.
PLASTİĞİN BAHANESİ, DÜNYANIN BEDELİPLASTİĞİN BAHANESİ, DÜNYANIN BEDELİPlastiğin bahanesi, dünyanın bedeli Bazen insanlığın en büyük yanılgısı, yarattığı sorunun büyüklüğünü gördüğü halde çözümün gerektirdiği cesareti gösterememesidir. Plastik meselesinde tam olarak bunu yaşıyoruz. Yıllardır okyanusların plastikle dolduğunu, mikroplastiklerin deniz canlılarından insan bedenine kadar ulaştığını, toprağa, suya ve besin zincirine karıştığını biliyoruz. İzmir Life’ta da defalarca yazdım. Bilim insanları uyarıyor, çevre örgütleri bağırıyor, fotoğraflar ortada… Ama plastik üretmeye devam ediyoruz. Üstelik daha fazla. Yıllık plastik üretimi artık 400 milyon tonu aşıyor. Bunun önemli bir bölümü birkaç dakika, hatta birkaç saniye kullanılan ve ardından yüzlerce yıl çevrede kalabilen ürünlerden oluşuyor. İşte asıl çelişki burada. Bir poşeti, bardağı, ambalajı ya da plastik şişeyi hayatımızdan birkaç dakikalığına geçiriyoruz; sonra onun bedelini doğa yüzlerce yıl ödüyor. Geçen Temmuz ayında bir gastronomi etkinliği için Antalya Belek’te idim. Antalya’nın dünyaca ünlü sahilleri; yeşille mavinin birbirine karıştığı koyları, Çıralı’sı, Adrasan’ı, Olimpos’u, Konyaaltı’sı bu ülkenin sahip olduğu en büyük doğal zenginliklerden… Biraz dolaşınca gördüm ve sordum: Bu sahilleri ne hale getirdiniz? Antalya’nın denizinde plastikler yüzenlerin boynuna sarılıyor… Alanya’da yapılan incelemelerde bazı noktalardaki mikroplastik yoğunluğunun Akdeniz ortalamasının 60-65 katına kadar çıktığı belirtiliyor. Adrasan, Olimpos, Kaş, Kumluca, o öle bayıla fotoğraflarını paylaştığınız Kaputaş Plajı, Side plastik kirliliğiyle boğuşuyor. Bu tabloyu yalnızca “çevre kirliliği” diyerek geçiştiremeyiz. Türkiye yıllardır Avrupa’nın plastik atıklarının en büyük alıcılarından biri. Sadece 2025 yılında yalnızca İngiltere’den Türkiye’ye yaklaşık 139 bin ton plastik atık gönderildi. Avrupa kendi ülkesinde istemediği çöpü gemilere yükleyip gönderiyor, Türkiye almaya devam ediyor. Adana’daki geri dönüşüm tesislerinin çevresinde yapılan bilimsel araştırmalarda tesislerin aşağısındaki sularda mikroplastik yoğunluğunun 132 kata kadar arttığı, bazı kanallardan saatte 5,3 milyardan fazla mikroplastik parçacığının taşınabildiği tespit edildi. Bu su yolları Seyhan üzerinden Akdeniz’e ulaşıyor. Yıllardır Avrupa’nın plastik atıklarını ülkeye dolduran politikaları, yetersiz denetim ve bugün Akdeniz’de karşı karşıya olduğumuz tablo… Geçen Ağustos başında da Cenevre'de yapılan Küresel Plastik Anlaşması görüşmelerinden sonuç çıkmadı. Oysa Birleşmiş Milletler 2022 yılında plastik kirliliğini sona erdirmek amacıyla hukuken bağlayıcı uluslararası bir anlaşma hazırlanması konusunda karar almıştı. Ama aradan geçen yıllara rağmen dünya devletleri plastiğin yaşam döngüsünü düzenleyecek ortak bir zeminde buluşamadı. Bunun adına diplomasi diyebiliriz. Ben başka bir isim koymayı tercih ederim: Siyasi cesaretsizlik. Çünkü ortada artık bilimsel açıdan bilinmeyen bir mesele yok. Plastik kirliliğinin boyutunu biliyoruz. Mikroplastiklerin çevrede biriktiğini biliyoruz. Plastiklerin üretiminde kullanılan kimyasalların önemli bir bölümünün insan sağlığı ve çevre açısından risk taşıdığını biliyoruz. Peki, neden hâlâ karar veremiyoruz? Çünkü plastiğin yalnızca çevre meselesi olmadığını artık kabul etmemiz gerekiyor. Bu aynı zamanda devasa bir fosil yakıt ve petrokimya endüstrisi meselesi. Nitekim Cenevre görüşmelerinde fosil yakıt ve kimya endüstrisi lobicilerinin 234 temsilcisinin kayıtlı olduğu bildirildi. Bu sayı, 27 Avrupa Birliği ülkesinin diplomatik heyetlerinin toplamından bile fazlaydı. Şimdi insan ister istemez soruyor: Dünyanın geleceğini müzakere edenler gerçekten kimler? Geri dönüşüm masalını artık bırakalım Plastik konusunda yıllardır bize anlatılan en rahatlatıcı hikâyelerden biri şu: "Merak etmeyin, geri dönüştüreceğiz." Hayır. Geri dönüşüm tek başına çözüm değil. Dünyadaki plastiklerin yüzde 10'undan azının en az bir kez geri dönüştürüldüğünü gösteren veriler ortada. Üstelik plastik tek bir maddeden ibaret değil. Binlerce farklı kimyasalın kullanıldığı son derece karmaşık bir malzeme grubundan söz ediyoruz. PlastChem verilerine göre plastiklerde 16 binden fazla kimyasal madde bulunuyor ve bunların dörtte birinden fazlasının insan sağlığı veya çevre açısından tehlikeli olduğu değerlendiriliyor.
VAROL YAŞAROĞLUVAROL YAŞAROĞLUİZMİR SOKAKLARINDAN KRAL ŞAKİR EVRENİNE VAROL YAŞAROĞLU: "Çocukların zekasını asla küçümsemeyin" Bugünün çocuklarını anlamanın en altın kuralının onları adam yerine koymak ve zekalarını asla küçümsememek olduğunu söyleyen ünlü yapımcı, karikatürist Varol Yaşaroğlu “Tüm anne ve babalara en büyük mesajım şudur: Çocuklarınızı teknolojiden, yapay zekadan uzak tutmayın; aksine bu araçları doğru ve üretken bir şekilde kullanmalarını sağlayın”diyor. Türkiye’nin en önemli animasyon markalarından Kral Şakir’i yaratan dünyaca ünlü karikatürist Varol Yaşaroğlu, İzmir Life Dergisi’ne özel açıklamalarda bulundu. Grafi2000’in kuruluşundan Kral Şakir’in 10. yılına, yeni yılın ocak ayında yeni film vizyona girecek ‘Kral Şakir: Binbir Gece’den çocukların dünyasına, İzmir’de doğan İzmir’le özel bir bağ kuran Varol Yaşaroğlu ile samimi bir sohbet gerçekleştirdik Grafi2000’i kurduğunuz dönemden bugüne baktığınızda, nasıl bir dönüşüm yaşadınız? Hayalleriniz gerçek oldu mu? Benim bu serüvendeki en büyük pusulam, henüz 5-6 yaşlarındayken TRT ekranlarında Pembe Panter’i izleyip defterler dolusu çizim yaparken kendime verdiğim o çocukluk sözüydü. O yaşta kendi kendime, "Varol, büyüdüğünde bu güzellikleri ve çizgi dünyasını asla unutma. Hem çocukların hem de yetişkinlerin bir arada kahkahalarla izleyeceği bir çizgi film yapacağına söz ver!" demiştim. Türkiye'de çizerliğin ciddi bir meslek olarak görülmediği, "çizer olursan aç kalırsın" denilen bir dönemde İTÜ İnşaat Mühendisliğini bitirip şantiyede çalışırken bile aklım hep çizmekteydi. Kırılma noktam, ilk bilgisayarım, çizim tabletim ve Flash animasyon programıyla tanıştığım o uykusuz ilk gece oldu. Devasa bütçelere ihtiyaç duymadan, evimden tüm dünyaya ulaşacak animasyonlar üretebileceğimi keşfettim. İnternet ortamında benimle aynı tutkuyu paylaşan Berk Tokay ve Can Dizdaroğlu gibi harika yol arkadaşlarıyla tanıştık ve Türkiye'nin en çok izlenen mizah portalı Grafi2000.com’u kurduk. İnternetteki Flash animasyonlarımızı televizyona taşıyarak "Grafi2000.comedy" ile televizyonda ilk kez bir internet sitesini yayın formatına dönüştürdük. Koca Kafalar, Fırıldak Ailesi ve nihayet bugün Türkiye'nin bir numaralı aile ve çocuk markası haline gelen Kral Şakir ile bu yolculuk devasa bir transmedya evrenine dönüştü. Hayallerim gerçek oldu mu sorusuna gelirsek; fazlasıyla oldu! En önemlisi, "işini oyuna çevirip ömür boyu sonsuz bir tatile çıkan" o mutlu çocuk olarak kalmayı başardım. Yarattığımız karakterlerin milyonlarca evde birer aile üyesine dönüştüğünü görmek, çocukların gözlerindeki ışığa tanık olmak hayal edebileceğimin ötesindeydi. Kral Şakir’in yeni macerası “1001 Gece”de izleyiciyi nasıl bir dünya bekliyor? Öncelikle bu film Kral Şakir’in 10. Yılını kutladığımız yıla özel çok görkemli bir film oldu. Elimizden gelenin en iyisini yaptık. Filmimizin konusu şöyle: “Okulda zorbalığa uğrayan içine kapanık bir çocuk, tesadüfen keşfettiği Binbir Gece Masalları’nın büyülü kitabı sayesinde kendisini masallar diyarında bulur. Masalların akışını önceden bildiği için hikâyelerin kaderini değiştirmeye başlayan çocuk, Ali Baba ve Kırk Haramiler, Sinbad ve Alaaddin gibi efsanelerin dünyalarında gezinerek dengeleri altüst eder.” “Arkadaşı Kral Şakir, Fil Necati ve Cesur Kız, bozulan masalları kurtarmak ve bu çocuğu durdurmak için diyardan diyara uzanan nefes kesici bir maceraya atılırken; gerçek dünyada Canan ve Mirket, yaşayan ve kendi kendini yeniden yazan gizemli kitabın sırrını çözmeye çalışırlar.” Masal dünyası ile günümüzü ve teknolojiyi buluşturan, çocuklara arkadaşlarına iyi davranmaları yönünde güçlü mesajlar veren, dopdolu, görsel kalitesi çok yüksek bir film geliyor. Her yeni ‘Kral Şakir’ projesinde karakterleri ve evreni biraz daha büyütüyorsunuz. 1001 Gece’de izleyicinin daha önce görmediği neler var? Bizi seven çocukların benden en büyük isteği, dizilerimize ve filmlerimize yeni karakterlerin eklenmesi. Bu filmde oldukça yeni karakterlerin maceramıza katıldığına şahit olacaklar. Ayrıca son dönemde çok beğenilen "Kral Şakir- Lömpence Masallar" seri kitaplarımızdaki maceraları daha da ileri seviyeye taşıyacağız ve izleyicilerimiz muhtişim renkli masalların hiç görmedikleri ayrıntılarına tanık olarak eğlenecekler. Ben de çocukluğumda çok içe dönük, odasından çıkmayan ve sürekli çizen bir çocuktum. İçe dönük çocukların hayal dünyası çok zengindir. Bizim youtube'da milyonlara ulaşan ve hatta okullarda öğretmenlerin öğrencilerine dinlettikleri, çocuklarda müthiş bir etki uyandıran meşhur "Zorba olma Kanka ol" şarkımız var. Bu film sanki bu şarkının bir açılımı gibi. Çocuklara "arkadaşlarınıza iyi davranın" mesajını parmak sallayarak değil, o içine kapanık çocuğun yalnızlığını ve kırgınlığını masal dünyasındaki yansımalarıyla hissettirerek vereceğiz. Karakterlerimizin o çocukla kuracağı bağ, intikamın ya da öfkenin değil; dayanışmanın, sevginin ve "Kanka olmanın" dünyadaki en büyük süper güç olduğunu kanıtlayacak. Kral Şakir, Süper 1 Takım ve diğer Grafi2000 karakterlerini bir araya getiren daha büyük bir evren hayal ediyor musunuz? Kesinlikle hayal ediyorum, hatta bu bizim en büyük vizyonlarımızdan biri. Teknolojiyi sadece teknik bir araç değil, hikayelerimizi devasa boyutlara taşıyan bir alan olarak görüyoruz. Küresel çapta deneyimlediğimiz o büyük kahramanlar evrenini biz de Grafi2000 çatısı altında kurmak istiyoruz. Bunun ilk ve en heyecan verici adımlarını zaten attık! 