OCAK ŞUBAT 2026 Yeni bir yıla girerken siz değerli okurlarımıza yeni dolu dolu bir İzmir Life sunuyoruz.
Evlerimizde çöp ayrıştırmayı neden beceremiyoruz?Evlerimizde çöp ayrıştırmayı neden beceremiyoruz?Evlerimizde çöp ayrıştırmayı neden beceremiyoruz? Kentin büyük bir çöp sorunu var. Geleceğe dönük tutarlı, sürdürülebilir çözümler de ortada ama bir türlü beceremiyoruz. Belediye, imkansızlıklar içinde, günlük çözümler peşinde koşmaktan helak olmuş durumda. Zengin takımı, çöpten para kazanmayı düşünmüyor gibi... Ankara, "Bana oy vermeyene su yok! Benden kapik işlemez. Ne haliniz varsa görün" şarkısı ile el şıkırdatıyor. Çöpün üreticisi vatandaşlar ise, Süleyman Demirel'e öykünüp "Sokağıma geri dönüşüm kutusu koydular da biz mi ayrıştırmadık" diyor. Konu aslında ağır kokulu bir dram ama bizde her nedense komedi kıvamında sahneye konuyor. Güzel İzmir'de, sermaye eliyle "yatırım", "yapay zeka", "Su sorunu" gibi zirveler yapılıyor. Biz de "çöp zirvesine” bir çağrı niteliğinde; "Yahu dünya bu işi nasıl çözmüş" diyerek, uzmanı olmadığımız konunun uzmanları ne yapmışlar bir araştıralım, çorbada bir küçük kaşık tuzumuz olsun istedik. Şimdi okuyacaklarınız koltuk sahipleri ve danışmanları tarafından çok iyi bilinmekle beraber toplumun genel "ahval ve şeriatı" sebep gösterilerek bir türlü çözüm durumuna geçilemeyenlerin bir bütünüdür. Çöpün ekonomisi ya da ekonominin çöpü Aslında meselenin temeli her zaman olduğu gibi ekonomide yatıyor. Gelişmiş, yani çöpünü ayıklamayı beceren ülkelerde bir "Döngüsel Ekonomi" kavramı var. "Mevcut malzeme ve ürünlerin mümkün olduğunca uzun süre paylaşılmasını, kiralanmasını, yeniden kullanılmasını, onarılmasını, yenilenmesini ve geri dönüştürülmesini içeren bir üretim ve tüketim modeli" olarak tanımlanıyor. Tercümesi; çöpünü azaltacaksın, elindekileri mümkün olduğunca uzun kullanacaksın, her yıl bir üst model telefona geçmeyeceksin. Pili biterse, değiştirip iki sene daha kullanıp itibardan tasarruf edeceksin. Üstelik, tamirciye "Bu çıkanı özel pil atık kutusuna atıyorsunuz, değil mi?" diye soracaksın. Eğer sana şaşkın gözlerle bakıyorsa, "Ben onu alayım" deyip, kendin atık pil olarak değerlendirilmesini sağlayacaksın. Bu döngüsel ekonomi dedikleri, altın yumurtlayan tavuk gibi bir şey. Altın konusunda hassas olanlara özellikle belirtiyorum. Bir kere çevreyi koruyor. Yeşil altın yani... Ürünlerin yeniden kullanımı ve geri dönüşümü ile doğal kaynakların kullanımını yavaşlatıp, yeşil alan tahribatını ve sera gazı emisyonlarını azaltıyor Bu döngüsel tavuk, çok verimli yumurtluyor. Ürünlerin daha tasarım aşamasında enerji ve kaynak tüketimini azaltmasını şart koşuyor. Ortalama bir Avrupalının yılda yaklaşık 190 kilo ambalaj atığı ürettiğini bilerek aşırı ambalajlamayla mücadele ediyor. Avrupa Birliği, 2050 yılına kadar döngüsel ve iklim nötr bir ekonomi kurmayı hedefliyor. Bunu başarmak için, son yıllarda atıkları azaltacak ve ürünleri daha sürdürülebilir hale getirecek birçok yeni önlem aldılar. Yeni veya güncellenmiş mevzuat, ekotasarım, ambalajlama, onarım hakkı, atık yönetimi ve diğer önemli alanları kapsıyor. Adamlar, daha döngüsel bir ekonomiye doğru ilerlemenin rekabet gücünü artıracağını, yeniliği teşvik edeceğini, ekonomik büyümeyi destekleyebileceğini ve iş alanları yaratacağını çok iyi biliyor. Malzemelerin ve ürünlerin döngüsel kullanım için yeniden tasarlanması, ekonominin farklı sektörlerinde yeniliği de artıracağının farkındalar. Tüketicilere, yaşam kalitesini yükseltecek ve uzun vadede para tasarrufu sağlayacak daha dayanıklı ve yenilikçi ürünler sunmaya da çalışıyorlar. Şimdi bizim beceriksizliğime dönelim ve akıl çalıştıralım biraz... Tahmini 10-15 yıl önceydi, belediye başkanı kimdi hatırlamıyorum. Apartmanımızın girişine plastik esaslı, değişik renklerde 3 kutu koydular, elimize de bir broşür tutuşturdular. Hangi renge kağıtları, hangi renge plastikleri ve metalleri atacağımız yazıyordu. Çok şükür mahallede hepimizin okuma yazması vardı. Okuduk, anladık ama kültürümüz yetmedi. Daha bir hafta geçmeden mavi renkli kutuda içi meyve artıkları dolu poşeti görünce, "Başıma kaynar sular döküldü" durumu yaşandı. Apartmanda epey bi gürültü kopardım ama yetmedi. Çevredeki diğer konutlarda da aynı durum yaşanmış olacak ki, belediye kısa zamanda renkli kutularını geri aldı. Evet, uzun yıllar geçti. Dünya hala büyük bir iklim krizinin tehdidi altında ve o gelişmiş dediğimiz ülkelerle birlikte hepimiz dünyamızı kurtarmak için daha fazla gayret göstermek zorundayız. Devamını dijital dergide okuyabilirsiniz
GİZEMLİ MOZAİKGİZEMLİ MOZAİKAGORA'DA GİZEMLİ "SÜLEYMAN DÜĞÜMÜ" MOTİFLİ MOZAİK Smyrna Agorası Kuzey Cadde'de yürütülen çalışmalarda 3x4 metre boyutlarında, iç içe geçmiş panolarla süslü bir mozaik taban bulundu. Antik kentin kalbinde bulunan bu yapının Geç Roma Dönemi'ne (M.S. 4-6. yüzyıl) ait olduğu tespit edildi. Kazı başkanı Prof. Dr. Ersoy, mozaik tabanın tam merkezinde yer alan ve 'Süleyman düğümü' olarak anılan bu motifin o dönemde "kem gözlere" karşı bir kalkan olarak kullanıldığını açıkladı.
BAŞKAN SENGEL; 'SELÇUK, BİR MEYVE TABAĞI'BAŞKAN SENGEL; Selçuk Belediye Başkanı Filiz Ceritoğlu Sengel: “Selçuk, bir meyve tabağı!” Anadolu’da, kırsaldan büyük kentlere göç olgusu 1960’lı yıllardan bu yana sürüyor. Sonuçta kentlerimiz aldıkları göçlerle insan topluluklarını artık taşıyamaz durumdalar. Buna karşın özellikle tarım ve hayvancılık ürünleri açısından beslenme kaynakları köyler ise neredeyse boşaldılar. Sayın Başkan, siz bu konuya gerçekçi bir yaklaşımla tarımsal üretimin hâlâ ağırlıkla sürdüğü Selçuk’ta, ‘Efes Tarlası Yaşam Köyü’ nü kurdunuz. Bundan amacınız neydi, Yaşam Köyü’nün kuruluşunun tarihsel sürecinden de söz ederek, özetler misiniz? Efes Tarlası Yaşam Köyü’nün kurucu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “Köylülerin gözleriyle görebilecekleri çalışmaları için örnek tutacakları verimli, modern, uygulamalı tarım merkezleri kurmak gereklidir” sözünden ve Köy Enstitüleri'nden ilham alarak hayata geçirdiğimiz, merkezinde tarım olan, tüm yaşamı kapsayan bir projenin adıdır. Amacımız Tohum Merkezi ile yerel tohum dediğimiz sağlıklı tohumun izini sürmek, plantasyon alanlarımızla bu tohumları çoğaltmak, Toprak Okulu ile hem bugünün hem de geleceğin üreticilerin doğru ve gerekli tarım tekniklerini öğrenmesini sağlamak, aile tarımını güçlendirmek ve tüm bunların totalinde üretime hak ettiği değeri vermektir. Efes Tarlası Yaşam Köyü’ndeki çalışmalarınızla hangi hedefleriniz gerçekleşti? Efes Tarlası Yaşam Köyü ile aslında birçok şeyi hedefleyerek yola çıktık. Bir kere her şeyden önce bu toprakların bereketini doğru tarım teknikleri ile artırmak üzere yola çıktık. Doğru tarım teknikleri bu noktada çok önemli. Toprak Analizi dediğimiz belki de üretimin temelini oluşturan bir yöntemi üreticilerimize anlatmayı, onları toprak analizine teşvik etmeyi hedefliyoruz. Doğru tarım teknikleri konusunda epey yol aldık. Ücretsiz Toprak Analizi noktasında ise İzmir Büyükşehir Belediyesi ile birlikte ortak çalışmalar yürütmeye başladık. Selçuk, coğrafi açıdan hangi tarımsal ürünlerin yetişmelerine uygun? Biz, Efes Selçuk’u bir meyve tabağı olarak nitelendiriyoruz. Mandalinadan ayvaya, nardan şeftaliye, üzüme kadar yılın her döneminde farklı lezzetler sunan bir meyve tabağı Efes Selçuk. Meyvelerin yanı sıra üreticilerimiz zeytin yetiştirmeye ve zeytinyağı elde etmeye de devam ediyor. Amaçlarınızdan birisi de sanırım aile tarımını teşvik etmek. Bu konuda bilgi verir misiniz? Efes Tarlası Yaşam Köyü ile hedeflediğimiz daha doğrusu kentin tümüne yerleşmesini istediğimiz çalışmalardan biri aile tarımını yaygınlaştırmak. Bugün tarımla ilgilenen nüfus giderek yaşlanıyor. Bugün ortalama çiftçi yaşı 58’e çıkmış durumda, 25 yıl önce bu sayı 36 idi. Bu tablo gerçekten endişe verici. Bu tabla genç nüfusun giderek topraktan uzaklaşması, üretimden elini çekmesi demek. Biz genç çiftçileri kadın üreticileri daha fazla görmek istiyoruz. Çünkü, genç nüfusu tarıma ancak kadınların bağlayabileceğini, kadınların üretimde yer almasının aynı zamanda bir ailenin de tarımla ilgilenmesinin, geçimini tarım yolu ile sağlamasının en çok kadınlardan ve en çok gençlerden geçtiğini düşünüyoruz. Aile tarımının yaygınlaşması tarım açısından olduğu kadar ekonomik ve sosyal açıdan da önem taşıyor. Bugün Türkiye’de büyük bir genç işsizliği var. Bu genç işsizliğine bir çözüm de gençlerin toprağa ve üretime sahip çıkmasından geçiyor. Selçuk’ta tarımın kalkınmasının üretici dışında tüketiciye olumlu yansıması konusunda ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz? Aslında üretici için yaptığımız her şey sonunda tüketiciye olumlu yansıyor. Üretici doğru tarım teknikleri ile üretim yaptığı zaman bu tüketiciye yansıyor. Tüketicinin doğru, temiz ve sağlıklı gıdayı talep etmesi çok önemli. Biz bu talebi oluşturmak adına Efes Tarlası Bakkalımızı açtık. Bu bakkalda çoğunluğu Efes Selçuklu kadınların katılımı ile oluşan Selçuk Efes Tarımsal Kalkınma Kooperatifimizin ürünleri ve Türkiye’nin dört bir yanından birçok kooperatifin ürünleri bu bakkalda satılıyor. Efes Tarlası Bakkalımızın yanı sıra Efes Tarlası Yaşam Köyü’nde yeni açtığımız Üretici Pazarı ile üretici ile tüketiciyi aracısız bir şekilde buluşturuyoruz. Oluşturduğunuz Efes Tarlası Yaşam Köyü’ndeki toprak okulu ile tohum merkezi hakkında bilgi verir misiniz? Sanıyorum yerel olduğu kadar yerli tohum türlerinin korunup çoğaltılması konusunda titizlenmeniz söz konusu. Özellikle merkezde mevcut tohum türlerini liste olarak verebilir misiniz? Toprak Okulun adı gibi bir okul ve Efes Tarlası Yaşam Köyü kurulduğundan bu yana, Toprak Okulu tarımsal eğitimin merkezi oldu. Ziraat Mühendisleri Odası ile imzaladığımız protokol gereğince budama eğitimleri, tıbbi ve aromatik bitkiler yetiştiriciliği eğitimleri, toprak analizi eğitimleri düzenledik, düzenlemeye de devam ediyoruz. Tohum Merkezinde ise yerel tohumların izini sürüyoruz. Bu tohumları plantasyon alanlarımızda çoğaltıyoruz. Türkiye’nin dört bir yanına gönderiyoruz. 44 farklı türden 2000 çeşit yerel tohum, tohum merkezimizde yer alıyor. Tarım eğitimleriniz hangi dalları ve kişileri kapsıyor? Bu eğitimlere katılmak isteyenler nasıl başvuracaklar? Tarım eğitimlerimiz aslında 7’den 70’e herkesi kapsıyor. Üreticilerimiz Toprak Okulu’nda doğru tarım tekniklerini, doğru budamayı, gübrelemeyi öğrenirken, çocuklarımız ilk kez tarımla tanışıyor, toprağa dokunuyorlar. Bu eğitimler ile ilgili bilgileri hem belediyemizin hem de Efes Tarlası Yaşam Köyü’nün sosyal medya hesaplarından paylaşıyoruz. Efes Selçuk, tarıma elverişli olduğu kadar turizm açısından da önemli. İkisini bir arada ve üst düzeyde götürmek için neler yapıyorsunuz? Efes Selçuk’un iki önemli gelir kaynağı tarım ve turizm. Bu ikisi aslında birbirine paralel ilerliyor. Özellikle pandemi sonrasında tüm dünyada turizm anlayışı değişti. Turizm; deniz, kum ve güneşin ötesinde bir anlayışa büründü artık. Ziyaretçilerin beklentileri değişti. Artık ziyaretçiler gittikleri yerlerde, o yere ait deneyimler bekliyorlar. Bu bağlamda agro turizm giderek önem kazanıyor. Efes Tarlası Yaşam Köyü agro turizm konusunda tüm dünyanın dikkatini çekmiş bir yer. Bunun en güzel örneği çok kısa bir süre önce Fransa’da aldığımız ödül oldu. Efes Tarlası Yaşam Köyü, dünya çapında sürdürülebilir turizmin en prestijli organizasyonlardan biri olan Green Destinations En İyi 100 Hikâye listesinde yer alıyor. İşte bu gerçekten tarımla turizmi buluşturarak Efes Selçuk’u tüm cevherlerimizle dünyaya tanıtmak adına ne kadar çabaladığımızı gösteriyor. Çabalarımızın meyvesini vererek, uluslararası alanda Efes Tarlası Yaşam Köyü’nün ve Efes Selçuk’un marka değerini giderek büyütüyoruz. Efes Selçuk’un kesintisiz 8600 yıllık tarihinin yanında tarım ve turizmi de harmanlayarak yurt içinden ve yurt dışından daha fazla ziyaretçinin ilgisini çekmeye devam ediyor.