22 Mayıs'ta vizyona giren Süper 1 Takım: Varol Abi'nin Çizgi Film Makinesi filmimizde, Süper 1 Takım kahramanlarımızın yanına sürpriz bir şekilde Kral Şakir ve Fil Necati de katıldı. Birçok kahramanı bir arada barındıran, takım ruhunu tek bir potada eriten o devasa "Grafi2000 Evreni" için çalışmalarımız son sürat devam ediyor. Dünya markası Kral Şakir kitaplarının da milyonlarca çocuğa ulaşması sizin için ne ifade ediyor? Bu benim için bir çizerin hayatında yaşayabileceği en büyük gururdur. Türkiye'de lisansta lokomotifi ilk kez oyuncak değil, kitap sektörü çekiyor. Kitaplarımız 16 milyonun üzerinde tekil okuyucuya ulaştı. Kütüphaneler Birliği’nden "Türkiye'de kütüphanelerde en çok tüketilen, okuna okuna kapakları eskimiş kitap" ödülünü aldık. Bize sürekli anne babalardan, öğretmenlerden mesajlar geliyor; "Varol Bey, çocuğum hayatında hiç kitap kapağı açmamıştı ama Kral Şakir ile elinden kitap düşmüyor" diyorlar. Hatta eski Milli Eğitim Bakanımız Ziya Selçuk Bey beni makamına davet ederek çocuklarda okuma alışkanlığı kazandırma konusundaki bu katkımızdan dolayı bizzat teşekkürlerini iletti. "Kral Şakir ile çocuklarda okuma devrimi başlattık" demek hiç de abartılı bir cümle olmaz. Çocuklar didaktik zorlamalarla değil, kendi meraklarıyla bu kitapları seçiyorlar ve okuma sevgisini ömür boyu kalıcı kılıyorlar. Kral Şakir ve diğer projelerinizde çocukların dünyasını çok iyi yakalıyorsunuz. Sizce bugünün çocuklarını anlamanın en önemli yolu nedir? Onların dünyasını ve beklentilerini nasıl takip ediyorsunuz? Bugünün çocuklarını anlamanın en altın kuralı: Onları adam yerine koymak ve zekalarını asla küçümsememektir. Maalesef yıllarca çocuk yapımlarında "bunlar çocuktur, anlamaz" diyerek geçiştirilen katı, ruhsuz didaktik işler yapıldı. Biz ise tam aksine, kendi güldüğümüz, zekice kurgulanmış esprileri ve güncel konuları hikayelerimize dahil ediyoruz. Çünkü karşımızda yetişkinlerden çok daha zeki, algıları inanılmaz açık bir Alfa kuşağı var. Onların dünyasını takip etmek için ekip olarak sürekli trendleri izliyor, bilgisayar oyunları oynuyor, yeni teknolojileri inceliyoruz. Ben her sabah güne çizgi roman okuyarak başlıyorum. En önemlisi de doğrudan çocuklarla bir arada oluyorum. İmza günlerinde Anadolu'nun dört bir yanını geziyorum ve her çocuğa tek bir soru soruyorum: "Büyüdüğünde en büyük hayalin ne?" Oradan muazzam bir veri topluyorum. Ayrıca çocuklardan ve ebeveynlerinden gelen geri bildirimleri doğrudan senaryolarımıza yansıtıyoruz; örneğin engelli çocukların ailelerinden gelen mesajları değerlendirerek tekerlekli sandalyede fırtına gibi esen sevimli "Filsu" karakterini yarattık. Çocuklarla kurduğumuz bu organik bağ, başarımızın en büyük sırrıdır. Karikatüristlikten animasyon yapımcılığına, yazarlıktan marka yaratmaya uzanan çok farklı alanlarda üretim yaptınız. Sizin ki nasıl bir yolculuk? Bugün dönüp baktığınızda, bu yolculuğun sizin için en anlamlı tarafı ne? Benimki aslında aşka, tutkuya ve çocukluk hayaline sadık kalma yolculuğudur. Türkiye'de adı dahi konmamış bir animasyon sektöründe, her kapı yüzüme kapanırken yel değirmenlerine karşı savaşan bir Don Kişot gibi görüldüm. Ama vazgeçmedim. Mühendisliği bitirdim, şantiyede çalıştım ama içimdeki o potansiyeli gerçekleştirene kadar mutlu olamayacağımı biliyordum. Bugün dönüp baktığımda bu yolculuğun en anlamlı tarafı; bir insanın hayatta yaşayabileceği en büyük mutluluğun kendi içindeki potansiyeli ortaya çıkarabilmesi olduğunu kanıtlamış olmaktır. Ve bu süreçte sadece üretmekle kalmayıp, gençlere ve çocuklara birer "rol model" olabilmek... İmza günlerinde yanıma gelip "Varol Abi, ben de büyüyünce senin gibi dünyalar yaratacağım, çizeceğim" diyen o çocukları görmek, benim için bu dünyadaki her türlü maddi kazancın, ünlü olmanın çok ama çok üzerindedir. Bugüne kadar çok sayıda karakter yarattınız. Henüz çizmediğiniz ama zihninizde dolaşan bir karakter var mı? Zihnim hiçbir zaman boş durmuyor; çantamda her an yanımda taşıdığım çizim tabletimle nerede olursam olayım sürekli çiziyorum. Zihnimde henüz tam projelendirilmemiş, adını koymadığım ama çizgisel olarak dolanan birçok karakter var. Özellikle tamamen kendi içimden geldiği gibi, hiçbir projeye bağlı kalmadan, akışta (flow) çizdiğim ve benim için büyük bir yaşama sevinci kaynağı olan "Muix" adını verdiğim dijital çalışmalarım var. Bunun dışında, trafik levhalarının içinden çıkıp canlanan karakterleri konu aldığımız "Pictoos" projemiz de üzerinde titizlikle çalıştığımız, zihnimi sürekli meşgul eden çok özel dünyalardan biri. Zihnimdeki o karakterler teknolojinin, çoklu evrenlerin ve mizahın gücüyle her an canlanıp karşınıza çıkmaya hazır bekliyor! İzmir'in bendeki yeri bambaşkadır İzmir doğumlusunuz ve çocukluğunuzun önemli bir bölümü burada geçti sanırım. İzmir’in bugün sanatınıza ve mizah anlayışınıza nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz? Ben 1968 İzmir doğumluyum ve İzmir'in bendeki yeri bambaşkadır. Biz İzmir'de her zaman birbirine gülümseyen, hayata neşeyle bakan insanların arasında büyüdük. Benim o güleç, pozitif ve her zorluğa mizahla yaklaşan yapımın arkasında kesinlikle İzmir’in o sıcak, aydınlık ve enerjik havası vardır. Çocukluğumun en büyüleyici anları her yıl sabırsızlıkla beklediğimiz İzmir Fuarı'nda geçti. Fuardaki o renkli pavyonları gezmek, yabancı dergileri toplamak hayal dünyamı muazzam besledi. Hayatımı değiştiren en büyüleyici yerlerden biri İzmir Fuarı’ydı. Fuarda farklı ülkelerin ürünlerini sergilediği pavyonları gezer, onların getirdiği renkli şirket dergilerini büyük bir heyecanla toplardım. Yine fuar günlerinden birinde, teyzem ve annem beni İzmir Fuarı’na gelen ünlü karikatürist Yaşar Tosun ile tanışmaya götürdü. Yaşar Bey çizgilerimi görüp yeteneğime hayran kaldı ve beni kaldığı otele davet etti. Gültepe’de, o dönemin standart saman kağıtları arasında büyümüş bir çocuk olarak hayatımda ilk kez kuşe kağıdı ve profesyonel çizim kalemlerini onun yanında gördüm. Bana verdiği o kuşe kağıtlarını özenle saklar, çizdiğim çocukluk dergilerimin kapağı yapıp üzerine yapıştırırdım. İzmir Fuarı ve İzmir sokakları, benim sanatımın ve hayallerimin filizlendiği ilk topraklardır. 9 yaşımdayken ilk karikatürümün İzmir'deki ofisinde hazırlanan Milliyet Kardeş dergisinde yayınlanması ise profesyonel kırılma noktam oldu. Bugün o eski çocukluk dergilerimi ve karikatür arşivimi dijital ortama aktarmak için tarıyorum; Milliyet Kardeş dergisi genel yayın yönetmeni Soner Atadan Olgun’un bana verdiği o ilk çizgi bant köşesinde tasarladığım ilk karakterim, çocukluğumun heyecan dolu anlarından biridir. İzmir’e özel etkinlikleriniz olacak mı? Doğup büyüdüğüm İzmir benim için her zaman önceliklidir. Bugüne kadar İzmir'de sayısız imza günü, film galası, çizim ve animasyon atölyeleri gerçekleştirdim ve hemşehrilerimle buluşmak her zaman bana ayrı bir coşku veriyor. Yeni filmimiz Kral Şakir Binbir Gece filminin galası, vizyon yolculuğu ve yeni kitap projelerimiz kapsamında çok yakında İzmirli sevenlerimle kucaklaşacağımız harika etkinlikler planlayacağız. Sosyal medya hesaplarımızı takipte kalırlarsa, İzmir sürprizlerimizi ilk olarak oradan duyuracağız! Sanatçı ve sürekli üreten bir ailenin içinde olmak nasıl bir duygu? Kardeşleriniz Vural Yaşaroğlu ve Gülizar Irmak ünlü senaristlerimiz… Birbirinize müdahale eder misiniz yardımcı olur musunuz? Bu gerçekten tarifi imkansız, muazzam bir duygu ve büyük bir şans! Biz ailece gerçekten sanatla ve hikaye anlatıcılığıyla yoğrulmuş durumdayız. Ablam Gülizar Irmak, "Öyle Bir Geçer Zaman Ki" ve şu an fırtınalar estiren "Uzak Şehir" dizilerinin başmimarı; kardeşim Vural Yaşaroğlu da o harika dizilerin arkasındaki o güçlü senaryo ekibinin en önemli kalemlerinden biri. Annemin evinde bir araya geldiğimizde, ablamla kardeşim oturup saatlerce dizinin gidişatını, o muazzam senaryo matematiğini ve kurgu zekasını konuşurlar; ben de onları büyük bir şaşkınlık ve hayranlıkla izlerim. Biz birbirimizin işlerine asla müdahale etmeyiz ama birbirimizi her zaman sonsuz bir sevgi ve saygıyla destekleriz. Aslında bu hikaye kurma yeteneğimiz de çocukluğumuza dayanıyor. Rahmetli babam gemilerde çalıştığı için yurt dışından bize sürekli hayvan figürlü oyuncaklar getirirdi. Ablalarım çocukken o oyuncaklarla bana inanılmaz hikayeler kurar, oyunlar oynatırlardı. Hatta beni yorganın altına sokup "Bak Varol, yorganın altında Heidi var, Pembe Panter var"diyerek hayal gücümün sınırlarını ta o yaşta genişletmişlerdi. Sanatçı ruhumuzun temeli o çocukluk oyunlarında saklıdır. Animasyon evreni dışında farklı bir üretim yapmak istiyor musunuz? Çocuk filmi veya dizi projesi gelebilir mi? Evet, kesinlikle istiyoruz ve bu konuda çok heyecan verici adımlar atıyoruz. Mesela yakın zamanda vizyona girmiş olan filmimiz Süper 1 Takım: Varol Abi'nin Çizgi Film Makinesi tam olarak bu geçişin en somut kanıtı. Filmimiz, gerçek (reel) oyuncular ile 3D animasyon karakterlerini bir araya getiren yepyeni bir anlatım diline sahipti. Yaptığımız test çekimlerinde reel dünya ile animasyonun birleşiminin olağanüstü güzel sonuçlar verdiğini gördük. İlerleyen süreçte tamamen gerçek oyuncular ve çizgi karakterlerin bir arada yaşadığı, çok daha büyük çocuk filmleri ve dizi projeleriyle de izleyici karşısına çıkmayı hedefliyoruz. Son olarak sevenlerinize takipçilerinize çocuklarıyla sizi buluşturan anne ve babalara neler söylemek istersiniz? Tüm anne ve babalara en büyük mesajım şudur: Çocuklarınızı teknolojiden, yapay zekadan uzak tutmayın; aksine bu araçları doğru ve üretken bir şekilde kullanmalarını sağlayın. Çünkü gelecek tamamen burada şekilleniyor. Ancak onları birer "tüketim canavarı" haline getirmek yerine, her zaman "üretmeye" teşvik edin. Onlara tükettiklerinin değil, ürettiklerinin değer katacağını aşılayın. Ve hem çocuklara hem büyüklere hayat mottomu tekrarlamak istiyorum: "İşinizi oyuna çevirin, böylece sonsuz bir tatile çıkarsınız." Hayatın koşturmacası ve ciddiyeti içinde içinizdeki o meraklı, coşkulu çocuğu asla öldürmeyin. Çünkü o çocuk giderse, yaşama sevinciniz de gider. Bizleri her zaman sevgiyle kucaklayan, sinema salonlarını şenlik havasına çeviren tüm anne, baba ve çocuklara sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Ocak 2027'de vizyona girecek olan Kral Şakir Binbir Gece filmimize patlamış mısırlarınızı kapıp ailecek gelin; hep birlikte kahkahalar atıp, filmin sonunda o muhtişim müziklerle coşkuyla dans edelim! Sevgiyle ve muhtişim kalın!
YAŞAR MÜZESİ MÜDÜRÜ RIDVAN GÖLCÜKYAŞAR MÜZESİ MÜDÜRÜ RIDVAN GÖLCÜKYAŞAR MÜZESİ MÜDÜRÜ RIDVAN GÖLCÜK: "Bir medeniyeti anlamanın yollarından birinin mutfaktan geçtiğini kesinlikle söyleyebiliriz." Bu sayıda "Gastronomi Köşemizi" Antik Çağ'a taşıdık ve bu konuda kentin en yetkin isimlerinden Selçuk Yaşar Müzesi Müdürü Rıdvan Gölcük ile müzede buluştuk. Merak ettiklerim ardı ardına sıralanınca hayli uzun bir söyleşi oldu. Müzecilikten Odyssey filmine ve Antik Çağ sofralarına kadar uzanan söyleşimizi keyifle okuyacağınızı umuyorum. Bize Rıdvan Gölcük'ü anlatır mısınız lütfen. Çocukken müze müdürü olmayı hayal etmişsiniz. Bugün o çocuğun karşısına geçseniz, “Hayal ettiğin şey buydu” der miydiniz? On bir yaşlarındaydım. Tarık Akan ile Ayşegül Aldinç’in başrollerini paylaştığı Taşların Sırrı dizisinden çok etkilenmiştim. Tarık Akan dizide bir müze müdürünü canlandırıyordu. Sanırım o dizinin de etkisiyle “Ben müze müdürü olacağım” demeye başladım. Ama çocukken kurduğum müzecilik hayali, bugünkü anlamıyla müzecilik değildi elbette. Daha çok merak duygusu üzerinden şekilleniyordu. Gizemleri açığa çıkarmak, geçmişten gelen soruların peşine düşmek, bir şeylerin nasıl ve neden olduğunu anlamak beni çok cezbediyordu. Müze benim için biraz da cevapların saklandığı gizemli bir yerdi.Bugün geriye dönüp o çocuğun karşısına geçsem, “Evet, hayal ettiğin yere geldin” derdim. Çünkü o merak duygusu hâlâ burada. Hâlâ bir eserin, bir kentin, bir hikâyenin peşinden giderken aynı heyecanı hissediyorum. Ama bir fark var. Çocukken müzeciliğin yalnızca sorulara cevap aramak olduğunu düşünüyordum. Oysa bugün biliyorum ki müzecilik, bulduğunuz cevaplarla yeni bir anlatı kurmak, hatta insanlara yeni bir dünya kurmak demek. Bir eseri bulmak ya da korumak kadar, onun hikâyesini bugünün insanına nasıl anlatacağınız da önemli. Sanırım çocuk Rıdvan’ın göremediği şey buydu. O, müzeyi gizemlerin çözüldüğü bir yer olarak hayal ediyordu. Bugün ise müzenin aynı zamanda yeni meraklar yaratan, insana yeni sorular sorduran bir yer olduğunu biliyorum. Belki de bu yüzden, çocukken kurduğum hayalden hiç vazgeçmedim; sadece o hayalin ne olduğunu yıllar içinde daha iyi anladım. Sizin hikâyenizde müze, arkeoloji, yazarlık, belgesel ve sinema birbirinden ayrı alanlar gibi görünmüyor. Hepsinin altında yatan ortak tutku nedir, geçmişi anlamak mı yoksa geçmişi bugünün insanına anlatmak mı? Aslında bütün bu alanların ortak noktasının hikâye anlatmak değil, daha geniş anlamıyla bir anlatı inşa etmek olduğunu düşünüyorum. Bir arkeolojik kazı yaptığınızı düşünün. Toprağın altında daha önce bilinmeyen bir yapı buluyorsunuz. İçinde bir ocak var, belki bir kap var, belki ocağın yanında yenmiş bir yemeğin izleri var. Kazının kendisiyle birlikte çok önemli bir şey ortaya çıkarıyorsunuz ama aslında hikâyeniz tam da orada başlamış oluyor. Çünkü bulduğunuz şeyi anlamlandırmanız, onun hikâyesini kurmanız gerekiyor. O odada kim yaşadı, ne yedi, nasıl bir hayat sürdü? Artık mesele yalnızca “ne bulduk?” sorusu değil; “bize ne anlatıyor?” sorusu oluyor. Müzecilikte de benzer bir durum var. Belki hiçbir zaman aynı yerde bulunmamış, hatta belki aynı dönemde yaşamamış eserleri bir araya getiriyorsunuz. Onları bir mekân içerisinde yan yana koyduğunuz anda aralarında yeni ilişkiler kurmaya başlıyorsunuz. Ve o ilişkilerden bir anlatı doğuyor. Ziyaretçi aslında yalnızca eserleri görmüyor; sizin o eserler arasında kurduğunuz dünyaya giriyor. Yazarlıkta, belgeselde ve sinemada da yaptığımız şey biraz buna benziyor. Elimizdeki malzemeyi seçiyor, birbirleriyle ilişkilendiriyor ve bir hikâye, bir evren kuruyoruz. Dolayısıyla benim için arkeoloji, müzecilik, yazarlık, belgesel ve sinema birbirinden kopuk alanlar değil. Hepsinin temelinde merak var ama meraktan sonra gelen daha önemli bir aşama var: anlatı kurmak. Bazen hiç bilinmeyen bir hikâyenin temellerini atmak, bazen de yıllardır doğru kabul edilen bir anlatıyı yapı söküme uğratmak, onun temellerini yeniden sorgulamak. Belki benim bütün bu alanlarda yaptığım işin ortak tanımı şu olabilir: Geçmişten gelen parçaları bir araya getirerek yeni bir anlam dünyası kurmak. Çünkü geçmiş bize hiçbir zaman bütünüyle hazır bir hikâye olarak gelmiyor. Bize parçalar, izler, eserler, metinler ve boşluklar bırakıyor. O boşluklarda ise anlatı başlıyor. Sizin kariyerinizde müzecilik kadar “hikâye anlatıcılığı” da belirgin. Bir eseri sergilemekle onun hikâyesini anlatmak arasındaki fark sizce nedir? Hikâye anlatıcılığı benim için müzeciliğin en önemli taraflarından biri. Bir eseri sergilemekle onun hikâyesini anlatmak arasında temel bir fark olduğunu düşünüyorum. Bir eseri sergilemek, aslında teknik olarak oldukça hızlı hayata geçirilebilecek bir iş. Bir vitrin, bir platform, bir bilgi etiketi ve eser… Eser oradadır ve ziyaretçi onu görür. Ama bu, ziyaretçide çoğu zaman yavan bir tat bırakabilir. Çünkü eser vardır ama hikâye henüz yoktur. Hikâyesini anlatmak ise çok daha önce başlar. Önce eserle gerçekten “konuşmanız” gerekir. Ona dair bütün bilgiyi bilmeniz, dönemini, üretim koşullarını, kullanım biçimini, bulunduğu yeri ve ilişkili olduğu dünyayı anlamanız gerekir. Bu aşama aslında anlatının hazırlık sürecidir.Sonra bir başka soruya geçersiniz: Bu eseri kendi çağı içerisinde nasıl anlamalıyız ve onu bugünün insanıyla nasıl ilişkilendirebiliriz? Çünkü müzede geçmişe hiçbir zaman geçmişin içinden bakmayız. Biz bugün durduğumuz yerden geçmişe bakarız. Dolayısıyla neyi sergilersek sergileyelim, bugünün bağlamı oradadır. Çağın bağlamını, bugünün sorularını ve ziyaretçinin dünyasını yok sayamazsınız. Bence hikâye anlatıcılığının asıl farkı tam burada ortaya çıkıyor: Bağlamları inşa etmek. Eserin yalnızca ne olduğunu anlatmak değil, neden önemli olduğunu, hangi dünyaya ait olduğunu ve bugün bize neden hâlâ bir şey söylediğini ortaya koymak. İyi bir müze deneyiminde ziyaretçi yalnızca “bir eser gördüm” diyerek çıkmamalı. O eser üzerinden başka bir dünyaya dokunmuş, belki de kendi dünyasına dair yeni bir soru edinmiş olarak çıkmalı. Benim için hikâye anlatıcılığı biraz da bunu mümkün kılmak. Troya sizin mesleki hayatınızda çok özel bir yere sahip. Troya’dan Yaşar Müzesi’ne geldiğinizde, yanınızda Troya’dan ne getirdiniz? Bir müzeci için çalıştığı coğrafyayı değiştirmek aslında hiç kolay değil. Çünkü nerede çalışıyorsanız, bir süre sonra yalnızca o müzenin değil, o coğrafyanın hikâyesiyle de yaşamaya başlıyorsunuz. Oradan ayrıldığınızda bazı hikâyeleri de orada bırakıyorsunuz. Yeni bir yere geldiğinizde ise o coğrafyayla yeniden bir ilişki kurmanız gerekiyor. Ama Çanakkale’den İzmir’e gelişimde çok güzel bir devamlılık olduğunu fark ettim.Troya’da hikâyemizin merkezinde Homeros ve Homeros metinleri vardı. Troya, Homeros’un hikâyesini anlattığı yerdi. İzmir’e geldiğimde ise kendimi Homeros’un doğduğu nehrin yanı başında buldum. Melesigenes, yani Meles Nehri’nin kıyısında çalışmaya başladım. Dolayısıyla bir anlamda Homeros’un yazdığı yerden Homeros’un doğduğu yere geldim. Bu açıdan Troya’dan yanıma getirdiğim en önemli şeylerden birinin Homeros olduğunu söyleyebilirim. Ama yalnızca Homeros’u getirmedim. Meslek hayatım boyunca müzenin duvarlarının dışına çıkması gerektiğine inandım. Hatta daha ileri giderek, müzenin aslında sınırları olmadığını düşünüyorum. Bir müze için bütün kent, bütün coğrafya onun oyun alanıdır. Müze, içinde bulunduğu coğrafyayla birlikte nefes almalı. Troya’da bunun çok güzel örneklerini yaşadık. Çevredeki köylerle, köylülerle kurduğumuz ilişkiler müzeciliğin benim için toplumsal tarafını çok güçlendirdi. Çünkü müze yalnızca eserlerin korunduğu veya sergilendiği bir yapı değil; bulunduğu coğrafyanın insanlarıyla ilişki kuran, onlarla birlikte yaşayan bir kurum olmalı. Şimdi İzmir’de de yapmaya çalıştığım şey biraz bunun devamı. Troya’da kurduğumuz o kuvvetli toplumsal bağları ve müzenin duvarlarının dışına taşan anlayışı buraya taşıyorum. Bundan sonraki hikâyede de o bağı İzmirlilerle kuracağız. Bir müze müdürünün aynı zamanda biraz yönetmen, biraz yazar, biraz küratör, biraz da hikâye anlatıcısı olması gerekiyor mu? Kesinlikle. Hatta bana göre bütün bunların temelinde, belki biraz şaşırtıcı gelebilir ama, bir tür kurgu var. Buradaki “kurgu”yu gerçeği değiştirmek ya da olmayan bir şeyi yaratmak anlamında söylemiyorum. Daha çok seçmek, ilişkilendirmek ve bir anlatı kurmak anlamında söylüyorum. Bir sergi düşünün. Hangi eseri sergileyeceğinize, hangisini sergilemeyeceğinize karar veriyorsunuz. Bir eseri öne çıkarırken başka bir eseri arka planda bırakıyorsunuz. Aslında bu seçimlerin her biri bir anlatının parçası. Müzede neyi hatırlamayı seçtiğiniz kadar, neyin hatırlanmadığı da önemli. Tarih yazımı da bir bakıma böyle. Elimizdeki bütün geçmişi aynı anda anlatamayız. Seçeriz, ilişkilendiririz, bir çerçeve oluştururuz. Dolayısıyla ortaya bir anlatı çıkar. Bu nedenle müze müdürlüğü, küratörlük, yazarlık ya da yönetmenlik birbirinden çok uzak işler değil. Hepsinde bir malzeme var; eserler, belgeler, metinler, görüntüler, insanlar, mekânlar… Ve siz bu malzemeler arasından seçim yaparak bir evren kuruyorsunuz. Benim için müze