EĞİTİM MERKEZİEĞİTİM MERKEZİEczacıbaşı’ndan İzmir’e eğitim merkezi... İzmir’in köklü ticaret ve kültür merkezi Kemeraltı’nda yer alan yapı, Tarihi Kemeraltı Restorasyon Çalışmaları kapsamında yeniden kente kazandırıldı. Bünyesinde Süleyman Ferit Eczacıbaşı’nın Şifa Eczanesi replikasını da bulunduran merkez aracılığıyla, Süleyman Ferit Eczacıbaşı’nın toplum sağlığına hizmet anlayışının ve geçmişteki eczacılık pratiğine dair izlerin de ziyaretçilere aktarılması amaçlanıyor. Süleyman Ferit Eczacıbaşı’nın yerli ilaç çalışmalarına ve kolonya üretimine ev sahipliği yapan yapıda, Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi iş birliğiyle kolonya ve sabun üretim atölyeleri ve kimya deneyleri gerçekleştirilecek. Merkezin hedefi, çocuklara bilimin gündelik hayatla bağını gösteren, merak ve öğrenme motivasyonunu destekleyen bir ortam oluşturmak. Eczacıbaşı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı, İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı (İKSEV) Başkanı Filiz Eczacıbaşı Sarper ve Eczacıbaşı Holding Yönetim Kurulu Üyesi Nejat Emre Eczacıbaşı’nın da aralarında bulunduğu yöneticilerin gerçekleştirdiği ziyarette konuşan Bülent Eczacıbaşı, “Dedemiz Süleyman Ferit Eczacıbaşı’nın meslek yaşamına ev sahipliği yapan bu yapının restore edilerek çocuklara ve gençlere yönelik bilim temelli bir öğrenme merkezine dönüşmesi ailemiz için ayrı bir anlam taşıyor. Süleyman Ferit eczacılık mesleğini toplum yararı odağıyla sürdürdü. Bugün de onun bu yaklaşımıyla uyumlu bir şekilde bu yapının çocuk ve gençleri bilimle buluşturan bir merkeze dönüşmesi çok değerli. Umuyorum ki bu merkez, İzmir’de çocuklar için bilimsel merakı destekleyen bir buluşma noktası olacak” dedi. Kentimiz İzmir Derneği’nin çalışmaları ve Eczacıbaşı Topluluğu’nun desteğiyle merkezin, çocuk ve gençlere ilham veren bir öğrenme ortamı oluşturması ve tarihî yapının kent belleğinde yeniden yerini alması hedefleniyor.
İSKANDİNAVYA NOTLARIİSKANDİNAVYA NOTLARIVikinglerden Latte Dady ve Oodi’ye Uz. Dr. Metin Özer İskandinavya; Danimarka, Norveç, İsveç, Finlandiya ve İzlanda'nın yanı sıra Faroe Adaları, Grönland ve Aland'dan oluşur. Bu ülkeler yüksek refah seviyeleri ve sosyal devlet anlayışlarıyla tanınır. 2025 yılı Ağustos ayı başında eşimle birlikte bazı İskandinavya devletlerinin başkentleri olan Kopenhag, Stokholm, Oslo ve Helsinki’yi gezmiştik. Uzun süren kış yerine, kısa süren, serin yaz mevsimini tercih etmiş, yine de bazı günler aralıklı yağan yağmurlara yakalanmıştık. Yemyeşil geniş ormanları, masmavi denize serpiştirilmiş binlerce adacığı ve halkın yaşamını yakından görme imkanımız olmuştu. Konusu 8. yüzyılda İskandinavya’da geçen “Vikingler” adlı TV dizisi 2013 yılında tüm dünyayı ekran başına toplamıştı. Savaş Tanrısı Odin'in soyundan geldiklerine inanan acımasız Vikinglerin kürekli ve yelkenli küçük teknelerle denize açılarak kanlı vurgunlara katılmaları anlatılıyordu. Barbar olan bu kavmin adı; “Korsan veya yağmacı” anlamına geliyordu. Vikingler 10. yüzyılda Hıristiyan olup, tam yerleşik düzene geçince yaşamları temelden değişmeye başlamıştı. Gezimiz sırasında birkaç yerde Vikingleri andıran yer isimleriyle karşılaşsak da Batı Uygarlığı etkilerinin ağır bastığını gözlemledik. İsveç’in başkenti Stokholm’ü kuranlar deniz tabanına kazıklar çakarak bazı adaları birleştirmişler. Stok ve Holm sözcüklerinden; kütükler yardımıyla adacıkları sağlamlaştırma, birleştirme anlamına gelen “Stokholm” adı türetilmiş. Kent, anakara dışında on dört adaya ve Malaren Gölü'nün denizle birleştiği bir kanala sahip. Kentin adalara ve kanallara yayılmış olması ona; “Kuzeyin Venedik’i” sıfatını kazandırmış. Stokholm gezimize, 15. yüzyılda kurulmuş, dünyanın ilk ulusal parkı özelliğine sahip olan “Djurgarden” (Kraliyet av alanı) adlı bölgeden başladık. Burası çeşitli yeme içme alanları yanında; Gröna Land, Abba Museum, Skansen Museum, Vasa Museum gibi mekanlara ev sahipliği yapan büyük adalardan biri. Yemyeşil ağaçlar ve çimenler arasında kanal boyunca yürürken çevredeki kuşlar ve ördekler kendilerine yiyecek bir şeyler veren insanları takip ediyorlardı. Kıyı boyunca yerleştirilmiş banklarda oturanlar karşı kıyıları, gidip gelen tur teknelerini, yatları, yelkenlileri seyrediyorlardı. Bu güzel ortamı daha iyi hissetmek için kalabalığın az olduğu kısımlara yürüyüp, boş banklardan birine yerleştik. Yan tarafımızdaki genç kadın bir yandan kitabını okurken, diğer yandan ayaklarıyla bebek arabasını hafif hafif ileri geri iterek bebeğinin uyumasını sağlıyordu. Ağustos ayı olmasına karşın sıcaklık 15 derece idi. Uyumakta olan bebeğin üzerinde kısa ve ince giysiler vardı. Fakat hiçbir üşüme belirtisi göstermiyordu. Bir süre sonra bir başka anne de yan tarafa yerleşti. Onlar kalkınca; bu kez iki genç erkek; bebekleriyle, ellerinde karton bardaktaki latte kahvelerini yudumlayarak çıkageldiler. Genç insanların iş saatlerinde bebek gezdirmeye çıkmasını anlamlandırmaya çalışıyordum ki; internet imdadıma yetişti. Çocuk bakımında aktif ve eşit ebeveynlik anlayışına uyum sağlamış genç babalar; “Latte Dady” olarak adlandırılıyormuş. İki ebeveyn toplam 480 gün olan ebeveyn iznini paylaşıp, maaşlarının %80’ini alırken, babanın da en az 90 gün bebeğe bakması gerekirmiş. İsveçli babalar bir günde “Latte Dady” olmamışlar. İsveç; 1974 yılında "doğum izni" yerine "ebeveyn izni" terimini kullanan dünyadaki ilk ülke olmuş. İki ebeveyn arasında eşit olarak bölünebilen 6 aylık bir izin varmış. Ancak ebeveynlerden biri kendi izin günlerini diğerine devredebiliyormuş. Bu da ebeveyn izinlerinin çoğunun anneler tarafından kullanılmasıyla sonuçlanmış. O yıllarda babalık iznini alanlara "Kadife baba" lakabı takılmış. Bebek arabalı genç ebeveynlerin geldiği yöne doğru yürümeye karar verdim. Biraz sonra karşıma geniş bir bahçe içinde, kapısında; "Junibacken" (Çocuk müzesi) yazan bir bina çıktı. Bahçesinin girişine yüzlerce bebek arabası park edilmişti. Genç ebeveynler ve çocuklar bahçedeki oyuncaklarda gönüllerince eğlenmekteydiler. Binaya girdiğimde; her santimetre karesinin ebeveynler, bebekler ve 8 yaşına kadar çocuklarla dolu olduğunu görmek çok ilginçti. 10.00-17.00 saatleri arasında açık olan merkezde; tiyatro gösterileri, sergiler, büyülü hikaye treni, çocuk kitapları ve yeme-içme bölümleri vardı. Kraliyet ailesi tarafından 8 Haziran 1996'da açılan merkez İsveç çocuk edebiyatına ve çocuk kitapları yazarı Astrid Lindgren'e adanmıştı. Broşüründe şunlar yazıyordu; “Junibacken özünde kitaplar olan bir çocuk kültür merkezidir. Yaptığımız her şey okuma arzusunu uyandırmak, sayfalar arasındaki büyüye giden yolu göstermek, yaratıcılığı ve hayal gücünü teşvik etmek içindir. Bunu, İskandinav bölgesinin en iyi çocuk kitapları yazarlarının eserlerine dayanan sergiler ve tiyatro gösterileriyle yapıyoruz. Kesinlikle ülkenin en büyük çocuk tiyatrosu yapımcılarından biriyiz. Yılda 1.500'den fazla gösteri düzenliyoruz. Çocuk kitapçımız İsveç'in en büyüğü. Elde ettiğimiz gelirle faaliyetlerimizi yapıyoruz.Hissedarlara kazanç olarak hiçbir şey ödemiyoruz.” Finlandiya’nın başkenti Helsinki’ye ulaştığımızda; tüm İskandinavya kentlerindeki parklarda ve bahçelerde ebeveynlerin bebekleriyle ilgilenmelerine ve öğretmenlerin gruplar halindeki okul çocuklarıyla müzeleri, kütüphaneleri ziyaret etmelerine burada da şahit olduk. Finliler ülkelerini “Suomi” olarak adlandırıyorlar. Suomi; Fince'de “bataklık” anlamına gelen “Suomaa” kelimesinden geliyormuş. Helsinki (Helsingfors), 1550 yılında İsveç Kralı I. Gustav tarafından bir ticaret kenti olarak kurulmuş. “Helsingfors”; İsveççede tehlikeli su akıntısının bulunduğu bölge anlamında. 