müdürünün biraz yönetmen, biraz yazar, biraz küratör ve biraz da hikâye anlatıcısı olması gerekiyor. Çünkü müze müdürlüğü yalnızca bir kurumu yönetmekten ibaret değil. O kurumun nasıl bir hikâye anlatacağını, hangi soruları soracağını ve toplumla nasıl bir ilişki kuracağını da düşünmeniz gerekiyor. Son dönemde Christopher Nolan’ın The Odyssey filmi vesilesiyle yeniden Homeros ve Odysseus konuşuluyor. Siz de “Odyssey’i Kolay İzleme Rehberi” hazırladınız. Neden 3 bin yıl sonra hâlâ Odysseus’un hikâyesinin peşindeyiz? Yapay zekâ konuşulurken sık sık “Dünya kökten değişecek” deniyor. Ben burada hep küçük bir hatırlatma yapıyorum: Üç bin yıldır Homeros’un hikâyeleriyle yaşıyoruz. Bunu söylememin nedeni, insan yaratıcılığının gücüne ve insana olan inancımın çok kuvvetli olması. Yaklaşık üç bin yıl önce anlatılmış hikâyeler bugün hâlâ hayatımızın içerisinde. Bu hikâyeler üzerine filmler çekiliyor, romanlar yazılıyor, kentlere isim veriliyor, markalar yaratılıyor. “Truva atı” günlük dilimize yerleşmiş durumda; hatta teknolojide kullandığımız “Trojan” kavramına kadar uzanan bir etkiden söz ediyoruz. Bu bize bir şey söylüyor: İyi bir anlatının ömrü, onu anlatan çağın ömründen çok daha uzun olabilir. Homeros da böyle büyük bir anlatı kurdu. Ama burada mitolojinin kendisiyle ilgili önemli bir noktayı hatırlamak gerekiyor. Mitoloji yalnızca tanrıların ve tanrıçaların hikâyelerinden ibaret değil. Aslında insanlık deneyimlerinin paylaşıldığı çok büyük bir hikâye arşivi. İkarus’u düşünün. Uyarılara rağmen güneşe doğru yükseliyor, sonunda balmumundan kanatları eriyor. Bugün bile insanın sınırları, hırsı ve uyarılara kulak asmaması üzerine bir şeyler söylüyor. Ya da Sisyphos… Her gün kayayı yukarı taşıyor, kaya yeniden aşağı yuvarlanıyor ve o tekrar başlıyor. Binlerce yıl sonra bile insanın anlam arayışı, tekrarları ve hayat karşısındaki tutumu üzerine düşündürüyor. Odysseus da tam olarak bu nedenle hâlâ bizimle. Onun yolculuğunda yalnızca bir kahramanın başından geçen olağanüstü olayları görmüyoruz; eve dönme arzusunu, kaybolmayı, değişmeyi, direnç göstermeyi, özlemeyi ve insanın kendisini yeniden bulma çabasını görüyoruz. Üstelik Homeros metinlerinin Batı kültürünün oluşumundaki etkisini de unutmamak gerekir. İlyada ve Odysseia, yüzyıllardır edebiyattan sanata, sinemadan düşünce tarihine kadar pek çok alanı besleyen temel metinler arasında yer alıyor. Dolayısıyla Homeros yalnızca geçmişte kalmış bir şair değil; hâlâ yeni hikâyelerin kurulmasını sağlayan bir kaynak. Bence Christopher Nolan’ın bugün The Odyssey üzerinden Homeros’a yeniden dönmesi de bu yüzden şaşırtıcı değil. Çünkü bazı hikâyeler eskimez. Onlar her çağda yeniden anlatılmayı bekler. Belki de üç bin yıl sonra hâlâ Odysseus’un peşinden gitmemizin en basit cevabı şu: Odysseus’un hikâyesi aslında onun hikâyesi değil, hâlâ bizim hikâyemiz. Odysseus’un yolculuğunda sizi en çok etkileyen şey nedir, eve dönme arzusu mu yolda yaşadığı dönüşüm mü? Odysseus’u diğer kahramanlardan ayıran en önemli özelliklerden biri, onun nostosunun, yani eve dönüş arzusunun olması. Tekrar toprağına, yaşamına, ailesine dönme isteği onun bütün kaderini belirliyor. Bunu diğer kahramanlarla birlikte düşündüğümüzde Odysseus’un hikâyesi daha da ilginçleşiyor. Akhilleus ölüyor, Agamemnon ölüyor, Hektor ölüyor, Aias ölüyor. Troya Savaşı’nın büyük kahramanlarının önemli bir kısmı hayatta kalamıyor. Odysseus ise hayatta kalan kahraman. Ama onu asıl farklılaştıran şey, hayatta kalmak için gücünü ve kuvvetini değil, aklını kullanması. Odysseus’un elinde diğer kahramanlar gibi olağanüstü bir fiziksel güç yok. O, zekâsıyla, kurnazlığıyla, karşılaştığı durumları okuyabilme becerisiyle yol alıyor. Bu yönüyle Odysseus’un günümüz insanına çok yakın olduğunu düşünüyorum. Çünkü bugün de çoğumuzun hayat mücadelesi, en güçlü olanın kazanacağı bir mücadele değil. Değişen koşullara uyum sağlamak, doğru karar vermek, bazen geri çekilmek, bazen beklemek, bazen de hiç beklemediğimiz bir çözüm bulmak zorundayız. Galiba Odysseus’ta beni en çok etkileyen şey de bu: Onun hayatta kalma ve hayata tutunma tutkusu. Çünkü Odysseus’un amacı yalnızca savaşı kazanmak değil. Eve dönmek, hayatına yeniden kavuşmak istiyor. Ve bunun için yıllarca mücadele ediyor. Bu nedenle onu yalnızca büyük bir kahraman olarak değil, bütün zorluklara rağmen hayata tutunmaya çalışan bir insan olarak görüyorum. Onu üç bin yıl sonra hâlâ kendimize yakın bulmamızın nedeni bu. Odysseus tanrısal bir güçle değil, insan olarak sahip olduğu akılla hayatta kalıyor. Bir yerde “hepimizin kendi İthaka’sı var” diyorsunuz. Peki Rıdvan Gölcük’ün İthaka’sı neresi? İthaka’mı tek kelimeyle söylemem gerekse, onu yine bir coğrafyayla ilişkilendirirdim: Anadolu. İlk bakışta insanın aklına şu soru geliyor: Anadolu zaten üzerinde yaşadığımız coğrafya. O halde nasıl oluyor da hâlâ ona ulaşmamış oluyorsunuz? Bir yanıyla, evet, ulaşmadım. Çünkü üzerinde yaşadığımız toprakların hikâyelerini düşündüğümüzde aslında ne kadar azını bildiğimizi fark ediyorum. Daha da önemlisi, bildiğimiz hikâyelerin ne kadar azıyla kendimizi ilişkilendirdiğimizi düşünüyorum. Oysa bu coğrafyanın binlerce yıllık birikimi yalnızca geçmişe ait değil; bugün kim olduğumuzu da anlatıyor. Dolayısıyla benim İthaka’m, Anadolu’yu anlamak. Ama yalnızca anlamak da değil; onu anlatmak ve bu anlatı üzerinden kendi evrenimizi, kendi hikâyemizi inşa etmek. Belki de bu yüzden İthaka’ya ulaşmak benim için bir varış noktası değil. Çünkü Anadolu’yu anlattıkça yeni bir hikâye, o hikâyeyi anlattıkça yeni bir soru ortaya çıkıyor. Yolculuk devam ediyor. Neredeyse bütün ömrümü bu yolculuğa adadığımı söyleyebilirim. Ve galiba benim için asıl mesele, bir gün “Anadolu’yu artık tamamen biliyorum” diyebilmek değil; her seferinde ona biraz daha yaklaşmak, yeni bir hikâyesini keşfetmek ve o hikâyeyi başkalarıyla paylaşmak. Bu anlamda benim İthaka’m bir yerden çok, bitmeyen bir yolculuk: Anadolu’yu anlamak, anlatmak ve onun içinden kendi hikâyemizi kurmak. Nolan’ın The Odyssey filminin dünyaya Homeros’u yeniden hatırlatması, özellikle de filmin Anadolu ve Ege coğrafyasıyla ilişkisi açısından Türkiye için nasıl bir fırsat yaratıyor? Nolan’ın The Odyssey filminin Anadolu ve bu coğrafyayla ilişkisi açısından çok önemli bir etkisi olacağını düşünüyorum. Öncelikle bunun bir popüler kültür olayı olduğu gerçeğini göz ardı etmemek gerekiyor. Belki Homeros’la, Odysseus’la ya da Troya’yla daha önce hiçbir bağ hissetmemiş insanlar bu film sayesinde bu hikâyelerle tanışacak. Bazıları içinse bir hatırlama fırsatı olacak. Ama bence bizim için bundan daha fazlasına ihtiyaç var. Asıl sormamız gereken soru şu: Bu hikâyeler bizim neyimiz olur? Yalnızca binlerce yıl önce bu topraklarda yaşanmış olması bir tesadüf mü? Yoksa bu hikâyeler bizim de bir parçamız mı? Örneğin Homeros İzmir’in neyi olur? Sadece geçmişte bu coğrafyada yaşamış bir şair mi, yoksa bugün İzmir’in kendisini anlatırken başvurabileceğimiz kültürel bir değer mi? Ben bu filmi ve yaratacağı ilgiyi, işte bu soruları sormak açısından önemli bir fırsat olarak görüyorum. Çünkü en kolay konuşabileceğimiz konu, elbette, “Daha fazla ziyaretçi gelecek mi, turist sayısı artacak mı, Troya ve Anadolu’daki diğer arkeolojik alanlara ilgi yükselecek mi?” sorusu. Bunlar çok önemli sonuçlar. Ancak ben bunları daha çok sonuç olarak görüyorum. Bence asıl fırsat, bu hikâyelerle aramızdaki bağı yeniden kurabilmekte. Çünkü bu coğrafyanın hikâyeleri yalnızca geçmişte burada yaşanmış olaylar değil. Eğer onları kendimizin bir parçası olarak görmeye başlarsak, geçmişle bugün arasında da yeni bir ilişki kurabiliriz. Dolayısıyla The Odyssey vesilesiyle benim ilgilendiğim asıl mesele, kaç kişinin Troya’ya gideceğinden biraz daha büyük: Kaç kişinin “Bu hikâye benim hikâyemin neresinde?” diye sormaya başlayacağı. Bence bizim için asıl fırsat burada. Antik metinlere baktığımızda savaşlardan, tanrılardan ve kahramanlardan önce aslında insanların ne yediğini, ne içtiğini, nasıl yaşadığını da görüyoruz. Sizce bir medeniyeti anlamanın en iyi yollarından biri mutfağına bakmak olabilir mi? Kesinlikle geçer. Hatta arkeolojinin uzun süre yaptığı en önemli eksiklerden birinin burada olduğunu düşünüyorum. Arkeoloji yıllarca biraz fazla nesne odaklı çalıştı. Ne bulduk? Bulduğumuz eserin estetik özellikleri ne? Ne kadar büyük bir saray, ne kadar görkemli bir yapı ortaya çıkardık? Mimariyi, eserleri, anıtları merkeze aldık. Bunların hepsi elbette çok değerliydi ama bir noktada daha büyük bir soruyu kaçırdık: Bu toplum nasıl yaşıyordu Neyse ki zaman içerisinde gelişen farklı arkeolojik yaklaşımlarla birlikte toplumu anlamak, gündelik hayatı görmek daha fazla önem kazandı. İşte gastronomi de burada çok güçlü bir anahtar haline geliyor. Bir medeniyeti anlamanın yollarından birinin mutfaktan geçtiğini kesinlikle söyleyebiliriz. Çünkü mutfak yalnızca insanların ne yediğini göstermez. Aynı zamanda o toplumun üretim ekonomisi hakkında çok şey söyler. En basitinden, ürettiğinizi yiyebilirsiniz. Eğer bir yerde koyun tüketimi çok yüksekse, orada koyunculuğun önemli bir üretim alanı olduğunu düşünebilirsiniz. Keçi, tahıl, üzüm, zeytin… Bunların her biri bize o toplumun ne ürettiği, coğrafyayı nasıl kullandığı ve ekonomik hayatının nasıl şekillendiği konusunda ipuçları verir. Ama mesele bununla da bitmez. Sofraya gelen her şey aynı zamanda ticaretin de izini taşır. Bir toplumun kendi coğrafyasında bulunmayan bir ürünü tüketmesi, o ürünün oraya nasıl geldiği sorusunu beraberinde getirir. Böylece tek bir yiyecek üzerinden ticaret yollarına, ekonomik ilişkilere ve farklı toplumlarla kurulan bağlantılara ulaşabilirsiniz. Bir de inanç boyutu var. Özellikle Homeros metinlerine baktığımızda bunu çok net görüyoruz. Yeme içme kültürü, ritüellerin önemli bir parçası. Tanrılara ne sunuluyor, hangi hayvan kurban ediliyor, insanlar nasıl bir araya geliyor, ne yeniliyor, ne içiliyor? Bütün bunlar bize yalnızca bir sofra düzenini değil, o toplumun inanç dünyasını da anlatıyor. Dolayısıyla mutfağa baktığınızda aslında tek bir şey görmüyorsunuz. Ekonomiyi, coğrafyayı, ticareti, üretimi, inancı ve gündelik hayatı aynı sofranın üzerinde okuyabiliyorsunuz. Homeros’un İlyada’sında gastronomiye ilişkin araştırma yaparken “teleme” ile karşılaşmanız oldukça çarpıcı. Binlerce yıl önce yazılmış bir destanın içinde bugün Anadolu’da hâlâ yaşayan bir lezzetin tarifini bulmak size ne hissettirdi? Hayatımın en ilginç anlarından biriydi. Homeros destanlarını defalarca okumama rağmen, 2024 yılında yaptığım bir okumada çok ilginç bir ayrıntıyla karşılaştım. Savaş tanrısı Ares avucunun içinden yaralanıyor ve çok kısa bir süre içerisinde iyileşiyor. Homeros, onun bu kadar hızlı iyileşmesini bir tarif üzerinden anlatıyordu. “Aksüte incir sütü damlatırsınız, gözünüzün önünde çabucak mayalanır” diyerek Ares’in iyileşme hızını tarif ediyordu. Ben o sırada bunun bir mayalama yöntemi olduğunu bilmiyordum. İlk tepkim, “Bu mutlaka daha önce çalışılmıştır” oldu. İngilizce kaynakları taradım ama tatmin edici bir sonuca ulaşamadım. Sonra biraz umutsuzca Türkçe arama yapmaya başladım.Ve karşıma çıkan sonuç gerçekten inanılmazdı. Süt ve incir sütüyle yapılan bu mayalama yönteminin, bugün Anadolu’nun pek çok yerinde hâlâ tüketilen, özellikle Yörüklerde yaşayan telemenin tarifi olduğunu gördüm. Üstelik karşıma çıkan en eski tarif, Homeros’un İlyada’sındaydı. Bunu fark ettiğim an benim için müthiş büyük bir mutluluktu. Çünkü bir anda üç bin yıl önce yazılmış bir metinle bugün yaşadığımız Anadolu arasında çok somut bir bağ ortaya çıkmıştı. Homeros’un anlattığı şey, yalnızca antik dünyaya ait bir bilgi olarak kalmamış; bugün hâlâ yaşayan bir mutfak geleneğinin içerisinde yaşamaya devam etmişti. Bir taraftan da bunun aslında şaşırtıcı olmaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Anadolu’yla olan kültürel ilişkimizi yalnızca belirli bir tarihten başlatmak doğru değil. Biz bu topraklarda yaşamış, üretmiş, birbirinden etkilenmiş, birbirinin kültürünü dönüştürmüş sayısız medeniyetin devamıyız. Kültür dediğimiz şey böyle ilerliyor; birinden diğerine geçiyor, dönüşüyor ve bazen üç bin yıl sonra bir sofrada yeniden karşımıza çıkıyor. Teleme bana bunu çok güçlü bir şekilde gösterdi. Sanki Anadolu’nun kendisi bize bir şey söyledi: “Siz hep buradasınız.” Ve o anda telemenin de Homeros’un da bizim hikâyemizin bir parçası olduğunu düşündüm. Çünkü mesele yalnızca üç bin yıl önce yapılmış bir yiyeceğin bugün hâlâ yapılıyor olması değil. Mesele, bu coğrafyada yaşayan insanların geçmişle kurduğu ilişkinin sandığımızdan çok daha derin olması. Teleme bana biraz da şunu söyledi: “Teleme de sizin, Homeros da sizin.” Teleme örneğinden hareketle Anadolu mutfağında bugün “modern” veya “yeni” zannettiğimiz ama aslında binlerce yıllık kökleri olan daha kaç lezzet var? Çok fazla örnek olduğunu düşünüyorum. Hatta sadece Homeros metinlerinden yola çıksak bile bunu görebiliriz. İlyada’da, Troya surları önünde Hekamede’nin bir sofra hazırladığını görürüz. Sofraya buğday ekmeği koyar, bal koyar, soğan koyar, şarap koyar. Şimdi bunların hangisi bize yabancı? Bugün Anadolu’da hangisini soframızda görsek “Bu bize ait değil” deriz? Yine aynı metinlerde bağırsakların doldurulduğunu, sakatatların ve ciğerlerin pişirildiğini görüyoruz. Yani bugün Anadolu mutfağının çok doğal parçaları olan bazı yemek pratiklerinin izlerini binlerce yıl önce yazılmış metinlerde bulabiliyoruz. Hititlere baktığımızda da benzer bir tablo var. Hitit metinlerinde ekmek çok önemli bir yere sahip; tahılın öğütülmesinden ekmek üretimine, ekmeğin ritüellerde kullanılmasına kadar pek çok kayıt bulunuyor. Bugün Anadolu’da ekmeğin sofradaki merkezi yerini düşündüğümüzde bu süreklilik gerçekten dikkat çekici. Üstelik mesele yalnızca tek tek yemeklerin aynı kalması değil. Tahılların kullanımı, et ve süt ürünleri, pişirme yöntemleri, yiyeceklerin saklanması ve yemeğin ritüeller içerisindeki yeri gibi çok daha geniş bir mutfak kültüründen söz ediyoruz. Yapılan etnoarkeolojik çalışmalar da Hitit mutfağıyla yaşayan Anadolu mutfakları arasında bu açıdan önemli benzerlikler ve süreklilikler bulunduğunu gösteriyor. Keşkek de burada düşünülmesi gereken örneklerden biri. Bugün Anadolu'nun farklı bölgelerinde yaşayan, özellikle düğünler ve toplu ritüellerle ilişkilenen bir yemek kültürümüz var. Bunun tarihini tek bir medeniyete veya tek bir döneme indirgemek doğru olmayabilir; fakat tahıl ve etin uzun süre pişirilmesine dayanan bu tür yemeklerin Anadolu'da çok eski köklere sahip olduğunu biliyoruz. Bence burada asıl önemli olan şu: Biz bugün mutfağımızda “modern” ya da “geleneksel” diye birbirinden ayırdığımız pek çok şeyi aslında çok daha uzun bir kültürel sürekliliğin içerisinde tüketiyoruz. Anadolu tarımla çok erken tarihlerde tanışmış bir coğrafya. Tahıl burada yalnızca bir tarım ürünü değil, binlerce yıldır hayatın, ekonominin ve mutfağın merkezindeki unsurlardan biri. Dolayısıyla bugün soframızda bulunan ekmekten buğdaya, çeşitli tahıl yemeklerinden et ve süt ürünlerine kadar pek çok unsurun geçmişini düşündüğümüzde karşımıza yüzlerce değil, binlerce yıllık bir hikâye çıkıyor. Bazen “yeni” sandığımız bir yemeğin aslında yeni olan yalnızca bizim onu keşfetme biçimimiz oluyor. Çünkü Anadolu mutfağının en büyük özelliklerinden biri de bu: Bazı tarifler kaybolmuyor; biçim değiştirerek, isim değiştirerek, başka bir malzemeyle buluşarak yaşamaya devam ediyor. Teleme bunun çok güzel bir örneği. Ama bence teleme tek başına bir istisna değil. Anadolu mutfağının tamamına daha dikkatli baktığımızda, geçmişle bugün arasında kurulmayı bekleyen çok sayıda hikâye olduğunu göreceğiz. Arkeoloji bize bir kentin nasıl yaşadığını anlatıyor. Gastronomi ise belki de o kentin nasıl hissettiğini... Siz bu iki alanı nasıl buluşturuyorsunuz? Arkeoloji aslında sorularımıza cevap bulabilmek için bize yöntemler sağlayan bir alan. Fakat daha önce de söylediğim gibi, arkeolojinin tarihinde yalnızca belirli dönemlere ve çoğu zaman seçkinlere odaklanarak çalıştığı uzun dönemler oldu. Saraylara, tapınaklara, büyük yapılara baktık; ama sıradan insanın gündelik hayatını anlamak için mutfağa bakmak gerektiğini bazen gözden kaçırdık. Ben bu yüzden çok rahatlıkla “gastronomi eşittir insan” diyebilirim. Çünkü mutfak üzerinden insanı biyolojisinden ekonomisine, coğrafyasından inançlarına kadar çok farklı yönleriyle anlayabilirsiniz. Örneğin bir dönem İzmit’te, antik Nikomedia’da bir Roma dönemi nekropolünde kazı yapmıştık. Mezarlardan çıkan iskeletlerin dişlerinde dikkat çekici bir durum vardı; aşınma oldukça düşüktü. Bu bize onların beslenme biçimi hakkında önemli ipuçları verdi ve deniz ürünlerinin ağırlıklı olduğu bir beslenme biçiminin izlerini düşünmemizi sağladı. Yaklaşık bin yıl sonrasına, İstanbul’daki Bizans nekropollerine baktığınızda ise farklı bir tabloyla karşılaşıyoruz. Dişlerde yoğun aşınmalar görülebiliyor. Bunun nedenlerinden biri, tahılın öğütülmesi sırasında una karışan çok küçük taş parçacıklarının, uzun yıllar boyunca tüketim sonucunda dişlerde ciddi bir aşınmaya yol açması. Yani yalnızca bir dişe bakarak bile bir toplumun ne yediği ve yiyeceğini nasıl ürettiği konusunda fikir sahibi olabiliyorsunuz. İnsan biyolojisiyle mutfak arasındaki ilişki çok daha eskiye de gidiyor. Örneğin bugün üçüncü azı dişlerinin, yani yirmilik dişlerin, pek çok insanda hiç çıkmaması ya da çene içerisinde gömülü kalması gibi durumları görüyoruz. Elbette bunun tek bir nedeni yok. Ama insan beslenmesinin ve yiyecekleri işleme biçimlerinin değişmesiyle birlikte çiğneme yükünün de değiştiğini biliyoruz. Daha işlenmiş ve pişirilmiş gıdalar, insanın çiğneme sistemine yönelik ihtiyacını geçmişe kıyasla değiştirdi. Dolayısıyla mutfak yalnızca “ne yediler?” sorusunun cevabı değil. Nasıl yaşadılar, ne ürettiler, neyi ticaret yoluyla getirdiler, bedenleri nasıl değişti, hangi ritüelleri gerçekleştirdiler? Bunların pek çoğunun izini mutfaktan sürebiliyoruz.Bu nedenle gastronominin arkeolojiye çok büyük bir katkı sunduğunu düşünüyorum. Hatta bazen arkeolojinin bize sunduğu en doğrudan insan hikâyelerinden birinin mutfaktan geldiğini söyleyebiliriz. İnsanı anlamanın en güzel yollarından biri de onun sofrasına bakmak. Troya döneminin sofrasına oturma şansınız olsaydı, ne görmek isterdiniz? Bugün Troya sofrasında yaklaşık olarak neler olduğunu biliyoruz. Hangi ürünlerin tüketildiğine, hangi yiyeceklerin bulunduğuna dair önemli bilgilerimiz var. Benim en çok merak ettiğim ise sofranın kendisinden ziyade sofranın etrafındaki hayat olurdu. Örneğin bir cenaze yemeğini görmek isterdim. Bir düğün sofrasını, bir bayramı, bir kutlamayı... İnsanlar bu sofralarda nasıl bir araya geliyordu? Kim yemeği hazırlıyordu? Kim nereye oturuyordu? Ne konuşuluyordu? Hangi gelenekler, hangi ritüeller eşlik ediyordu? Çünkü bugün Troya'nın maddi kültürüne ilişkin çok daha fazla şey biliyoruz. Ama somut olmayan kültürel miras konusunda elimizde çok daha az bilgi var. Bir yemeğin kendisini arkeolojik olarak bulabilirsiniz; bir kabı, bir ocağı, bir tahıl tanesini bulabilirsiniz. Ama o yemeğin insanlar için ne ifade ettiğini, hangi törende yenildiğini, sofradaki davranışların nasıl olduğunu bulmak çok daha zor. Dolayısıyla Troya döneminin sofrasına oturma şansım olsaydı, ne yediklerinden çok nasıl yaşadıklarını görmek isterdim. Arkeolog gözüyle baktığınızda bir yemeğin tarifinden, bir toplum hakkında neler öğrenebilirsiniz? Coğrafya, ticaret, inançlar, sınıfsal yapı okunabilir mi? Kesinlikle okunabilir. Hatta bir yemeğin tarifine arkeolojik bir belge gibi bakabilirsiniz. Öncelikle coğrafyayı