19. yüzyılda Rusya Finlandiya'yı fethettiğinde, eski başkent Turku'nun İsveç'e çok yakın olduğu düşünüldüğü için Helsinki başkent ilan edilmiş. 19. yüzyılın sonlarına doğru, kent sanayi devrimiyle birlikte büyümeye başlamış. Bu yeni sakinlerin çoğu Türkçe gibi Ural Altay dil gurubundan olan Fince konuşuyormuş. Böylece kentin adı Finceye uygun olarak “Helsinki” diye anılmaya başlanmış. Bir kütüphaneden bir hayli fazlası Helsinki'nin kalbinde, Kansalaistori Meydanı'nda Şehir Kütüphanesi'nin 38 şubesinden biri olan Merkez Kütüphanesi Oodi bulunmakta. Özellikle gençlerin rağbet ettiği, kentin simge yapılarından biri olan kütüphane, 5 Aralık 2018’de faaliyete başlamış. “Oodi” adını kısa olduğu ve kolay söylendiği için seçmişler. Kelime kökenini Antik Yunan'a dayanan yüce ve ilham verici duygular uyandıran lirik şiir tanımından almış. Kütüphane, Helsinki'nin modern yüzünü temsil eden, kültürel bir buluşma noktası olarak şehre ve dünyaya yeni bir bakış açısı sunan, üç katlı bir yapı. Sadece bir kitaplık olmanın ötesine geçerek, toplumsal etkileşimi, yaratıcılığı ve dijitalleşmeyi bir araya getiren çağdaş bir kültür merkezi. Modern mimarisi, teknolojik altyapısı ve sunduğu hizmetlerle ilgi çekici bir mekan. Binada kafe ve restoran bölümleri de unutulmamış. Oodi, kitap ödünç vermenin yanı sıra okurlara geniş bir deneyim alanı sunuyor. 100 bin kitap, dergi, gazete, nota, film ve oyundan oluşan bir koleksiyona sahip. Koleksiyonunda 20 farklı dilde kitap ve çocuklara, gençlere ve yetişkinlere yönelik materyaller yer almakta. Kitap rafları arasında bebek arabasıyla dolaşan genç ebeveynleri de görmek şaşırtıcı değil. İçerisinde; sıradan kütüphanelerde bulunmayan 3D yazıcılar, PC oyun odaları, fotoğraf baskı makineleri, belgesellerin izlenebildiği sanal gerçeklik gözlükleri, makerspace atölye alanı, görsel-işitsel kayıt stüdyoları, toplantı odaları, dinlenme odaları, müzik odaları, çocuk oyun odaları ve halka açık bir teras bulunuyor. Bu kütüphanede kitapların taşınma işleminin binanın bodrumu ile üçüncü katı arasında hareketli küçük robotlarla yapıldığından da bahsetmek gerekir. Okurlar iade kitaplarını girişteki bir konveyör bandına yerleştiriyorlar. Oradan bodrum katına indirilen kitaplar kutulara ayrılıyor. Kutular, robot tarafından alınarak üçüncü kattaki uygun bölüme taşınıyor. Robotlara çocuklardan gelen öneriler doğrultusunda Tatu, Patu ve Veera gibi adlar verilmiş. Kütüphanenin günde 10 bin, yılda ise yaklaşık 2 milyon ziyaretçisi var. Finlandiya'nın 5,5 milyonluk nüfusuyla karşılaştırıldığında bu önemli bir oran. Kütüphanenin yöneticileri tanıtım broşürlerinde herkesi Oodi’ye davet ediyorlar: “Oodi, yaşam boyu öğrenmeyi, aktif vatandaşlığı, demokrasiyi ve ifade özgürlüğünü teşvik etmekte. Arkadaşlarınızla tanışın, bilgi edinin, bir kitaba veya işe dalın. Oodi stüdyolarında veya Urban Workshop'ta yeni bir şeyler yaratın. Oodi'nin hizmet ve olanakları, sabahın erken saatlerinden akşamın geç saatlerine kadar haftanın yedi günü hizmetinizde. Oodi, hem sessiz hem de gürültülü aktiviteler için geniş bir alana sahiptir. Konferans, yemek pişirme dersi veya konser gibi büyük bir etkinlik düzenlemenize yardımcı olabiliriz. Aynı zamanda, okuma, çalışma ve toplantı gibi daha sessiz aktiviteler için de tesislerimiz mevcuttur.” Dileyen herkes tüm bu imkanlardan ücretsiz olarak faydalanabilmektedir. Vikinglerin günümüzdeki torunları Birleşmiş Milletlerin İnsani Gelişme Endeksi'ne göre üst sıralarda yer almaktadır. İskandinav ülkelerinin bugününe bakarak tarihleri boyunca refah toplumu olarak yaşadıklarını düşünmek yanıltıcı olacaktır. Bu gelişmeyi yakalamanın büyük bir çaba gerektirdiğini söylemek gerekir. İskandinavya tarihinde de büyük kıtlık ve savaş dönemleri vardır. Son büyük kıtlık 1867-1869 yılları arasında yaşanmış. O yıllarda Haziran'da hala kar varmış. İlkbaharın sonunu çok kısa bir yaz ve erken bir sonbahar izlemiş. Bu durum sadece kötü hasatlara neden olmakla kalmayıp, sığırları beslemeyi de zorlaştırmış. Açlık, halkı ABD’ye göçe yöneltmiş. Tüm bunlara karşın 1870-1913 yılları arasında kereste, hidroelektrik ve demir cevheri ile desteklenen gelişmiş bir ekonomi oluşturmaya başarmışlar. Alfred Nobel’in (1833-1896) dinamiti keşfi sanayinin gelişmesine katkıda bulunurken, insanları topluca katletmenin de bir aracı olmuştur. Nobel Bilim ve Barış Ödülleri’nin oluşturulmasının asıl sebebinin bunu maskelemek olduğunu düşünenler çoktur. İskandinav ülkeleri çocukların ve gençlerin eğitiminin önemini 19. yüzyıldan itibaren kavramışlardır. Yazar Grigory Petrov Finlandiya seyahatlerindeki notlarını “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” adlı eserinde toplamıştır. Bu kitapta; 1800'lerin son döneminde halkın durumunu, küçük ve geri kalmış bir sömürü ülkesi olan Finlandiya’nın bataklıktan zambaklar ülkesine dönüşümünü, cehaletten kurtulmak için başta Johan Vilhelm Snellman olmak üzere ülkedeki bir avuç Fin aydının verdiği olağanüstü mücadeleyi, eğitim ve kültür hamleleriyle kalkınmayı anlatır. 1923’de basılan kitap, 1928 yılında Atatürk’ün emriyle Bulgarcadan Türkçeye çevrilmiştir. Atatürk, kitabın ülkedeki tüm okulların programına dahil edilmesini istemiştir. Kitap, o tarihten itibaren defalarca basılmış, harp okullarından köy okullarına kadar Türkiye’nin öğretmenlerine, aydınlarına kılavuz olmuştur. Bugün İskandinav ülkelerinin modern eğitim anlayışını, çağdaş kütüphanelerini özenerek izlemekteyiz. Aslında ülkemizin bilgi birikimi ve yetişmiş insan gücü geleceğimiz olan çocuklarımız ve gençlerimizin İskandinav ülkelerindeki akranları gibi çağdaş eğitim ve öğretim almalarını sağlayabilecek düzeydedir. Sadece istemek yeterlidir.
MARDARINN Ayın MekanıMARDARINNMandarinn Son yıllarda doğal güzelliklerinin yanı sıra zengin gastronomi seçenekleri ile öne çıkan İzmir’in Karaburun ilçesi, bu alanda önemli bir başarıya imza attı. Yerel lezzetleri çağdaş yorumlarla buluşturmak amacıyla 2022 yılından bugüne hizmet veren Mandarinn Karaburun, uluslararası gastronomi rehberlerinden Gault & Millau 2026 tarafından “Gourmet Table – Chef Restaurant” kategorisine alındı. Bu seçkiyle birlikte Karaburun’dan ilk kez bir restoran, uluslararası bir gastronomi rehberinde yer almaya hak kazandı. Karaburun'un kimliğini taşıyan mutfak Hilmi Akyol ve Özer Koçak tarafından, ilçenin doğallığını ve sürdürülebilirlik anlayışını merkezine alarak 2022 yılında kurulan kurulan Mandarinn Karaburun, mutfağını Şef Gökhan Altay liderliğinde şekillendiriyor. Restoranın mutfak anlayışı; deniz ve kara ekosistemlerinin sunduğu çeşitliliği menüye yansıtan bütüncül bir bakış üze...

[Devamını Oku...]
PRIMO Ayın MekanıPRIMOKonak Pier’deki yeni İtalyan Primo İzmir’in en önemli gastronomi merkezlerinden Konak Pier, yepyeni ve renkli bir restoranı daha kucakladı. Denize uzanan tarihi dokuda kapılarını açan “Primo”, İtalyan mutfağının sıcak ruhunu İzmir’e taşıdı. Birbirinden lezzetli pizzaları, makarnaları, rizottoları, etleri, salataları ve muhteşem manzarasıyla müşterilerini ağırlayan “Primo”, şarapları, limoncellosu, kokteylleri ve diğer içkileriyle de konuklarına keyifli saatler sunuyor. İtalya Como’da 16 yıl çalışan şef Ertunç Özdemir’in mutfağı, “Primo” ziyaretçilerini adeta İtalya’ya götürüyor ve Napoli, Roma, Milano ruhunu İzmir’de yaşatıyor. Gazeteci Osman Gençer ile kardeşi Hakan Gençer ve oğlu Arman Gençer’in birlikte açtıkları “Primo”, her gün saat 12.00 ile 22.00 arası hizmet veriyor. “Primo”, kalitesinin yanında fiyat dengesiyle de dikkat çekiyor. Açıldığı ilk günden itibaren b...

[Devamını Oku...]
BOZDAĞ KAYAK MERKEZİBOZDAĞ KAYAK MERKEZİMERAKLILARI İÇİN; İZMİR BOZDAĞ KAYAK MERKEZİNİN, NASIL İŞLETİLMESİ GEREKTİĞİ KONUSUNDA BAZI TEKNİK AÇIKLAMALAR Öner Gövsa - onergovsa@gmail.com İzmir’e; Ankara Salihli yolu üzerinden yaklaşık 122 km, Ödemiş üzerinden ise yaklaşık 140 km uzaklıktaki Bozdağ Kayak Merkezi; İzmir Merkez, Çeşme, Urla Yarımadası, Aydın, Kuşadası, Söke, Manisa, Akhisar, Foça, Aliağa, Çandarlı ve Bergama olmak üzere üstelik yarısı genç olan yaklaşık 5 milyonluk bir nüfusa hizmet edebilir. Son derece iyi bir proje grubuyla tüm kayak pistleri yapılandırılmış, ilgili Bakanlık ve resmi kurumlarca da onaylanmış bulunan Bozdağ’da ve toplam 22 km’lik kayak pisti bulunuyor. Sözün kısası; İzmir Bozdağ Kayak Merkezine gelip ve eksikleri asgari ölçüde tamamlayıp iyi işleten biri ya da bir kurum; bu konuda ve onaylı projesinde bulunan tüm kayak pistlerinin de yer aldığı ve dağın zirvesinden, en alt arena finaline kadar olan ve yaklaşık 1800 dönümlük (4 adet İzmir Fuar alanından büyük) dağın kuzey yamacının tamamında ve bölgede rakipsiz olacaktır. Başlangıçta 5 pist Kaldı ki biz, Bozdağ projesindeki kayak pistlerini hemen imal edip devreye sokmayı da asla düşünmedik. Zirveden alt arenaya gelecek en uzun tek kayak pisti ile FIS kriterlerinde Giant Slalom kayak pistini ve arenadaki 3 küçük kayak pistini ilk etapta kesin bir şart gördük ve sadece bunları istedik. "Geriye kalanları zamana ve gelişmeye göre devreye alalım" dedik. Yani ilk etapta Bozdağ Kayak Merkezi’nde, arenadaki 3 kısa kayak pistiyle (bu arenadaki kısa kayak pistlerinin ve sadece en kısa olanı bile, Uludağ Beceren kayak pisti boyu kadardır zaten) birlikte, onaylı projesinde de olan ve 620 metrelik kot farkını kullanan, 2157 metrelik zirveyle, 1528 metredeki arena finali arasındaki 3 km’lik pist ve orta üstte yer alan ve yine arenaya inen, FIS kriterlerinde bir "Giant Slalom" yarışma pistiyle toplam 5 kayak pisti yer alacaktı. Gerisi daha sonra gelişmeye göre imal edilip devreye girebilirdi. Bugün Bursa Uludağ, Bolu Kartalkaya ve Kars Sarıkamış kayak merkezleri, sadece 470 metrelik bir toplam kot farkını kullanmaktalar. İzmir Bozdağ Kayak Merkezi, 620 metrelik bir toplam kot farkını kullanan bir kayak pistine sahip olacaktı. Bir diğer konu ise; örneğin Bursa Uludağ ve İzmir Bozdağ olarak ülkemizdeki sadece bu iki kayak merkezi kar ölçüm istasyonları arasındaki yükseklik ve kot farkı konusunda da biraz açıklamada bulunalım. Bilindiği gibi Bozdağ kayak merkezinde yer alan Devlet Meteoroloji İşleri rasat ve ölçüm istasyonu (DMİ), tüm ölçümlemeleri 1488 metre yükseklikten yapıyor. Uludağ Kayak merkezi DMİ rasat istasyonu tüm ölçümlemeleri 1878 metre yükseklikten yapıyor. Bu ikisi arasında yaklaşık 400 metrelik bir kot farkı var. Tam bir karşılaştırma yapabilmek için, Bozdağ'ın da 1900 metresinden yapılacak kar ölçümlemelerinin karşılaştırılması gerekiyor. Zor olanı başaran Avusturya ekolü plan Aslında Bozdağ, plancıları bir hayli zorladı ve kayak merkezini planlamak pek kolay olmadı. Ancak, denk geldi ve Azerbaycan Şahdağ kayak merkezi projesini Avusturyalı uzmanlarla birlikte planlayan Kanada Amerikan Demiryolları proje grubu, en yeni planlama tekniklerini kullanarak, proje mutfağında bizleri de yanına alarak, ortaya süper bir kayak pistleri projesi koydu. İzmir Bozdağ kayak merkezinde, 1528 m yükseklikteki alçak bir arena finaline inmek gerektiği konusu, dağın kuzey yamacının topografik yapısından kaynaklanmıştır. Aşağılara inildikçe kar sorunu yaşanabilir ama bu durumun çok ciddi bir avantajı da var. En kötü hava koşullarında bile konforlu kayak yapabilmeye imkan sağlar. Avusturya Tirol bölgesinin kuzey yamaçlarının normal seyreden bir kış mevsimindeki doğal kar sınırları, eskiden 900 veya 1000 m'lik bir yüksekliklerde başlardı. Şimdilerde ise bu yükseklikler en az 300-400 metre kadar yükseklere kaydı. Bu bölgede arena finali 700 metreye inen dünyaca ünlü kayak merkezleri var. Skiwelt Brixental 700 metre ve Kitzbuhel 800 metre gibi... Bozdağ'da böylesi bir Avusturya ekolü planlama, asla yanlış olmadığı gibi, tam tersine çok doğru olmuştur. Alçak arenada kar sorunu kolayca aşılır Bozdağ kayak merkezi işletmecisinin, yaklaşık 1700 - 1528 metre yükseklikler arasındaki alt arenada zaman zaman yapay kar takviyesine de ihtiyacı olabilir. 10 hektarlık bir alanda bu takviyenin teknik alt yapısı hem Snowmaker ve hem de Snowfactory sistemleri ile sağlam bir şekilde kurulabilir. Uludağ Beceren kayak alanı bölgesinin boyutunda olan, Bozdağ alçak arenasındaki 3 küçük kayak pisti yapay kar takviyesi ile Aralık ayındaki Noel tatilinde kesin olarak açılabilir. Hem yurt dışından hem de yurt içinden kayakseverler Bozdağ'a gelip kayak yapabilir. Sonrasında da, yağan ve yeterli miktardaki doğal karla birlikte, en üst zirveden alt arena finaline kadar gelen tüm pistlerde de kayak hizmeti verilebilir. Alt alçak arena alanlarının yapay kar takviyesiyle kayak sezonu, 25 Nisan tarihine kadar da götürülebilir. Bozdağ Kayak Merkezi'nde kayak sezonu, toplam 4 ay boyunca sürdürülebilir. İklim sorunu 80'lerde başladı Eskiden kar yağışları çok daha fazlaydı. Uludağ rasat istasyonun 1970 sonrası 10 yıllık 6'şar aylık kar ölçüm listeleri benim elimde var. Uludağ kayak merkezi alanları genel ortalama olarak; Kasım 12 gün, Aralık 27 gün, Ocak 31 gün, Şubat 28 gün, Mart 31 gün ve Nisan 30 gün karla örtülüymüş.Mart ve Nisan aylarında 340 cm kar kalınlık rekorları bile var. Aralık ortalaması 70 cm Ocak ve Şubat ortalaması 150 - 250 cm arasında kar kalınlıkları ölçümlenmiş. Çocuklar ilkokulda ve kolejdeyken her 23 nisanda hep Uludağ'a gider birlikte kayak yapardık. En düşük 74 cm kar kalınlığına rastlamıştım. Oysa şimdilerde karla örtülü gün sayıları gibi bu kalınlıklar da hayal oldu. Bu kar eksikliği artık sadece Uludağ'a ait bir sorun da değil. Alplerdeki tüm kayak merkezlerinde yaşanan bu sorun 1980 yılında yavaşça başladı, 1990 yılı başlarından itibaren de hızlandı. Bugünlere geldiğimizde, atmosferin üst tabakalarının sıcaklıkları eskiye oranla bir hayli yüksek ve bu ters durum da kar yağışlarını çok azalttı. Yapay kar sistemleri devreye girdi Bu iklim değişikliği dağ buzulları gibi, güney ve kuzey kutuplardaki buzulları bile eritiyor. Bu ters gidişata kendini uyarlayan Alplerdeki kayak merkezleri, ilk etapta sırf Snowmaker yapay karlama sistemleriyle işi götürdüler ama sonraları geceleri bile eksi dereceleri pek bulamadılar ve Snowmaker'lar buli bu ısılarda kar yapamadı. Bu defa en son teknoloji "Snowfactory" sistemleri imal edildi ve bunlar artı 22 derecelerde bile, kayak pistlerini işe yarayan bir kayak altı malzemesi ile örtmeye başladı. Doğal kara oranla çok daha zor ve geç erimekte üstelik, yani çok daha da dayanıklı. Açıkçası bugün artık tüm Alp kayak merkezlerinin yaklaşık yüzde 90'nının yapay karlama teknik alt yapıları var ve çok da yoğun olarak kullanıyorlar. Bozdağ'da ne yapılmalı Bozdağ Kayak Merkezi'nde de yapay karlama sitemlerinin kullanılması tabii ki çok uygun olacaktır. Ancak, gerçek bir kayak merkezi haline gelebilmesi için öncelikle Alpin kriter ve boyutlarına sahip olması ve bunun için de harika planlanmış, projesi resmi onay almış bulunan pistlerin hazırlanması gerekiyor. İlk pist, Bozdağ zirvesinden ve en alt arena finaline kadar gelecek, 620 metrelik bir düşey kot farkı ve 3 km'lik bir boya sahip kayak pistinin mutlaka açılmış ve iyi işletiliyor olması lazım. Buna ilave olarak benim de önerdiğim ve zaten projesinde de yer alan FİS kriterlerinde bir "Giant Slalom" pistinin de, mutlaka devrede olması kesin bir şarttır. Yani ilk etapta ve sadece bu 2 kayak pistinin de mutlaka açılmış olması ve iyi işletilmesi şarttır. Eksik kalanlar gidişata göre zamanla tamamlanır ve yeterince de gelişebilir. Sözün kısası şu ki; İzmir Bozdağ Kayak merkezi; eksiklerini asgari ölçüde tamamlayıp, iyi işleten biri ya da bir kurumu bekliyor. Onaylı projesine göre açılmış ve sonradan açılacak tüm kayak pistlerini ve dağın zirvesiyle alt arena finaline kadar büyük bir alanı ve harika doğası ile bölgede, ülkede hatta komşu ülkelerde bile rakipsiz olabilir. Yeni nesil yapay kar yapıcılar Kayak merkezlerinin; teknik alt yapıları konusundaki açıklamayı, önemle tekrar belirtmeliyim ki; son teknoloji ürünü olan Snowfactory sistemleri Alp'lerde de artık mecburen çok kullanılıyor. Hem de bizim Bozdağ'daki gibi ve sadece 100 dönümlük bir alanda filan da değil, Alplerde binlerce dönümlük alanlarda ve hep yapay karlama yapılıyor. Snowfactory sistemlerinde her makine +22 derecede bile balık pulu türünde günde 100 m3 kar üretiyor ve bu kar kolay kolay erimiyor. Bu Snowfactory makinelerini, Aydın sanayi bölgesinde üreten bir firma da bulmuş, bu Bozdağ Kayak Merkezi’nin resmi müsteciri ve işletmecisi firmaya bildimiştim. Üretici usta da bu konuda çok istekliydi. "Ben zaten Ödemiş kökenliyim, çok da sevinirim" demişti. Avrupa'da günde 100 m3 kar üreten tek bir Snowfactory makinesi, 880.000 Euro, oysa bize 4 adet bu makineden lazım bence ve bizim Aydınlı üretici de, bu makineleri ve belki de Avrupa’dakinin 1/6 sı fiyatına üretebilecekti. Pist işlerinin yanı sıra otel konusu da bir şekilde en az 300 yatak olarak halledilmeli.Diğer yardımcı mekanlar pist kafe, kayak kiralama ve ilk yardım gibi hizmetlerin de iyileştirilmesi gerekiyor. Bence bu iş için ilk önce teknik yardım alınabilecek deneyimli uzman bir ekipten danışmanlık almak son derece akılcı olacaktır. Biz yabancı bir teknik uzmanın bulunması konusunda yardımcı olmaya da hazırız. Aslında işletmeye yetkili firma, Bozdağ Kayak merkezini onaylı projesinde bulunan tüm kayak pistlerinin de yer aldığı alanı kiraladığında, kayak merkezi bomboş ve sıfır değerde de değildi. En azından ciddi şekilde yenilenmesi gereken bir otel binası, bir kafesi, bir Snowtrack’ı, biri oturaklı telesiyej olmak üzere, toplamda 3 mekanik tesisi ve 2 adet de Areco marka Snowmaker’ı vardı. Merkeze elektrik ve trafosu da gelmiş, yolu yapılmış ve dahası çığ barikatları da dağa monte edilip bitirilmiş durumdaydı. Kısaca Bozdağ'ın bir adet de ve sanırım Mercedes yada Setra marka Groomer yani