görürsünüz. Çünkü mutfak, yaşadığınız coğrafyanın size sunduklarıyla çok yakından ilişkili. Hangi tahıllar yetişiyor, hangi hayvanlar besleniyor, hangi bitkiler kullanılıyor? Bunlar bize hem iklimi hem de tarımsal üretimi anlatıyor. Ardından ekonomi geliyor. Bir toplum ne üretiyorsa, çoğu zaman sofrasında onun izini görüyorsunuz. Ama bunun tersi de çok önemli: Sofrada olup da o coğrafyada üretilmeyen bir ürün varsa, bu kez ticareti düşünmeye başlıyorsunuz. Bir baharatın, bir yağın ya da başka bir ürünün nereden geldiği sorusu sizi ticaret yollarına kadar götürebiliyor. İnanç sistemini de okuyabilirsiniz. Hangi yemek hangi törende hazırlanıyor? Hangi hayvan kurban ediliyor? Tanrılara ne sunuluyor? Hangi yiyecekler kutsal kabul ediliyor? Özellikle antik toplumlarda yemek ve ritüel birbirinden ayrı değil. Hatta sınıfsal yapıya ilişkin ipuçları bile bulabilirsiniz. Herkes aynı şeyi mi yiyordu? Bazı yiyecekler yalnızca belirli grupların ulaşabildiği ürünler miydi? Aynı ürünün toplumun farklı kesimlerinde farklı biçimlerde tüketilmesi bile bize sosyal yapı hakkında önemli bilgiler verebilir. Dolayısıyla bir tarif, aslında yalnızca “şu malzemeyi koy, şöyle pişir” demek değil. Bir tarifin içerisinde coğrafya, ekonomi, ticaret, inanç, teknoloji ve toplumsal yapı gizli olabilir. Hatta bazen tek bir yemeğin peşine düştüğünüzde, o yemeğin arkasında kocaman bir medeniyet hikâyesi bulabilirsiniz. Benim telemeyle karşılaşmamda da biraz böyle oldu. Önce yalnızca bir yiyeceğin izini sürüyordum; sonra o yiyecek beni Homeros'a, Anadolu'ya ve binlerce yıllık bir kültürel sürekliliğe götürdü. Bu yüzden mutfak, arkeolog için toplumu okumak için çok güçlü bir arşivdir. Gastronominin de artık müzeciliğin bir parçası haline geldiğini görüyoruz. Sizce bir gastronomi müzesi yalnızca eski mutfak araçlarını sergileyen bir yer mi olmalı yoksa yaşayan bir mutfak mı? Eğer yalnızca mutfak araçlarını durağan bir şekilde sergileyeceksek, bunu başka arkeolojik nesneleri sergilemekten çok da farklı görmüyorum. Bir kap, bir kaşık, bir ocak ya da başka bir mutfak aracını vitrinin içine koyup yanına bilgi etiketi yerleştirdiğinizde, gastronominin asıl gücünü kaçırmış oluyorsunuz. Çünkü gastronomi yaşayan bir şey. Bir gastronomi müzesi düşünüyorsak, ziyaretçinin oradan yalnızca “Bu dönemde insanlar bunu kullanıyormuş” bilgisiyle ayrılmasını istemem. Örneğin sergide anlatılan tarihsel bir yemeğin tarifini müzedeki dijital ekrandan alıp evine götürebiliyor mu? O yemeği müzenin kafesinde tadabiliyor mu? Bir atölyede o yemeği kendisi yapabiliyor mu? Serginin konusu olan bir içeceği deneyimleyebiliyor mu? Bence asıl mesele burada başlıyor. Hatta serginin açılışında ya da etkinliklerinde, serginin anlattığı mutfak kültürüne ait bir tarifin bugünkü yorumunu deneyimlemek bile anlatının bir parçası olabilir. Çünkü müzecilik deneyimle çok ilişkili bir alan. Hele söz konusu olan mutfak olduğunda, bunu daha da ileri taşımamız gerekiyor. Çünkü burada yalnızca bir nesneden bahsetmiyoruz; kokudan, tattan, dokudan, sesten ve ritüelden bahsediyoruz. Gastronominin doğasında zaten beş duyumuza dokunan bir deneyim var. Dolayısıyla gastronomiyi yalnızca vitrinin içine koyduğunuz anda, onun en önemli özelliklerinden birini ortadan kaldırıyorsunuz. Ben gastronomi müzesinin yaşayan bir mutfak olması gerektiğini düşünüyorum. Elbette eski mutfak araçları da sergilenebilir, hatta sergilenmelidir. Ama onların yanında o aracın ne işe yaradığını, o yemekle nasıl bir ilişki kurduğunu ve o yemeğin insan hayatındaki yerini de deneyimleyebilmeliyiz. Müze ziyaretçisi oradan yalnızca bir bilgiyle değil, mümkünse bir tatla, bir kokuyla, bir tarifle ve bir anıyla ayrılmalı. Bir müzede bir tabağı, bir tarifi veya bir sofra kültürünü sergileyecek olsanız kokuyu, tadı ve sesi müzeye nasıl dahil ederdiniz? Artık bunun için kullanabileceğimiz çok sayıda teknoloji ve yöntem var. Dolayısıyla gastronomi söz konusu olduğunda, müzede yalnızca görsel bir sergilemeyle yetinmemek gerekiyor. Örneğin serginin içerisinde koku istasyonları oluşturabilirsiniz. Ziyaretçiye yalnızca bir yemeğin nasıl göründüğünü değil, nasıl koktuğunu da deneyimletebilirsiniz. Tarifleri ziyaretçiyle paylaşabilirsiniz; hatta kiosklar üzerinden reçeteyi alıp evinde deneyebilmesini sağlayabilirsiniz. Ama bununla da sınırlı değil. Atölyeler burada çok önemli. Ziyaretçinin bir tarifin hazırlanma sürecine katılması, yemeği kendisinin yapması ya da bir yemeğin hazırlanma ritüelini deneyimlemesi, anlatıyı çok daha canlı hale getirir. Hatta serginin açılışındaki kokteylden başlayarak, sergi boyunca müzenin kafesinde sergiye konu olan tariflerin sunulmasına kadar uzanan bir bütünlük kurulabilir. Ben özellikle müze kafesinin gastronomi sergisinin bir parçası haline gelebileceğini düşünüyorum. Müze kafesi çoğu zaman sergiden bağımsız bir alan gibi görülüyor. Oysa gastronomi sergisinde kafeyi anlatının devam ettiği bir mekâna dönüştürebilirsiniz. Ziyaretçi sergide gördüğü, öğrendiği ya da okuduğu bir yemeği aşağıda gerçekten tadabilir. Böyle baktığınızda sergi yalnızca vitrinde kalmıyor; müzenin farklı alanlarına yayılıyor. Dolayısıyla benim için iyi bir gastronomi sergisinde koku, tat, tarif ve ritüel mutlaka anlatının bir parçası olmalı. Teknoloji de burada amaca hizmet eden güçlü bir araç. Ama asıl mesele teknolojiyi kullanmak değil; ziyaretçinin geçmişte anlatılan mutfak kültürüyle gerçek bir ilişki kurmasını sağlamak. Çünkü bazen bir tarihi üç boyutlu bir ekranda göstermekten çok, o tarihe ait bir kokuyu duyurmak ya da bir lokmayı tattırmak insanın hafızasında çok daha güçlü bir iz bırakabiliyor. Sizin için müze ile sinema arasında nasıl bir ilişki var? Müze ile sinema arasında düşündüğümüzden çok daha güçlü bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Her ikisinde de öne çıkan temel mesele kurgu. Buradaki kurguyu gerçeği değiştirmek anlamında değil, eldeki malzemelerden bir dünya ve bir anlatı inşa etmek anlamında kullanıyorum. Sinemada yönetmen, elindeki görüntüleri, oyuncuları, mekânları ve sesleri bir araya getirerek bir dünya kuruyor. Müzede ise bu rolü büyük ölçüde küratör üstleniyor. Sergilenecek eserleri seçiyor, onları belirli bir sıraya ve ilişkiye yerleştiriyor ve ziyaretçinin içerisinde dolaşacağı bir anlatı oluşturuyor. Hatta güzel bir benzetme yapabiliriz: Sinemada oyuncunun yaptığı işi, müzede belki nesneler yapıyor. Nesneler sessiz ama bir araya geldiklerinde bir şey anlatmaya başlıyorlar. Her iki alanda da ciddi bir anlatı inşa etme çabası var. Özellikle geçmişi bugünün insanına anlatmak söz konusu olduğunda bu ilişki daha da belirginleşiyor. Geçmişi olduğu gibi yeniden kurmamız mümkün değil. Elimizde geçmişten kalan parçalar var ve bu parçaları kullanarak o dünyayı bugünün insanının zihninde yeniden canlandırmaya çalışıyoruz. Bu noktada sinema da müzecilik için çok önemli bir araç haline geliyor. Bir görüntü, bir ses, bir hareket ya da kısa bir film, bazen yüzlerce eserin anlatmakta zorlanacağı bir şeyi çok kısa sürede ziyaretçiye hissettirebiliyor. Dolayısıyla benim için müze ile sinema aynı sorunun iki farklı cevabı gibi: Geçmişte yaşamış bir dünyayı, bugün yaşayan bir insanın zihninde nasıl yeniden kurabiliriz? Biri bunu perdede yapıyor, diğeri sergi mekânında. Ama ikisinin de peşinde olduğu şey, insanı başka bir zamanın ve başka bir dünyanın içerisine taşıyabilmek. HisTroy gibi bir projede senaryo yazmak, bir müze sergisi tasarlamaktan nasıl farklı? Senaryo yazarken müze sergisine kıyasla daha özgür olduğumuzu söylemek mümkün. Çünkü müzede sergi tasarlarken belirli sınırlar ve çerçeveler var. Örneğin arkeoloji temalı bir sergi yapıyorsanız, kazının ortaya çıkardığı veriler, bilimsel bulgular ve elimizdeki arkeolojik malzeme size bir çerçeve çiziyor. O çerçevenin içerisinde hareket etmek zorundasınız. Sinemada ise bu açıdan çok daha özgürsünüz. Bir karakter yaratabilir, bir atmosfer kurabilir, zamanı ve mekânı yeniden yorumlayabilirsiniz. Hikâyenin dramatik yapısını çok daha serbest biçimde oluşturabilirsiniz. Ama Histroy benim için yalnızca bu özgürlüğün kullanıldığı bir senaryo değildi. Burada özellikle bir kelime oyunu var: History değil, Histroy. Yani Troya’ya özgü, Troya üzerinden kurulmuş bir tarih anlatısından söz ediyoruz. Aslında Histroy, benim Troya tarih yazımına ilişkin gördüğüm ve düşündüğüm meselelerin bir anlatısıydı. Troya’ya baktığınızda yalnızca arkeolojik bir kent görmüyorsunuz; mitolojisi, Homeros metinleri, arkeolojisi ve modern dünyadaki popüler kültür karşılığıyla katman katman oluşmuş çok büyük bir hikâye görüyorsunuz. Dolayısıyla senaryo yazarken sahip olduğum özgürlük, müzecilik deneyimimden tamamen bağımsız değildi. Tam tersine, müzecilik ve kültürel miras alanında geçirdiğim yıllar Histroy’un temelini oluşturdu. Müzede gerçek nesneler ve arkeolojik veriler sizi sınırlar; sinemada ise aynı malzemeden hareket ederek daha özgür bir dünya kurabilirsiniz. Ama her iki durumda da başlangıç noktanız aynı: Elinizdeki parçaları anlamlandırmak ve bunlardan bir anlatı oluşturmak. Histroy benim için bu iki dünyanın buluştuğu yer oldu. HisTroy’da Troya’nın arkeolojik, mitolojik ve popüler üç farklı katmanını bir araya getirmişsiniz. Sizce bugün insanların Troya’ya dair zihnindeki en büyük yanlış anlama nedir? Troya her açıdan çok katmanlıdır. Çok geniş bir mit zinciri var; bunun yanında büyük tartışmaların yaşandığı bir arkeoloji ve tarih araştırmaları alanı. Bir taraftan da filmler, müzikler ve farklı sanat eserleri aracılığıyla popüler kültürde sürekli yeniden yorumlanıyor. Bence bugün özellikle Türkiye'de Troya konusunda zihnimizdeki en büyük yanlışlardan biri, Troya kültürünü kendimizden, yani Anadolu'dan ayrı bir yerde görmemiz. Troya denildiğinde onu doğrudan yalnızca Yunan kültürüyle ilişkilendirmek