Snowtrack aracı da vardı ama bu sayı az ve ilk etapta 3 adet gerekir bence. Ancak yüksekteki göleti ve tüm tesisatıyla da birlikte yapay karlama teknik alt yapıya ilave 2 adet groomer Snowtrack’a, otelin ve kafenin yenilenmesine, ilk etapta açılması gereken pistlere ve belki de bir ilave mekanik tesise daha para yatması gerekecek. Aksi halde ve şimdiki haliyle de bu İzmir Bozdağ Kayak Merkezi; yine eksik bırakılmış bir fabrika üretim bandına benzemeye devam ederek, bir kayak merkezinden ziyade, eskisi gibi sadece bir mesire yeri halinde de kalamaya devam edecek. Dilerim merkezin öncelikli ve önemli bazı asgari eksiklikleri bir an önce tamamlanır ve orta altı ölçekte ama Alpin kriter ve boyutlarına da yakın, gerçek bir kayak merkezine haline gelir, diye umuyorum. Bu tür işler ülkemizde çok yavaş yürüyor, bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olduğunu zanneden pek çok insan, bilen bilmeyen de konuşuyor ve yetkililerin kafasını karıştırıyorlar. Sonuçta pek çok muhalif engeller bile çıkıyor ve esas çözümü anlatmak için adeta deveye hep hendek atlatmak bile gerekiyor. Neticede Bozdağ Kayak Merkezi olarak adlandırılan yerin, en baştaki heyecanını ve umutlarını da söndürdüler. Asla gerçek bir kayak merkezi haline getirilmeyen Bozdağ, ancak kar yağdığında ufacık arenasında kayak yapılabilen bir kayak anaokulu olabildi. Bu mini minnacık Bozdağ kayağı öğrenmeye çalışanlarla ve bu haliyle de, aslında diğer kayak merkezlerine müşteri yetiştiren bir kuruma döndü. Her neyse ve umarım İzmir Bozdağ Kayak Merkezi'nin de ve en azından amacına uygun yeterlilikte hizmet verebildiğini de de görürüm inşallah... Bu gidişle de çok zor görünüyor ama, yine de mecburen inşallah diyelim. Malum artık yaş 77'ye dayandı. Saygı ve sevgilerimle... Öner Gövsa onergovsa@gmail.com
İZMİR FOTOĞRAFHANESİİZMİR FOTOĞRAFHANESİ“İzmir Fotoğrafhanesi-Görsel Hafızanın İnşası (1840-1922)” Bir Kentin Işıkla Yazılan Tarihi Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi’nin (APİKAM) yeni sergisi; “İzmir Fotoğrafhanesi-Görsel Hafızanın İnşası (1840-1922)”, İzmir’in fotoğrafçılık tarihine odaklanıyor. Kentin görsel mirasını ilk kez bütüncül bir çerçevede ele alan sergi, hem kentin hem de İzmirli fotoğrafçıların fotoğraf tarihindeki özgün konumunu gözler önüne seriyor. Serginin küratörlüğünü İzmir kent tarihi üzerine yürüttüğü araştırma ve koleksiyonlarıyla tanınan AybalaYentürk üstleniyor. Projenin Genel Koordinatörü ise İzmir tarihi üzerine çalışmalar yürüten ve bu alanda yayımlanmış kitapları bulunan Dr. Serhan Kemal Saygı. Koleksiyonlardan gün ışığına çıkanlar “İzmir Fotoğrafhanesi” sergisi, kentin görsel mirasını ilk kez bütüncül bir çerçevede ele alarak, hem kentin hem de İzmirli fotoğrafçıların fotoğraf tarihindeki özgün konumunu görünür kılmayı amaçlıyor. Mert Rüstem, Nejat Yentürk, Ercüment Tahtakıran, Yavuz Çorapçıoğlu, Nazmi Şurgun ve Ömer Koç’un koleksiyonlarının yanı sıra Fabio Tito, Mark Giraud, Patrice Guiffray, Çevik Çullu ve Gökçen Adar’ın aile arşivlerinden ilk kez görülecek albüm ve fotoğraflar sergiye değer katıyor. APİKAM’ın kendi koleksiyonlarında yer alan ve bugüne kadar gün ışığına çıkmamış fotoğraflar da sergi kapsamında ilk kez izleyiciyle buluşuyor. İzmir fotoğrafçılık tarihine geçiyor Zamanı ve mekânı durduran bu olağanüstü buluş, dünyaya ilan edildikten yalnızca üç ay sonra, Doğu’ya doğru yola çıkan Avrupalı gezginlerin eliyle İzmir’e ulaştı. Kent, kısa sürede bu öncü fotoğrafçıların rotasındaki duraklardan biri oldu. 1840 yılının Şubat ayında İzmir’e gelen gezginlerin, geminin güvertelerinde gerçekleştirdikleri başarılı dagerotip çekimleri, şehrin adını dünya fotoğraf tarihine kaydeden ilk kayıtlar arasında yer aldı. Böylece İzmir, fotoğrafın henüz emekleme döneminde bile uluslararası ilginin merkezlerinden biri olarak tarihe geçti. Gündelik yaşamın aynası “İzmir Fotoğrafhanesi” sergisi, yalnızca kentin manzaralarını değil, gündelik yaşamın ritmini ve İzmirlilerin görünürlüğünü de merkeze alıyor. Tanzimat’la birlikte modernleşen toplumun panoraması, fotoğrafhanelerin merceklerinden izlenebiliyor. Serginin önemli başlıklarından biri, Sultan II. Abdülhamit Dönemi’nde hazırlanan Yıldız Albümleri. Albümlerdeki İzmir fotoğrafları büyük ölçüde İzmirli fotoğrafçıların üretimlerinden oluşuyor; bu da kente, İmparatorluğun görsel belleğinde ayrıcalıklı bir konum kazandırıyor. Seyyahların gözde kenti Asya’nın Yedi Kilisesi’nden birine ev sahipliği yapan; Efes, Sardis ve Milet gibi antik merkezlere yakınlığıyla arkeologlardan mimarlık tarihçilerine, ressamlardan edebiyatçılara uzanan geniş bir keşif geleneğini besleyen İzmir, fotoğrafın ilk döneminde de merceğin doğal bir odağıydı. Sergi anlatısı, Osmanlı’nın ve Akdeniz’in en önemli liman kentlerinden biri olan İzmir’in yüzyıllar boyunca Batılı seyyahların gözde duraklarından biri olduğunun altını çiziyor ve bu çerçevede kenti odağına alan erken dönem “turistik” manzara çekimlerine geniş yer veriyor. Kayıp Fotoğrafhanelerin İzinde İzmir’in fotoğrafçılık tarihindeki yerini araştırırken, Cumhuriyet öncesi İzmir fotoğrafçılığı üzerine kapsamlı bir çalışma yürütmek oldukça güçtür. Bunun en önemli nedenleri, yazılı kaynakların çok sınırlı olması ve elbette 1922 Büyük İzmir Yangını’nın fotoğrafhaneleri yok etmiş olmasıdır. Nüfus kaybı ve stüdyoların ortadan kalkması, fotoğrafik hafızayı parçalara ayırır. “İzmir Fotoğrafhanesi” sergisi, farklı arşiv ve koleksiyonlarda korunan yüzlerce fotoğrafı bir araya getirerek bu parçalı hafızayı yeniden kuruyor. Serginin kurgusunda, İzmir fotoğrafhaneleri geniş bir çerçevede ele alınırken, kısa süreliğine faaliyet göstermiş olan fotoğrafçılar da bu bütünün bir parçası olarak değerlendiriliyor. Kentin çok kültürlü fotoğrafçılık geleneği 1850’lerden itibaren teknik gelişmeler, portre fotoğrafçılığını toplumsal bir alışkanlığa dönüştürdü. Osmanlı saray çevresinden Levanten ailelere, konsolosluk mensuplarından Rum ve Ermeni topluluklarına kadar geniş bir kesim portre çektirme kültürünü benimsedi. Müslüman toplumun suret üretimine temkinli yaklaşımı nedeniyle 19. yüzyıl boyunca fotoğrafçılık mesleği ağırlıkla gayrimüslimlerin elindeydi. Frenk, Rum ve Ermeni mahallelerinde yoğunlaşan stüdyolar, Avrupalı fotoğrafçıların yanı sıra İzmirli Levanten, Rum, Ermeni ve Yahudi fotoğrafçılar tarafından işletildi. Böylece kent, çok kültürlü bir görsel üretim ortamında kendi kimliğini belgelemiş oldu. Sergiden Kitaba Serginin hazırlık sürecinde yürütülen kapsamlı araştırmalar bir kitapta toplanarak okurla buluşturulacak. Alanında önemli bir boşluğu dolduracağına inanılan bu çalışma, İzmir’in seksen yılı aşkın fotoğrafçılık mirası üzerine yapılan araştırmaları kalıcı ve güvenilir bir başvuru kaynağına dönüştürmeyi amaçlıyor.
BELGESEL SERTELLERİN YAŞAMIBELGESEL SERTELLERİN YAŞAMIAntalya Altın Portakal Film Festivali’nin belgesel dalında ödül alan İzmirli yönetmen Tayfun Belet: “Belgesel sinema da en az kurmaca sinema kadar entelektüel birikim ve çaba istiyor” 2025 yılında, 24 Ekim-2 Kasım 2025 tarihleri arasında yapılan 62. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde, gazeteci yazarlar Sabiha Sertel ve Zekeriya Sertel’in mücadele dolu yaşamlarını anlatan ‘Roman Gibi’ belgesel çalışmasıyla ‘En İyi Belgesel’ dalında ödül alan Tayfun Belet ile belgesel sinema üzerine konuşma fırsatı yakaladık. Öğrenimini, İzmir’de lisans ve yüksek lisans olarak sinema televizyon üzerine yapan ve öğrenciliğinden başlayarak belgesel filmler çeken Belet; “Belgesel sinema da en az kurmaca sinema kadar entelektüel birikim ve çaba istiyor. Sabiha Sertel’in yeğeni Nur Deriş Hanımefendi ile tanıştıktan sonra hikâyeyi ondan dinledim ve onun gözlerindeki hüzün beni derinden etkiledi. O an anladım ki, bu hikâye sadece geçmişten bir kesit değil; unutulmuş bir vicdanın sessiz çığlığıydı. Onların hikâyesini öğrendikçe, bu hüzün bende de yerini buldu. Nur Hanım da gençliğinde bilmiyormuş; çünkü aile, çocuklar da benzer bir sonu yaşamasın diye Sabiha Sertel’i onlardan saklamış. Bir gün, Sabiha Sertel’in otobiyografisi Roman Gibi’yi okuyor ve Sabiha Hanım onun kahramanı oluyor ama dedesinin kız kardeşi olduğunu hala bilmiyor o yıllarda. Ne kadar acı öyle değil mi?“
HAVRALAR MEYDANIHAVRALAR MEYDANIHavralar Meydanı katılımcı anlayışla tasarlanıyor Kent genelinde birçok noktada katılımcı bir anlayışla çalışmalar yürüten Güzel İzmir Hareketi, kamusal alan tasarımlarıyla yeni alanların konforlu bir şekilde hayata geçirilmesini sağlıyor. Bu kapsamda Kemeraltı Havralar Meydanı Düzenlemesi projesi için atölye çalışması gerçekleştirildi. İzmir Ticaret Odası 70. Mimarlık Komitesi bünyesinde yer alan Kent ve Vizyon Çalışma Grubu ve Tarihi Çevre Çalışma Grubu üyelerinin katılımıyla Akın Pasajı’nda bir araya gelindi. Havralar Meydanı Düzenleme Projesi, bölge sakinlerinin ihtiyaçları doğrultusunda ele alındı. Meslek profesyonellerinden oluşan ekip yerinde incelemelerde bulundu. Alana dair fikir geliştirme atölyesi düzenlendi. Komite üyeleri saha gezisinden atölye oturumlarına kadar tüm süreç boyunca katkı sundu. İzmir Büyükşehir Belediyesi Güzel İzmir Koordinatörü Esra Yılmaz Keskin, İzmir Ticaret Odası Yönetim Kurulu Üyesi Jülide Tutan, İzmir Yahudi Mirası Proje Yöneticisi Nesim Bencoya ve İzmir Büyükşehir Belediyesi Tarihsel Çevre ve Kültür Varlıkları Şube Müdürü Gökhan Kutlu proje kapsamında bilgilendirmelerde bulundu. Birçok havra yapısı yer alıyor Kemeraltı bölgesinde yer alan tasarım alanına, Havra Sokağı’nı dik kesen 937 sokak üzerinden doğrudan bağlantı bulunuyor ve meydanın yakın çevresinde birçok havra yapısı yer alıyor. Tasarım alanının ayrıca Havra Sokağı’nda yer alan İzmir Büyükşehir Belediyesi mülkiyetindeki Tarihi Akın Pasajı’nın arka cephesinin açıldığı sokağa da bağlantısı mevcut. Meydanın durumunun iyileştirilmesi, bölgeye nitelikli bir kamusal alan kazandırılması ve bu çalışmanın katılımcılık anlayışıyla yürütülen atölye çalışmasıyla hazırlanması hedefleniyor. Kemeraltı bölgesinin tarihi önemi nedeniyle bölgede yapılacak iyileştirmeler kamusal yaşantıyı destekleyici nitelikte kabul ediliyor.
SOMA SADECE KÖMÜR KARASI DEĞİLSOMA SADECE KÖMÜR KARASI DEĞİLSoma sadece kömür karası değil! Lütfü Dağtaş Soma’nın genç, enerjik, yapacaklarından emin belediye başkanı Sercan Okur, İzmir’den gelen sanatçı, gazetecilerden oluşan biz konuklarına Soma’yı özetlerken; ilçenin ekonomisinde can damarını oluşturan kömürün yol açtığı olumsuzlukları dile getiriyor, termik santralın filtresiz bacalarından havaya karışan dumanın yarattığı olumsuzluklara karşın ilçeyi cazibe merkezi kılma konusundaki hedeflerini ardı ardına sıralıyor. Son maden faciasında canlarını yitiren 301 şehit madenciyi sevgiyle andıklarını, anılarını yaşatma konusunda kararlı olduklarını söylüyor ve ardından ilçenin cazibe merkezi olması için nelere sahip olduğunu ayrıntılarıyla aktarıyor. Soma ve kömür Evet, Soma öncelikle kömür maden ocaklarına sahip bir yerleşim yeri ve kömür yörenin ekonomik değeri. Kömür, Soma’da 1900’lü yılların başlarında Osman Ağa tarafından bulunmuş. Ancak 1. Dünya Savaşı yıllarında yöredeki erkeklerin tamamının cephelerde savaşması nedeniyle kömürü yer altından çıkarma işini şimdi mahalleye dönüştürülmüş olan, tarihi geçmişi çok gerilere giden Darkale Köyü’nün kadınları üstlenmiş. Ancak günümüze geldiğimizde Belediye Başkanı Sercan Okur’un altını çizdiği bir gerçek var. Ülkemizin taraf olarak imza koyduğu fosil yakıtların kullanımının sonlandırılmasıyla Soma’nın ne olacağı konusu. Başkan Okur, bu açıdan ilçeyi tarım ve turizm yerleşimine dönüştürmek için şimdiden kolları sıvamış durumda. Bu nedenle başkanı olduğu ilçesini olabildiğince tanıtmak için çaba gösteriyor ve gelecek önerilerin her birini değerlendireceklerini açıklıyor. Darkale ya da Tarhala Soma’da turizmin çıkış noktası olarak seçilen yeri adı Darkale ya da Tarhala. Benim Darkale’yi ilk keşfetmem 30 yıl öncesine dayanıyor. Anadolu’daki debagât, sepicilik, deri işleme zanaatını araştırırken Darkale’nin Osmanlı döneminde deri işleme merkezlerinden birisi olduğunu öğrenince yolumu buraya düşürmüştüm. Darkale’de bana rehberlik yapan Darkaleli işitme ve konuşma engelli Fahrettin’in yardımıyla evinin avlı kapısını çaldığımız son karatabaklardan birisi, “Darkale’de artık deri işlenmiyor. Zamanında benim de çalıştığım tabakhanelerin sayısı 24’tü, oraları yıkıldı, otopark yapıldı ama ben zanaatımı evimin avlusunda sürdürüyor, kendimce deri işliyorum,” diyerek ayaküstü anlatmıştı. Bugün mahalleye dönüştürülmüş Darkale, Soma’ya dört km kadar uzaklıkta, sırtını dağa yaslamış bir yerleşim yeri. Yolları dar, yokuşlu. Evlerinin çoğu geleneksel mimari örneği olsa da bakımsızlıktan yıkılmaya yüz tutmuş durumda. İki camisi ise onarım görmüş, ibadete açık. Darkale’nin merkezinde bulunan Kırkoluk Camii, adından anlaşılacağı gibi kırk oluktan suyun aktığı bir su şebekesinin üstünde. Yanında da, zamanında kadınların topluca çamaşır yıkadıkları çamaşırhane var. Aslında evler özgünlüklerine uygun elden geçirilebilseler, burasının bir Safranbolu, Selçuk Şirince, Kula ya da Beypazarı olmaması için hiçbir neden yok. Evlerin dış cepheleri kadar geometrik desenli, oyma ahşap tavan göbek süsleri son derece ilgi çekici ve hayranlık uyandırıcı. Darkale’deki geleneksel mimari konusunda yüksek lisans tezi yapmış Darkaleli Gülşah Uçarkuş’un, ‘Manisa Soma Darkale Mahallesi Geleneksel Konutları’ başlıklı çalışması son derece ayrıntılı, yararlanılması gereken bilgiler içeriyor. Gülşah Uçarkuş’un, halen Manisa Büyükşehir Belediyesi’nde sanat tarihçi olarak görev yapması bu açıdan önemli. Darkale, eski mimari dokusu kadar doğasıyla da son derece albeniye sahip ve dağ sporları açısından uygun bir yer. Köyün muhtarı Önder Uysal, dağcıların buradaki kanyona sıklıkla geldiklerini anlatıyor, sırtlarını yasladıkları Asartepe ile Tuzlutepe’nin, her yıl dağcıları ağırladığını belirtiyor. Darkale’nin keçi sütünden yapılma dondurması Darkale’den söz etmişken Belediye Başkanı Sercan Okur’un marka yapmak istediği dondurmasına da değinmek gerek. Elektriğin olmadığı 1970’ler öncesi Darkaleli köylüler, dondurmalarını yakındaki Akhisar, Kırkağaç, Bergama pazarlarında satarlarmış. Dondurma yapımında kullanılan süt ise keçi sütüymüş ve son derece lezzetliymiş. Başkan Okur, Darkale’nin, geçmişte, damakta tat bırakmış bu dondurmasını yeniden canlandırmak konusunda kararlı. Soma’nın tahin helvası Darkale’yi ardımızda bırakıp Soma’ya döndüğümüzde Belediye Başkanı Sercan Okur, ilçede tahin helva üretiminin büyük önem taşıdığını aktarıyor, “helvalarımıza çatalınızı batırdığınızda hemen dağıldığını görürsünüz, çünkü bizim helvacılar üretimde yerli susam kullanıyorlar” diyor. Tadına bakmaya doyamadığımız helva, Soma’nın gerçekten bir gıda değeri ve Gaziantep’in baklavası, Siirt’in fıstığı, Uşak’ın tarhanası, Hatay’ın künefesi gibi bilinmesi gerekiyor. Üzüm Soma’nın bağlı olduğu Manisa üzümüyle öne çıkan bir kent. Başkan Sercan Okur, yapılan çalışmalar sonucu son derece varsıl üzüm çeşitlerine sahip olduklarını, bunlardan bir bölümünün tescillendiğini anlatıyor ve ilçelerinde yetişen bir üzüm çeşidinin önemli olduğunu, onun da üretiminin artırılmasına dönük çalışmalar yaptıklarını söylüyor. Ve Soma Kadın Atölyesi Soma’nın tarihiyle, sahip olduğu doğal güzellikleri ve tarım ürünleri kadar öne çıkan diğer bir unsuru, “elele, sevgi ve emekle üretiyor” sloganıyla son derece faal çalışan kadın kooperatiflerini çatısı altında birleştirmiş olan Soma Kadın Atölyesi. Soma Kadın Atölyesi, 2014 yılında yaşanan, 301 madencimizin yaşamını yitirdiği maden kazasının ardından bölgede yaşayan kadınların mesleki beceri ve kişisel gelişimlerini desteklemek amacıyla Genç Hayat Vakfı tarafından kurulmuş. Kooperatifin kuruluş yılı 2017 ve 20 ortağın varlığıyla faaliyete başlamış. Belediye Başkanı Sercan Okur, şu anda üç ayrı kadın kooperatifindeki üye sayısının arttığını belirtiyor, “200 kadına istihdam yaratan kooperatif, aynı zamanda bölgede tarımsal faaliyetler yürüten kadın girişimci ve çiftçilerle işbirliği içerisinde projeler üretiyor,” diyor. Dönüşte, “Soma, sadece kömür karası değil!” diye düşünüyorum. Lütfü Dağtaş
ALZHEİMER: SESSİZ FIRTINAALZHEİMER: SESSİZ FIRTINADYT. AYÇA ÖZALPAY DOĞAN Alzheimer: Sessizce gelen fırtına Bazen ocağın altını kapatmayı unuturuz, anahtarımızı nereye koyduğumuzu hatırlamayız ya da mutfağa gidip “Ben buraya neden gelmiştim?” deriz. Hepimizin başına gelir. Ama yaş ilerledikçe hafıza konusu daha çok önem kazanmaya başlar. İnsan nüfusunun hızla yaşlandığı günümüz dünyasında hayatlarımızı, etrafımızı hızla ve yıkıcı olarak etkileyen bir hastalık olan alzheimer artık hepimizin korkulu rüyası haline gelmiştir. Kulağa çok korkutucu geliyor değil mi? Ne yakınımızda ne de kendimizin başına gelebileceğini hayal etmek istemediğimiz ama burnumuzun dibinde olan bir hastalıktır. Alzheimer öyle bir hastalık ki, öldürmeden çok önce seni senden alıyor. Geçmişini, kimliğini, anılarını siliyor. Ve çoğu zaman kişi bunun farkında bile olmuyor. İşte bu yüzden kanserden bile daha çok korkulan bir hastalık haline gelmiştir. Her yıl 21 Eylül’de, Dünya Alzheimer Günü olarak farkındalık yaratmaya çalışılıyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre şu anda 55 milyon kişi demans tanısı almış durumda. 2030’da bu sayı 75 milyona, 2050’de ise 135 milyona ulaşacak. Düşünsenize, her 3 saniyede bir kişiye demans tanısı konuyor ve bunun %70’i alzheimer! Türkiye’de de tablo farklı değil. Yaklaşık 700 bin kişi ve ailesi bu hastalıkla mücadele ediyor. 65 yaş üstünde her 5 kadından, her 11 erkekten birine alzheimer tanısı alıyor. Beynin diyabeti Son yıllarda alzheimer için yeni bir tanım kullanılmaya başlandı: “Tip 3 Diyabet”. Bir diğer deyişle “Beynin diyabeti”. Yüksek şeker düzeylerinin beynin sinir hücreleri arasındaki iletişimi bozduğu düşünülüyor. Beynin yakıtı glikoz. Vücut ağırlığımızın yalnızca yüzde 2’sini oluştursa da, beynimiz aldığımız oksijen ve glikozun yüzde 20’sini tüketiyor. Yakıt bittiğinde ise alzheimer kendini göstermeye başlıyor. Alzheimer riskini yüzde 45 azaltmak mümkün! “Ne yiyorsak oyuz” derler ya, bu söz beynimiz için de geçerli. Kaslarımız için egzersiz, kalbimiz için hareket ne kadar önemliyse; beynimiz için de doğru besinler o kadar değerli. Genetik faktörleri değiştiremeyiz, ama sağlıklı beslenme, düzenli fiziksel aktivite, sigara ve alkolden uzak durmak, zihni aktif tutmak, 7–8 saatlik kaliteli uyku, sevdiklerimizle zaman geçirmek, meditasyon, yoga ve nefes egzersizleri… İşte bütün bunlar alzheimer riskini yüzde 45 oranında azaltabiliyor. Erken teşhis ve tedbirlerle bu süreci yavaşlatmak hatta önlemek mümkün! Beynimizi besleyen sofralar Beslenmede özellikle Akdeniz tipi diyet öne çıkıyor. Araştırmalar, bu beslenme biçiminin bilişsel bozuklukları azalttığını ve "alzheimer"ın ilerlemesini yavaşlatabildiğini gösteriyor. • Antioksidanlar, kırmızı ve mor meyveler, özellikle berry ailesi; radyasyon ve manyetik alanların yarattığı oksidatif stresi azaltıyor. • D vitamininin beyinde nöronlarda biriktiği ve kan damarları ile sinir hücreleri üzerinde anti-inflamatuar etki yaparak demans gelişimini azalttığı biliniyor. • E vitamini, güçlü bir serbest radikal temizleyici. Nöroprotektif etkisiyle alzheimer riskini azaltıyor. • Omega-3 yağ asitleri, beyin fonksiyonları için kritik. Beynimizin yüzde 60’ı yağ asitlerinden oluşuyor ve bunun yüzde 20-30’unu DHA (omega-3) oluşturuyor. Akdeniz, MIND, DASH ve Ketojenik diyetler Klinik çalışmalar bu beslenme modellerinin yaşa bağlı bilişsel gerilemeyi yavaşlatmada ve alzheimer riskini azaltmada etkili olduğunu gösteriyor. Alzheimer yalnızca bireyin değil, tüm ailenin mücadelesi haline geliyor. Bu yüzden soframızda yaptığımız küçük değişiklikler, aslında çok büyük farklar yaratabiliyor. Mavi minik mucize: Yaban mersini Minicik ama etkisi devasa! Yaban mersini; güçlü antioksidanlarıyla beynimizi adeta paslanmaktan koruyor. Araştırmalar düzenli tüketimin hafızayı güçlendirdiğini ve zihinsel performansı artırdığını gösteriyor. Hafıza problemi yaşayan ancak tanı konmamış olan kişilerle yapılan çalışmalarda, bu kişilerin günlük diyetlerine, flavonoid açısından zengin olan yaban mersininin, 25 g kurutulmuş veya 127 g taze olarak eklenmesinin olumlu sonuçları gözlemlenmiştir. Yaban mersinin düzenli tüketimi, takiben hafıza ve yürütme işlevi ölçümlerinde iyileşmeler göstermesi alzheimer hastalığı riski taşıyan veya yaş aldıkça hafıza problemleri yaşamaya başlayan insanlar için de umut verici olabilmektedir. Günlük hayatımıza bu mavi mucizeyi dahil etmek çok kolay; taze, dondurulmuş, kurutulmuş veya özüt olarak, kahvaltılarınıza, yoğurdunuzun üzerine veya direk bir avuç tatlı niyetine tüketebilirsiniz. Küçük bir adım, büyük bir fark yaratabilir. Son Söz Alzheimer sadece bir hastalık değil; hem bireyin hem de ailesinin sınavı. Ama unutmayalım, küçük adımlar büyük dönüşümlere yol açabilir. Sofralarımıza ekleyeceğimiz sağlıklı besinler, kaliteli uyku, sevdiklerimizle geçirdiğimiz mutlu anlar beynimizi daha uzun süre genç tutabilir. Bugün "Alzheimer"ı konuşmak için doğru gün. Unutkanlığını önemse ve bu hastalığın kimliğini senden çalmasına izin verme.