gibi bir yaklaşım var. Oysa Troya'nın Anadolu'yla ilişkisi son derece güçlü. Troya kazılarının en önemli isimlerinden rahmetli Manfred Osman Korfmann'ın, Troya'nın bazı kültürel katmanlarını tanımlarken “Anadolu Troya'sı” ifadesini kullanması da bu açıdan çok anlamlıdır. Elbette Troya'yı tek bir kültürün içerisine sıkıştırmak da doğru değil. Binlerce yıllık bir kentten söz ediyoruz ve bu kent farklı dönemlerde farklı kültürlerle ilişki kurdu, farklı etkiler aldı. Fakat Troya'nın Anadolu coğrafyasındaki güçlü yerini görmezden gelmek de mümkün değil. Burada bizim kendi tarihimizle ve Anadolu'yla kurduğumuz ilişki de devreye giriyor. Anadolu'ya gelişimizi yalnızca belirli bir tarihle başlatmak, sanki o tarihten önce bu topraklarda yaşanan kültürlerin bizim hikâyemizle hiçbir ilgisi yokmuş gibi düşünmemize neden olabiliyor. Bu da bizi geçmişimizden uzaklaştırıyor. Dolayısıyla Türkiye'de Troya konusunda en büyük yanılgılardan birinin, “Bu bizim hikâyemiz değil” düşüncesi olduğunu düşünüyorum. Avrupa'da ise bunun biraz farklı bir karşılığı var. Orada da Troya'nın Anadolu'yla bağının yeterince görülmemesi ve doğrudan Yunan dünyasının bir parçası olarak değerlendirilmesi önemli bir yanılgı. Oysa Troya'ya baktığımızda tek bir kültürün değil, Anadolu'nun, Ege'nin ve Akdeniz dünyasının birbirleriyle kurduğu ilişkilerin oluşturduğu çok katmanlı bir hikâye görüyoruz. Troya'nın bugün bize söyleyebileceği en önemli şeylerden biri şu: Geçmişi bugünün siyasi ve kültürel sınırlarıyla bölerek anlamaya çalışmak çoğu zaman bizi yanıltıyor. Troya, bu coğrafyaların birbirleriyle ne kadar uzun zamandır temas halinde olduğunu gösteren en güçlü örneklerden biri. Bunca yıl geçmişin peşinden koşmuş biri olarak, kendi hayatınızda en çok hangi “geçmiş” sizi şekillendirdi? Aslında geçmiş bir yanıyla geleceği şekillendirmeye hep devam ediyor. Hatta benim hayatımda bunun çok somut örnekleri var. Röportajın başında çocukken müze müdürü olmayı hayal ettiğimi söylemiştim. Bunun bir başka örneği de mesleğe başladığım ilk yıllarda yaşandı. 2007 yılında Avrupa Yılın Müzesi Ödülü ile ilgili bir haber okumuştum. O zaman kendi kendime, “Acaba bir gün ben de o ödülü alan bir müzede çalışabilir miyim?” diye küçük bir hayal kurmuştum. Yıllar sonra, 2020'de o ödülü alan bir müzenin müdürü oldum. Bunu düşündüğümde geçmişin aslında ne kadar ilginç bir şey olduğunu görüyorum. O gün yalnızca küçük bir hayal gibi görünen şey, yıllar sonra geleceğimi kurduğum zeminin bir parçasına dönüşmüş. Dolayısıyla geçmiş benim için geride bırakılmış, kapanmış bir dönem değil. Geçmiş, geleceğin taşlarının döşendiği yer. Kişisel hayatımda da bunun çok sayıda örneği var. Üniversite yıllarım yalnızca mesleki hayatımın değil, evliliğe kadar hayatımın sonraki dönemlerinin de şekillendiği bir dönem oldu. Bugünden geriye baktığımda, o yıllarda aldığım kararların, kurduğum ilişkilerin ve sahip olduğum hayallerin gelecekteki hayatımın pek çok unsurunun temelini oluşturduğunu görebiliyorum. Belki de bu yüzden geçmişle bu kadar ilgileniyorum. Çünkü geçmişe bakmak aslında yalnızca “Ne olmuş?” sorusunu sormak değil. Biraz da “Bugün nasıl buraya geldik ve buradan sonra nereye gideceğiz?” sorusunu sormak. Benim için geçmiş tam olarak böyle bir şey: Geleceği kurduğumuz zemin. Rıdvan Gölcük’ün sofrasına geçmişten üç kişi otursaydı; biri Homeros, biri Odysseus, biri de bugün yaşadığımız coğrafyadan biri olsa kimi davet ederdiniz ve onlara ne ikram ederdiniz? Çok zor bir soru. Ama galiba bu sofraya hiç tereddüt etmeden Azra Erhat'ı davet ederdim. Çünkü Homeros'u ve Odysseus'u bu coğrafyada onun kadar kim anlamıştır, kim anlatmaya çalışmıştır? Azra Erhat yalnızca Homeros'u Türkçeye kazandıran bir isim değil; aynı zamanda Homeros'u, Anadolu'yu ve bu toprakların kadim hikâyelerini birbirleriyle ilişkilendirerek düşünmemizi sağlayan çok önemli bir kültür insanı. Peki ne ikram ederdim? Sanırım önce teleme koyardım sofraya. Çünkü artık benim için teleme yalnızca bir yemek değil. Homeros'un metninden bugüne, Anadolu'da yaşamaya devam eden bir kültürel bağın sembolü. Yanına da Homeros'un anlattığı sofradan çok uzaklaşmazdım: buğday ekmeği, bal ve soğan. Bugün bize son derece sıradan gelen ama binlerce yıl önce de bu coğrafyanın sofrasında bulunan şeyler. Biraz da şarap... Çocukken müze müdürü olmak isteyen Rıdvan’a bugün bir cümle söyleme şansınız olsaydı ne söylerdiniz? Tek bir şey: “Aferin Çocuk” derdim.
JENNY SAVİLLEJENNY SAVİLLEKadın güzelliğinin temsillerini altüst eden feminist ressam Jenny Saville Tarih boyunca sanat dünyası erkeklerin egemenliği altında kalmış ve genellikle kadın sanatçılar ikinci sınıf sanatçılar olarak kabul edilmiştir. Sanat tarihçileri toplumsal cinsiyet eleştirisini tüm sanatsal uygulamalarda sorgulamışlardır. Bu sorgulama sanatsal temsilde kadına ve erkeklere hangi rollerin verildiği, sanatçıların cinsiyet ve kimliğe ilişkin eleştirel bakış açılarını nasıl geliştirdiklerini içerir. Bugünün dünyasında kadınlar sanat çevresinde eşit bir biçimde temsil için mücadeleye devam etmektedirler Feminist sanat, bu çalışmalar doğrultusunda büyük bir öneme sahiptir. Feminist sanatçılar, sanat aracılığıyla kadın bedenini güçlendirmeyi ve yüceltmeyi amaçlarken sanatta cinsiyet, güç ve temsil hakkında önemli soruları gündeme getirmişlerdir. Çağdaş sanatın en etkileyici figüratif ressamlarından biri olan Jenny Saville’in eserleri kadın güzelliğinin yerleşik temsillerini altüst eden beden algısı üzerinedir. İnsan bedenini idealize eden Yunan heykeltraşlarının aksine bedeni tüm doğallığı, ağırlığı ve kırılganlığıyla eserlerine taşır. Sanata ve insan bedenini ele alış şekliyle dikkat çeken 1970 doğumlu İngiliz ressam Jenny Saville Glasgow School of Art’ta eğitim aldıktan sonra sanat dünyasında hızla dikkat çekti. 1990’larda sanat sahnesini sarsan Young British Artists (YBA) grubunun önemli temsilcilerinden biridir. Henüz kariyerinin başında ürettiği dev boyutlu çıplak figür resimleri, sanat dünyasında güçlü bir yer edinmesini sağlamıştır. 1992’de yaptığı yılsonu sergisinde satın alanların arasında İngiltere’nin önde gelen sanat koleksiyoncusu Charles Saathci, sanatçının tüm çalışmalarını satın alır. Çalışmalarına hayranlık besleyen Saathci, Saville’ye bir anlaşma teklif eder. Anlaşmada Saathci, Saville’nin tüm yeni çalışmalarına destek vererek kendi galerisinde sergileyeceğini söyler. Saville’nin yükselişi ve adını duyurması Saatchi’nin bu teklifiyle zirve yapar. 2018 yılında Saville’in bir eseri rekor fiyata satılarak, yaşayan kadın sanatçılar arasında en yüksek satışlardan birine ulaştı. Bu durum, figüratif resmin günümüzde hâlâ ne kadar güçlü bir ifade biçimi olduğunu gösterdi. Saville’in sanatını farklı kılan şey, “kusursuzluk” fikrini reddetmesi oldu. Onun tuvallerinde beden güzellik sembolü olarak algılanmaz, izleyiciyi rahatsız edici bir şekilde gerçek haliyle karşımıza çıkar. İşte bu yüzden sarsıcıdır ve sarsıcı olduğu kadar da etkileyicidir. Bedeni ele alışı serttir ve çağdaş bir yüzleşme içerir. Özellikle Propped (1992) adlı eseri, kadın bedenine yönelik toplumsal bakışı sorgulayan güçlü bir manifesto gibidir. Bu tabloda Saville çıplak vücudunu fallik bir taburenin üstünde tasvir eder. Elleri uyluklarını zorla kavrar ve kolları göğüslerini birbirine bastırır. İdealleştirilmiş bir kadın formunu tasvir eden resimlerin aksine resmedilen Saville'nin otoportresinin et, yağ ve kasın yüceltilmemiş bir görüntüsüdür. Dev boyutlu resmedilen kadında cildin dokusunu ve figürün ağırlığını vurgulamak için güçlü pigmentler ve ağır fırça darbeleri kullanarak lekeler de büyütülmüştür. Vücudun kusurlarını kucaklayan bu tabloya izleyici ancak başını yukarı kaldırdığına bakabilir. Bu yerleştirme şekliyle tablo izleyici üzerinde hakimiyet kurmuş olur. Propped tablosunda kadın figürü idealize edilmemiştir. Kadın çıplaklığı erotik bir gösteriye dönüşmez. Figür doğrudan izleyiciye bakarak pasif bir nesne olmayı reddeder. Bu nedenle birçok feminist eleştirmen, resmi erkek bakışına karşı bir direnç olarak yorumlamıştır. Batı resim tarihinde kadın bedeni çoğunlukla ince, kusursuz, yumuşak, çekici olarak resmedilmiştir. Saville ise deri kıvrımlarını, ağırlığı, etin hacmini, basıncı, fiziksel gerçekliği gizlemez. Bu nedenle eser, kadın bedenini tüketilecek bir görüntü olmaktan çıkarıp yaşayan, maddi bir varlık olarak sunar. Bu sayede Saville, toplumun kadın şişmanlığı ve cinselliği konusundaki rahatsızlığına meydan okur ve kadın öznesinin yalnızca kısıtlayıcı güzellik standartlarına uyması değil, aynı zamanda itaatkâr olması gerektiği fikrini de kırmış olur. Resim, kadın güzelliğinin temsillerini altüst etmesiyle batı sanat tarihinde önemli bir yere yerleşmiş olur. Gerek sinema sektöründe gerek reklamlarda ve dergilerde kadın bedeni ince, narin, alımlı görünen seks objesi olarak gösterilmiştir. Kadınlar, televizyon, reklam, dergiler aracılığı ile gerçekçi olmayan kadın imgelerine maruz bırakılmaktadır. Bu da onları bedenleri ve değerleri üzerine düşünmeye zorlar. Kilolu kadınlar kendilerini kusurlu olarak algılar, görünüşleri ve nasıl görünmeleri gerektiği konusunda endişelenir ve toplumun ısrarla onlara dayattığı standartlara bağlı kalmaya çalışırlarken estetik ameliyatlar gibi türlü çarelere başvurmak durumunda kalırlar. Düzensiz beslenme, zararlı diyetler ve estetik ameliyatların benimsendiği, beden algısındaki obsesif davranışlar nedeniyle yaşanan travmaların kanıksandığı günümüzde Saville’in eserleri bedene dayalı baskı sistemlerini gözler önüne serer. Çağdaş yaşamın ve cerrahi müdahalelerin sarsıcı travmalarını görünür kılmanın peşindedir. İşte Saville tam burada karşı duruş sergilerken resimlerinde kadın bedenini tüm kusurlarıyla göz önüne serer. Jenny Saville hem feminist filozof Luce Irigaray’ın kadını bağımsız bir