ARILAR GİDERSE DÜNYA EKSİLİRARILAR GİDERSE DÜNYA EKSİLİRArılar giderse dünya eksilir, Anadolu çok eksilir A.Nedim Atilla Arılar, Anadolu’nun görünmeyen mimarlarıdır. Onlar olmadan tarım, mutfak, biyolojik çeşitlilik ve hatta kırsal yaşam sürdürülebilir değildir. Türkiye, sahip olduğu zenginliği hâlâ koruyabilecek bir ülkedir; ancak bu pencere hızla kapanmaktadır. Arılar yok olursa ekosistemlere ne olur? Bahçelerimizde daha az çiçek görmek, yalnızca estetik bir kayıp değildir. Arıların azalması, tüm ekosistemlerde ve besin zincirlerinde - bizimkiler dâhil - hissedilecek bir zincirleme etki yaratır. Küresel gıda üretiminin yaklaşık üçte birinden sorumlu olan arılar, bildiğimiz yaşamın temel taşlarından biridir. Peki, arılar ortadan kaybolursa dünya nasıl bir yer olur? Slow Food hareketi Biyolojik Çeşitlilik Vakfı önderliğinde bilim dünyası ile elele verip bu büyük sorunun cevabını arıyor. Bilim insanları, onlarca yıldır tozlayıcıların azalmasına dikkat çekiyor ve bu gidişatın acilen tersine çevrilmesi gerektiğini vurguluyor. Belki siz de fark etmişsinizdir: Bahçeler artık daha sessiz. Kelebeklerin kanat çırpışları, arıların vızıltısı giderek azalıyor. Bunun nedeni basit: Artık daha azlar. Slow Food’un da üyeleri arasında olduğu Ortak Doğa Koruma Komitesi’nin (JNCC) verilerine göre, 1987’den bu yana tozlayıcı popülasyonları yaklaşık yüzde 25 oranında azaldı. ‹nsan ihtiyaçlarına göre şekillendirilen dünyada arılar, beslenme ve yuvalanma için ihtiyaç duydukları yaşam alanlarını hızla kaybediyor. Çiçekli çayırlar yerini tek tip tarım alanlarına bırakıyor; yeşil alanlar beton ve çelikle değiştiriliyor; biyolojik çeşitliliği yüksek “dağınık” bahçeler, kısa biçilmiş çimlere dönüşüyor. Milyonlarca yıldır bu gezegenin parçası olan arılar, yavaş ama kararlı biçimde dışlanıyor. Bu düşüşün etkilerini anlamak, arıların neden vazgeçilmez olduğunu kavramak açısından hayati önem taşıyor. Doğanın küçük çiftçileri Arılar, özellikle de bal arıları en etkili ve verimli tozlayıcılar olarak kabul edilir. Güneşli günlerde yeşil alanlarımızda görülen bu tüylü canlılar, sessizce işlerini yapar ve kovanlarını besler. Charles Darwin’in “mütevazı arılar” olarak tanımladığı bu canlılar, doğanın vazgeçilmez aktörleridir. Çoğu insan için arılar yalnızca bal üreten canlılardır. Oysa her gün tükettiğimiz gıdaların büyük bir kısmı, onların tozlaştırma faaliyetlerine bağlıdır. Arılar çiçekten çiçeğe uçarak poleni taşır, bitkilerin tohum ve meyve üretmesini sağlar. Bu süreç, yüzlerce meyve ve sebze türünün yanı sıra, bu bitkilere bağımlı sayısız canlı türünü de ayakta tutar. Dahası, bu bitkiler hayvan yemine dönüşür; et ve süt üretimi de dolaylı olarak arılara dayanır. Günlük beslenmemizdeki hemen her unsur, bir şekilde arıların emeğini taşır. Arılar zamanlarının büyük kısmını tarım alanlarında geçirir. Ancak son 50 yılda bu alanlar onlar için giderek daha tehlikeli hâle geldi. Zehirli kimyasalların solunduğu, yiyeceklerin kimyasallarla kaplandığı bir ortamda çalıştığınızı düşünün. Hayatta kalsanız bile ağır tarım makinelerinden kaçmanız gerekir. Eve döndüğünüzde ise yuvanızın yok edilmiş olduğunu görebilirsiniz. Bu senaryo abartılı gibi görünse de, pek çok arı türü için gerçektir. Hızlı büyüyen, kusursuz görünümlü ve raf ömrü uzun ürünlere yönelik talep; herbisit ve pestisit kullanımını artırdı. Kısa vadede insan ihtiyaçlarını karşılayan bu kimyasallar, gıda sistemimizin en kritik halkalarından biri olan arıları yok ediyor. Arı kaybı dünyayı nasıl değiştirir? Arıların azalması, yalnızca tarımı değil, tüm ekosistemleri tehdit eder. Onlar olmadan dünya bambaşka bir yer olurdu. Avrupa’da yabani çiçeklerin ve tarım ürünlerinin yaklaşık yüzde 80’i döllenme için tamamen arılara bağımlıdır. Küresel ölçekte tüketilen ürünlerin yüzde 90’ı; özellikle meyve ve sebzeler arılar tarafından tozlaştırılır. Arılar olmadan, el ile tozlaşma ya da drone kullanımı gibi zahmetli, pahalı ve verimsiz yöntemlere başvurmak gerekir. Ancak hiçbir insan yapımı sistem, arıların hızına, ölçeğine ve hassasiyetine yaklaşamaz. Gıda üretimindeki bu aksama, doğrudan gıda güvenliğini tehdit eder. Daha az ürün, daha yüksek fiyatlar demektir. BU bir bakıma da “Biyolojik Çeşitliliğin Çöküşü” anlamına gelir. Arı kaybı, bitki türlerinin sayısını ve çeşitliliğini ciddi biçimde azaltır. Yabani orkide gibi bazı türler yalnızca arılar sayesinde çoğalabilir. Bitki çeşitliliğindeki azalma, otçul hayvanlardan etçil türlere kadar tüm besin zincirini etkiler. Daha az bitki, daha az barınak ve besin anlamına gelir; bu da ekosistemde rekabeti artırır, dengeleri bozar. Bitkilerin kaybı yalnızca gıda ile sınırlı değildir. Bitkiler toprağın sağlığını korur, erozyonu önler, su döngüsünü düzenler ve mikrobiyal yaşamı destekler. Arıların yokluğu, bu ekosistem hizmetlerinin de kaybı anlamına gelir. Arılar yalnızca doğanın değil, küresel ekonominin de gizli emekçileridir. Küresel gıda üretiminin yaklaşık 577 milyar dolarlık kısmı arılara bağlıdır. Sadece bal piyasasının değeri 2024 yılında 8,5 milyar dolara ulaşmıştır. Arıların yokluğunda tozlaşmayı insan gücüyle sağlamak son derece pahalıdır. Örneğin el ile tozlaşma, hektar başına 5.000–7.000 dolar maliyet yaratır. Makineyle yapılan tozlaşma ise daha ucuz görünse de verimi yüzde 70’e varan oranlarda düşürür. Yapay tozlaşmanın maliyeti, arıların sunduğu ücretsiz hizmetten yaklaşık yüzde 10 daha pahalıdır ve kaliteyi yakalayamaz. Kelebekler, böcekler, kuşlar ve yarasalar da tozlaşmaya katkı sağlar; ancak hiçbiri arıların yerini dolduracak kapasitede değildir. Arılar bilinçli ve yoğun polen taşıyıcılarıdır. Diğer böcekler tarımsal tozlaşmanın yalnızca yüzde 38’ini karşılayabilir. Kuşlar ve yarasaların katkısı ise yüzde 5’in altındadır. Arıların yok oluşu; biyolojik, toplumsal ve ekonomik açıdan yıkıcı olur. Onları kaybettiğimizde yalnızca balı değil, ekosistemleri, tarımı ve gıda güvenliğini de kaybederiz. Hiçbir tür, insan dâhil onların yaptığı işi aynı ölçekte ve etkinlikte yapamaz. Bu nedenlerle arıların korunması bir tercih değil, zorunluluktur. Bu sorumluluk, gezegenimizin sağlığı ve gelecek kuşaklar için acil ve kararlı bir eylem gerektirir.
SMYRNA ANTİK TİYATROSU GÜN YÜZÜNE ÇIKIYORSMYRNA ANTİK TİYATROSU GÜN YÜZÜNE ÇIKIYORSmyrna Tiyatrosu gün yüzüne çıkıyor İzmir Büyükşehir Belediyesi, kent tarihi açısından büyük önem taşıyan Smyrna Antik Kenti kazı çalışmalarını desteklemeyi sürdürüyor. Büyükşehir, 2025-2027 yılları arasında kazıya toplam 34,5 milyon lira kaynak ayıracak. 20 bin kişilik kapasitesiyle Efes Antik Tiyatrosu büyüklüğündeki Antik Smyrna Tiyatrosu ile Smyrna Agorası’ndaki Roma dönemi hamamının gymnasium bölümünü gün yüzüne çıkarmak için yoğun bir çaba sarf eden Prof. Dr. Akın Ersoy’un başkanlığındaki ekibi ziyaret eden İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Cemil Tugay, çalışmalar hakkında bilgi aldı. “Yanınızdayız” Kazıda görevli arkeologlarla buluşan ve kürekle çalışmalara katılan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Cemil Tugay, “Ellerinize sağlık. Ben yeniden geleceğim. Yanınızdayız, hiç merak etmeyin” şeklinde konuştu. Başkan Tugay, bölgedeki taşıt yollarını da düzenleyeceklerini söyledi. Ziyaretçilerin kentin geçmişi ile ilişki kurmalarına aracılık edecek Türkiye’de ilk kez İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 2012 yılında devreye alınan “Arkeolojik Kazılar Maddi Destek Programı” aracılığıyla İzmir’de yer alan 16 kazı alanına maddi destek sağlanıyor. Program kapsamında yer alan Antik Smyrna Kenti kazılarında çalışmalar günümüzde büyük oranda Roma Tiyatrosu’nun ortaya çıkarılmasına odaklandı. Kadifekale’nin kuzey yamacında inşa edilmiş olan tiyatro, İzmir Körfezi’ni izleyen bir konuma sahip. Tiyatronun M.Ö. 1. yüzyıldan beri var olduğu biliniyor. Tiyatronun 152 metre çapında üç kademeli bir oturma alanı olduğu biliniyor ve seyirci kapasitesinin yaklaşık 20 bin kişi olduğu düşünülüyor. Destek programı sayesinde bilimsel kazı çalışmalarının hızlı bir şekilde tamamlanması ve ziyarete açılması hedefleniyor. Tiyatro alanının kent ile ilişkisinin kurulması ve bağlantılarının güçlendirilmesi amacıyla çevre sokaklarda sağlıklaştırma projeleri hazırlanıyor.
EİB İHRACAT 2025EİB İHRACAT 2025Ege Bölgesi 2025 yılını 43,7 milyar dolarlık ihracatla kapattı Türkiye’nin ihracatı 2025 yılında yüzde 4,5’luk artışla 261,7 milyar dolardan 273,4 milyon dolara çıkarken, Ege Bölgesi’nin ihracat artış hızı yüzde 0,6’da kaldı. Ege Bölgesi, 2025 yılında Türkiye’ye 43,7 milyar dolar kazandırırken Türkiye’nin ihracat artışından payına düşeni alamadı. Ticaret Bakanlığı 2025 yılına ait faaliyet illerine göre ihracat istatistiklerini yayınladı. İzmir, Manisa, Denizli, Balıkesir, Aydın, Muğla, Kütahya, Afyonkarahisar ve Uşak’ın 2024 yılında 43,4 milyar dolar olan ihracatı 2025 yılında 43,7 milyar dolar olarak kayıt altına alındı. İzmir, Türkiye üçüncüsü Ege İhracatçı Birlikleri’nden yapılan yazılı açıklama göre İzmir, 2025 yılında 23 milyar 614 milyon dolarlık ihracatla Türkiye genelinde en çok ihracat yapan üçüncü şehir olurken, 2024 yılındaki 23 milyar 833 milyon dolarlık ihracat performansının yüzde 1 gerisinde kalmaktan kurtulamadı. İzmir’in ihracatına en büyük katkıyı 2 milyar 126 milyon dolarla kimya sektörü sağlarken, çelik-demir ve demirdışı metaller sektörü 1 milyar 542 milyon dolar, konfeksiyon sektörü 1 milyar 271 milyon dolarlık performans ortaya koydu. Ege Bölgesi’nde İzmir’den sonra en çok ihracat yapan il geçmiş yıllarda olduğu gibi 2025 yılında da Manisa oldu. 2024 yılında 7 milyar 675 milyon dolarlık dövizi ülkemize kazandıran Manisa 2025 yılında ihracatta yüzde 3,5 azalış yaşasa da 7,4 milyar dolar dövizi Türkiye’ye kazandırdı ve İzmir’i takibini sürdürdü. Manisa’nın ihracatı aralık ayında yüzde 9’luk azalışla 689 milyon dolardan 629 milyon dolara indi. Manisa’nın ihracatındaki düşüş elektrik-elektronik sektörü kaynaklı oldu. 2024 yılında 2 milyar 218 milyon dolar ihracata imza atan elektrik-elektronik sektörü 2025 yılında 1 milyar 709 milyon dolarda kaldı.