varlık olarak değil, erkeğin eksik bir versiyonu, kendi arzu nesnesi veya kendi kimliğini kanıtlamak için kullandığı bir ayna olarak yorumlayan düşüncesinden hareket eder hem feminist film kuramcısı Laura Mulvey'nin geliştirdiği "erkek bakışı" kavramından hareketle kadın bedeninin sanat ve medyada çoğunlukla erkek izleyici için estetik bir nesneye dönüştürüldüğünü ileri sürer. Ona göre erkek bakışı, kadının özgün varlığını yok sayarak onu tek tip bir erkek egemen sistemine hapsetmiştir. Aynı zamanda feminist filozof Simone de Beauvoir’ın kadının tarih boyunca "öteki" olarak kurulduğu düşüncesini takip eder. Saville'in figürü başkasının arzusu için poz veren bir beden değildir; kendi ağırlığını taşıyan, mekân kaplayan, izleyiciyle yüzleşen bir öznedir. Çalışmalarındaki kadınlar en görülmek istenilmeyen halleriyle savunmasız bir şekilde yer alırlar. Erkek beğenisi kadına “kusursuz ol ya da kusurlarını gizle ki değer gör” algısı, toplumun tamamına yerleşmiştir. Resimlerinde tüm bu algıyı yerle bir etmektedir. Onun kadına dayatılan ‘güzel olmalısın’ kavramı ile sorunu vardır. Kadını süs eşyası konumunda görmek onu rahatsız etmektedir. Toplumda kilolu, iri bedenli kadınlar varken bu sektörler bu tip kadınları görmezden gelmiştir. Eril iktidarın bu tutumuna karşı gelir sanatıyla. Eserleri kadın bedenindeki güzellik algısının erkeğin fantezilerine göre algılayan eril bakışa bir protestodur. Bu görüşünü şu sözlerle ifade etmiştir: "İnsanın beden algısı o kadar keskin ve bilgilidir ki, bir bedene dair en ufak bir ipucu onu tanımayı tetikleyebilir.” Saville’in yapıtları, toplumsal ve cinsiyet eleştirisi açısından, erkek bakışını alt üst etmiş, sanat tarihinde kadının nesneleştirmesine karşı ortaya koyduğu eleştirel yaklaşım nedeniyle eserleri değer kazanmıştır. Ayrıca eserleri aracılığıyla bir yaranın, ameliyat izinin, sivilcenin, rastgele damarların, bir etin katmanının dahi bir anlamda güzelleşebileceğini göstermiştir. Devasa boyutlarda kadınları sivilceleriyle, vücutlarından taşan beyaz etlerinin ağırlığıyla resmeder. Kadın modelleriyle birlikte transseksüel modelleri de dikkat çekicidir. Ve yine sanatının aracılığıyla toplumun görmediği transseksüel bireylerin gerçekliğine değinmekten çekinmez. Saville'nin en önemli konusu insan bedeni ve ettir. İnsan boyutunu geçen büyüklükteki tablolarında tasvir ettiği bedeni yaralar, kıllar ve et katmanlarıyla kaplar. Deriyi sıkışık, kıvrılmış, gerilmiş, kızarmış olarak verir. Bu ayrıntılar özellikle bedeni görünür kılar. Amacı ideal güzelliği değil, bedenin gerçekliğini resmetmektir. Bu noktada Walter Benjamin’in “tarih meleği” kuramı ile örtüşür. Benjamin tarihi kusursuz bir ilerleme olarak görmez. Tarihi yıkıntılarda, bedenlerdeki yara izlerinde, sakatlanmış bedenlerde, kesik kol ve bacaklarda, kör edilmiş gözlerde görür. Saville'nin modelleri de yaşanmışlığın izlerini taşır. Benjamin'in "tarih meleği" nasıl geçmişin enkazına bakıyorsa, Saville'nin figürleri de bize kültürel normların bedende bıraktığı izleri gösterir. Beden burada yalnızca biyolojik değil; tarihsel, toplumsal ve politik bir kayıt alanına dönüşür. Propped eserinde Saville fırçasında boya katmanları ete dönüşür. Bu noktada felsefeci Maurice Merleau-Ponty'nin dediği gibi beden yalnızca görülen değildir. Beden dünyayı algılayan canlı bir organdır. Çağdaş yaşamın ve cerrahi müdahalelerin sarsıcı travmalarını görünür kılmanın peşindedir. Saville'nin resmi de tam bunu yapar. Pembe, mor, mavi, yeşilimsi renkler damarların değişimini gösteren, bedenin canlı oluşuna ve değişmekte olduğuna dair bir algı yaratır. Bu yüzden figür neredeyse nefes alıyormuş gibi görünür. Propped eserinin en güçlü yanı, izleyiciyi yalnızca bir kadın bedenine baktırmaması, bakmanın kendisini sorgulatmasıdır. Kadın çıplaklığının geleneksel sanatsal temsiline meydan okuyarak, aşırı erkek egemen bir sanat dünyasında sesini duyurur. Resim şu soruları peş peşe açar: Güzel olan nedir? Normal beden diye bir şey var mıdır? Bir bedene kim bakar? Bedeni kim tanımlar? Tarih bedende nasıl iz bırakır? Görmek ile yargılamak arasındaki ilişki nedir? Bu yüzden Propped, tek bir kuramın içine sığmaz. Feminist teori, fenomenoloji, psikanaliz, beden politikaları, Benjamin'in tarih felsefesi, Maurice Merleau-Ponty’nin beden felsefesi bu eserde birbirine temas eder. Sanatçı bu yöndeki çalışmalarını yaparken insan bedeninin görünümüne dair derin incelemeler yapmış, incelediği sanat yapıtlarının yanı sıra Amerika’da okuduğu dönem doktorların yaptığı cerrahi operasyonları canlı izleme fırsatı yakalamıştır. Amerika’da uzun süre cerrahi operasyonları gözlemlemesinin yanı sıra vücut anatomisi, vücut kasları konusu üzerine Michelangelo’yu da incelediğini ve çalışmalarını tıbbi kitaplar, dergiler, filmler gibi günlük yaşamda karşımıza çıkan her olaydan faydalandığını, resim tekniği açısından Rembrant ve Valezquez’u referans aldığını söylemiştir. Resimlerinin çoğunda yağlıboya tekniği kullanmasının yanı sıra grafiti, suluboya, fotoğraf ve pleksiglas üzerine monte edilmiş baskı teknikleri de görülür. Kısaca sanatçı çevresinde gördüğü veya etkilendiği her şeyi sanatına kendi üslubuyla yansıtabilmiştir. Figürleri çoğunlukla amorf, şekilsiz, biçimsiz bedenlerdir. Beden ve kimlik arasındaki ilişkiyi vurgulayarak, fiziksel görünümün bireylerin toplumda nasıl algılandıklarını ve onlara nasıl davranıldığını gözler önüne sermek ister. Boyayı insan eti rengi haline getirip bir tür macuna benzeterek bol ve kütlesel kullanır. Terli eti daha dolgun resmedebilmek için boyaya bol yağ katar. Bu yöntemle çalışmaları gerçekçiliğe yaklaşır. Bedenleri genellikle çeşitli soyunma hallerinde ham ve filtresiz tasvir eder. Saville’in çalışmalarındaki ana temalardan biri, fiziksel savunmasızlık fikridir. Resimlerinde sık sık yara bere içinde olan kadınlar vardır. Bedenleri çıplak ve savunmasızdır. Kadınları bu şekilde resmederek vücutlarının nasıl görünmesi ve davranması gerektiğine dair kültürel ve sosyal beklentilere direnen kadınların dayanıklılığını ve gücünü göstermeyi amaçlar. “İğrenç büyük kadınları resmetmiyorum. Büyük ve iğrenç olduklarına inandırılan kadınları resmediyorum” sözleriyle iğrenmenin sadece içgüdüsel bir tepki değil, kültürel olarak inşa edilmiş bir tepki olduğunu vurgular. 2011 yılından sonra anne olduktan sonra annelik temasını, çoğu zaman kendini, kendi bedenini betimleyerek ortaya koymuş, “anne veya sanatçı olmak” gibi ifade edilen toplumun annelik durumuna olan bakışı değiştirmeye amaçlamıştır. Saville’in çalışmaları, genel geçer güzellik kavramına meydan okuduğu için toplumsal cinsiyet eleştirisi bağlamında önemlidir. Basmakalıp güzellik normlarından sapan bedenler sunarak, kadınların maruz kaldığı keyfi ve baskıcı standartları teşhir eder. Eserleri çağdaş sanatta kadın imajına benzersiz ve güçlendirici bir bakış açısı sunar. “Benim kadınlarım kendi bireyselliklerinde güzeldir” der. Kaynakça • Cansu Çelebi Erol. Şiddet Temalı Kadın İmgesinin Çağdaş Sanata Yansımaları. İdil Dergisi. 5(19). s.193-214, 2016 • Ece Cebeci, Hamdi Gökova | Toplumsal ve Cinsiyet Eleştirisi Bağlamında Jenny Saville Resimlerinde Kadın İmgesi, Sanat ve Tasarım Dergisi, 2024, sayı 34;(45-61) • D. Ezgi, Jenny Saville ve Dışlanan Bedenler (2018), web, http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/126/4585# https://partmozika.com/2026/05/07/jenny-saville-kimdir-beden-algisini-yikan-carpici-eserleri-ve-sanat-anlayisi/ •https://www.soylentidergi.com/jenny-saville-bedensel-normlara-meydan-okumak/
AYVALIK RAHMİ KOÇ MÜZELERİAYVALIK RAHMİ KOÇ MÜZELERİRahmi M. Koç Müzeleri ile Ayvalık’ta tarihin, kültürün ve lezzetin izinde 200 yıllık bir sabunhaneden müzeye, tarihi bir kiliseden kitaplığa ve Ege mutfağından çağdaş gastronomiye uzanan Ayvalık rotası, Rahmi M. Koç Müzeleri’nin farklı duraklarında ziyaretçileri bekliyor. Ege’nin kültürel ve endüstriyel mirasıyla öne çıkan Ayvalık, Rahmi M. Koç Müzeleri’nin farklı duraklarında tarih, kültür, sanat, kitap ve gastronomiyi bir araya getiren özgün bir keşif rotası sunuyor. Ayvalık Rahmi M. Koç Müzesi, Cunda Taksiyarhis Rahmi M. Koç Müzesi, Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı ve Locanda; farklı dönemlere ve deneyimlere açılan kapılarıyla Ayvalık’ın çok katmanlı hikâyesini keşfetmek isteyen ziyaretçileri ağırlıyor. Rahmi M. Koç Müzeleri’nin İstanbul, Ankara, Cunda ve Ayvalık’taki yapıları, ortak bir vizyonun farklı şehirlerdeki yansımalarını oluşturuyor. Türkiye’nin ve dünyanın endüstri, ulaşım ve iletişim tarihini korumak, sergilemek ve gelecek nesillere aktarmak amacıyla çalışmalarını sürdüren Rahmi M. Koç Müzeleri, bulundukları şehirlerin kültürel ve tarihi kimlikleriyle zenginleşiyor. 200 yıllık endüstriyel miras Ayvalık Rahmi M. Koç Müzesi, kentin yaklaşık 200 yıllık endüstriyel miraslarından biri olan tarihi fabrikanın dönüştürülmesiyle ziyaretçileriyle buluşuyor. Ayvalık Rahmi M. Koç Müzesi’nde klasik otomobillerden motosikletlere, lokomotif modellerinden oyuncaklara, denizcilikle ilgili objelerden arkeolojik eserlere uzanan geniş bir seçki sergileniyor. Cunda Taksiyarhis Rahmi M. Koç Müzesi, tarihi kilisenin atmosferini Rahmi M. Koç Müzeleri’nin koleksiyonlarıyla buluşturuyor. Cunda’daki kültür rotasının önemli duraklarından biri de Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı. Ayvalık ve Cunda’nın kültürel yaşamıyla bütünlük oluşturan kitaplık, müzelerle birlikte bölgenin tarihine, edebiyatına ve kültürel mirasına uzanan farklı bir deneyim sunuyor. Müze deneyimi sofraya taşınıyor: Locanda Ayvalık Rahmi M. Koç Müzesi’nin kültür rotasını tamamlayan Locanda ise tarihi atmosferi Ege mutfağıyla buluşturuyor. Locanda, yalnızca müze ziyaretçilerine hizmet veren bir kafe olmanın ötesinde, başlı başına bir gastronomi destinasyonu olarak kurgulanıyor.