KİLİSEDEN ÇINARLI CAMİSİNE UZANAN YOLCULUKKİLİSEDEN ÇINARLI CAMİSİNE UZANAN YOLCULUK1880 Hagios Georgios Kilisesi’nden Çınarlı Camisi’ne uzanan yolculuk IŞIK TEOMAN Kiliselerin camiye dönüştürülmesine Hristiyan camiasının uzun yıllar boyunca karşı çıktığı bilinen bir gerçek. Ancak bugün camiye dönüştürülen bu yapıların tamamı dimdik ayakta duruyor; vakıflar tarafından koruma altına alınarak özenle restore edilmiş ve ibadete açık biçimde yaşatılıyor. Beş vakit ibadetin yapıldığı bu mekânlar tertemiz; avluları düzenli olarak temizleniyor ve yapılar pırıl pırıl korunuyor. Buna karşılık olumsuz örnekler de yok değil. Aya Triada Kilisesi, uzun yıllar boyunca depo olarak, hatta tütün deposu şeklinde kullanılmış; bu yanlış ve ilgisiz kullanımın sonucu olarak günümüze çatısı çökmüş, bakımsız ve perişan bir halde ulaşabilmiş. 13 Nisan Caddesi üzerinde yer alan bu yapı, bugün restore edileceği günü adeta sabırsızlıkla bekliyor. Osmanlı’nın hüküm sürdüğü pek çok ülkeyi ziyaret ediyoruz. Ne yazık ki bu ülkelerdeki camilerin büyük bir bölümü bakımsız, kaderine terk edilmiş ve harap durumda. Kimse alınmasın, gücenmesin; biz nasıl kiliseleri camiye dönüştürerek yaşatıyorsak, onlar da camileri kiliseye dönüştürsünler. Hiç olmazsa bu yapılar yıkılıp yok olmasın. Sonuçta yapı yaşamaya devam eder ve içinde ibadet sürer. Tabi cami olarak hiç olmazsa “Cami Müze” olarak bile değerlendirilebilir. Ayvalık’ta Taksiyarhis Anıt Müzesi en iyi ve başarılı örneklerden biri, hem de Ayvalık’ın ilk kilisesi olarak biliniyor. Neden anıt müze olmasın? Örneğin Midilli’de, Çarşı Caddesi üzerindeki caminin minaresinin yarısı yok, çatısı bulunmuyor ve ciddi bir restorasyona ihtiyaç duyuluyor. 500 yıllık bu yapı en azından cami olarak kullanılmasa bile “Anıt Müze” olarak değerlendirilebilir diye düşünüyorum. Buna karşılık Ayvalık’ta, kiliselerin özgün dokusuna zarar verilmeden camiye dönüştürülmesi sayesinde, yıllar önce inşa edilmiş bu anıt yapılar bugün hâlâ ayakta. Geçtiğimiz hafta şiddetli rüzgârın ardından Saatli Cami’nin saatinde hasar oluşmuş, Vakıflar hemen devreye girerek gerekli bakımı yapmış ve saat kısa sürede yeniden çalışır hale getirilmişti. Bu örnek bile ülkemizde anıt yapıların nasıl sahiplenildiğini gösteriyor. İster kilise camiye dönüşsün, ister cami kiliseye Anlatmak istediğim son derece net: Anıt yapıların korunması ve gelecek kuşaklara emanet edilmesi. İster kilise camiye dönüşsün, ister cami kiliseye… Önemli olan bu kültürel mirasın yaşatılması. Ülkemizin pek çok yerinde benzer örnekler vardır; ancak Ayvalık’ta bu durum çok daha belirgin. Bu anıt yapıları, gelin, görün, gezin, isterseniz ibadetinizi yapın, bu güzelliklerin ve emanetlerin kıymetini birlikte bilelim. Bu örneklerden yola çıkarak, 1880 yılında ibadete açılan Hagios Georgios Kilisesi’ne bakalım. Mübadelenin ardından kentte Rum nüfus kalmayınca kaderine terk edilen yapı, daha sonra Çınarlı Cami’ye dönüştürülmüş. Çok da yerinde bir kararla, Hamdibey Mahallesi’ndeki bu tarihi yapı yeniden hayat bulmuş; bugün geleni gideni, ziyaret edeni eksik olmamaktadır. Yapımının üzerinden 146 yıl geçen Hagios Georgios Kilisesi’nin, Çınarlı Cami’ye uzanan yolculuğu başlı başına bir miras hikâyesidir. (1880 Hagios Georgios Kilisesi) Çınarlı Camisi mimari özellikleri 1870’lerden sonra bazilikal plan tipolojisi terk edilmiş; yeni kiliselerde neoklasik cephe anlayışıyla birlikte haç plan tipolojisi kullanılmaya başlanmıştır. Hagios Ioannes (1870) ve Hagios Georgios (1880) kiliseleri, bu plan tipolojisinin Ayvalık ilçe merkezindeki önemli temsilcileridir. Hamdibey Mahallesi’nde yer alan haç planlı Hagios Georgios Kilisesi, 600 metrekarelik kapalı alanı ve 2.800 metrekarelik geniş avlusuyla yerleşimdeki en büyük ve en yüksek kilise yapısıdır. Üç nefli, doğu–batı doğrultusunda uzanan kapalı naosu olan yapının içten yuvarlak, dıştan üç cepheli apsisi bulunur. Batı cephesinde ise narteks bölümü yer alır. Kiliseye giriş, batı cephesinde yarım daire biçiminde düzenlenmiş yedi basamaklı bir merdivenle çıkılan podyum üzerindeki narteksten sağlanır. Cephe düzeni, yatay ve dikey kompozisyonlarla hareketli bir görünüm sunar. Batı cephe, üç dikey ve iki yatay bölüme ayrılmıştır. Ortada silindirik gövdeli, iyon başlıklı ve yivli sütunlara oturan kemerlerin oluşturduğu beş açıklık bulunur. Giriş katındaki revaklı düzende, naosa geçişi sağlayan üç kapı yer alır. Bu kapıların arasında taş söveli dikdörtgen pencereler görülür. Aynı düzen, üst katta da yinelenmiştir. Alt ve üst katlar, kalın yatay silmelerle birbirinden ayrılır. Üst kat cephesinde yuvarlak kemerle kuşatılmış dikey bir alan üzerine üçgen alınlık bindirilmiştir. Kemer alınlığının içinde, ikiz sütun plasterleri tarafından taşınan kemerli bir düzen yer alır. Plaster yüzeyleri yivlidir. Pencere kemerleri sütuncelere oturur; ortadaki at nalı kemerli, yanlardakiler ise yuvarlak kemerlidir. Plasterler arasındaki alanlar, zamanında renkli vitraylarla süslü olduğu düşünülen örgü şebekelerle doldurulmuştur. Naosa süzülen ışığın kutsal bir atmosfer yarattığı tahmin edilmektedir. Cephede ayrıca yuvarlak kemerli nişler içinde dört dilimli pencereler ve gül pencereler yer alır. Batı cephenin dışa taşkın orta bölümünün yan yüzeylerinde, dekoratif konsollarla desteklenen taş söveli pencereler bulunur; cephe uçları ise volütlü köşe silmeleriyle sınırlandırılmış. Kaynakça •Dimitrios Psarros’a göre, Ayvalıklı Mimar Emmanuel Kounas tarafından tasarlanan 4 kiliseden biri Hagios Georgios Kilisesi. Bu kilise de Mübadeleden sonra camiye dönüştürülmüş ve Çınarlı Cami adını almış. •Yasemin İnce Güney, “Appropriation and Authenticity: The case of Transforming Churches into Mosques in Ayvalık”, International Journal of Architecture & Planning, 2016 Volume 4, Issue 2, s.43. •Berrin Akın Akbüber, “19.Yüzyıl Ayvalık Rum Ortodoks Kiliselerinin Cephe Düzenine Yönelik Tipolojik Bir Yaklaşım ve Cephe Karakterlerinin Oluşumuna Etki Eden Faktörlerin Değerlendirilmesi”, UNESAK 2018 Kongre Bildirileri, s.562.
BERRY HILLBERRY HILL"SADELEŞ, YAVAŞLA, YAŞA" ZEYNEP OMAY “İnsanı toprağa yaklaştıran, sofrayla çiftlik arasındaki bağı görünür kılan ve tarımda bilginin ve yeniliğin öncüsü bir çiftlik” olarak anılmak isteyen ve bunun için çalışan Filiz - Mesut İlter çifti; bir ruhu, bir bakış açısını ve uzun bir emeğin izlerini taşıyorlar. Berry Hill tam da bu yüzden doğayla kurulan bilinçli bir ilişkinin, sadelikten doğan zarafetin ve lezzeti bir anlatı biçimine dönüştüren yaklaşımın adı... Toprağın ritmini takip ederek incelikli bir dengeyle Berry Hill, “yavaş ama derin” bir üretim felsefesini temsil ediyor. Berry Hill’in hikayesini zeki, güçlü, çalışkan ve ilham veren bir kadından dinledik; Filiz İlter…
SU KONFERANSINDA İKLİM KRİZİ TARTIŞILDISU KONFERANSINDA İKLİM KRİZİ TARTIŞILDISu yönetimi için ortak yol haritası Ege Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (ESİAD) ev sahipliğinde; Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO) ve İzmir Ticaret Borsası’nın (İTB) katkılarıyla düzenlenen Su Konferansı’nda, iklim kriziyle birlikte derinleşen su sorunu bütüncül bir yaklaşımla ele alındı. İzQ Girişimcilik ve İnovasyon Merkezi’nde gerçekleştirilen toplantıda; tarımda, sanayide ve kentlerde suyun daha verimli ve sürdürülebilir yönetimi için yol haritası ortaya kondu; iyi uygulama örnekleri paylaşıldı. Suyu faaliyetlerimizin odağına taşıdık Toplantının ev sahipliğini yapan ESİAD Yönetim Kurulu Başkanı Sibel Zorlu da, suya yaklaşımda köklü bir zihinsel dönüşümün zorunlu hale geldiğini, suyun sadece bir kaynak olarak değil her damlası ölçülen, planlanan ve yeniden kazanılan stratejik bir unsur olarak görülmesi gerektiğine işaret etti. Su meselesinin, tek bir kurumun görev ve yetki alanına sığmayacak kadar büyük ve çok boyutlu olduğunu dile getiren Zorlu, merkezi ve yerel yönetimler, iş dünyası, akademi ve sivil toplumun ortak amaç doğrultusunda eş-güdümlü hareket etmesinin kritik önemde olduğunu vurguladı. “ESİAD olarak su konusunu geçtiğimiz yıldan bu yana faaliyetlerimizin odağına taşıdık” diyen Zorlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “İzmir ve hinterlandını ele alacağımız kapsamlı bir rapor hazırlığı içindeyiz. Raporda iklim değişikliğinin su kaynaklarına etkilerini; tarımda, sanayide ve kentlerde verimli su yönetiminin yollarını ele alacağız. 2026 yılı içinde kamuoyuyla paylaşmayı hedeflediğimiz raporumuzla, iş dünyasına ve karar alıcılara su yönetimi konusunda destek olmayı amaçlıyoruz. Mevcut durumu en doğru ve şeffaf şekilde ortaya koymak zorundayız. Geleceğe yönelik stratejik planlama yapabilmenin yolu sağlam verilerden geçiyor. Suyumuzu bütüncül bir bakış açısıyla koruma altına almak ve tarımda, sanayide, kentlerimizde yeni teknolojiler kullanarak geleceğe hazırlanmak zorundayız. Bu noktada hepimize önemli sorumluluklar düşmektedir. Üretim süreçlerinde su verimliliğinin artırılması, kayıp oranlarının düşürülmesi, döngüsel su kullanımı uygulamalarının yaygınlaştırılması ve alt yapının iyileştirilmesi şart. Teknoloji ve inovasyona yatırımı her noktada ön plana çıkarmalıyız.”
URLA HİKAYELERİ 1URLA HİKAYELERİ 1Urla sokaklarında gizemli hikâyeler (1) MEHMET GÜLÜMSER Urla, benim kutsal saydığım topraklar içindedir. Örneğin antik dünyada yaşamış olsaydım ve bana “Sevdiğin bir mitolojik tanrıça için tapınak inşa etmek istesen, nerede yapmak isterdin" diye sormuş olsalardı? Cevabım, hiç düşünmeden "Urla" olurdu. Urla’nın coğrafi konumu, bitki örtüsü, insanlarının sakinliği, beni bu konuda etkileyen artılarıdır. Yani burayı o kadar değerli bulurum. Mahalleleri benim için çok ayrıcaklıdır. Örneğin Çeşmealtı; Urla’nın sevdiğim mahallerinin başında gelir. Çünkü annem ve kız kardeşim burada ikamet eder. Her 14 günde bir onlara uğrarım. Akşamları sahilinde yürüyüş yapar, kafelerinde dostlarımla akşam sohbetlerine dalarım. İskele'nin ise benim için apayrı bir değeri var. Urla’ya her geldiğimde İskele'ye uğramadan geçemem. Mekânlarında akşam yemekleri, deniz kenarındaki kafelerinde çay sefaları yaptığım, belki tanrıça Afrodit’in ayak izlerini bulurum diye antik dünyaya daldığım ve çok sevdiğim rahmetli babamın istirahata çekildiği yerdir. Her uğradığımda mezarını ziyaret eder dualarımı ondan eksik etmem. Şarkılarını zevkle dinlediğim Tanju Okan’ın özdeşleştiği semttir. Urla merkezdeki tarihi yapılar ise beni geçmişte yolculuğa çıkarır. Her gidişimde ara sokaklarına dalar, geçmişin ruhunu ararım. Gördüğüm her eski bina geçmişin bir hikâyesini anlatır. Geçen haftalarda yine Urla merkezde şöyle bir dolaştım. Çeşitli mekânlara uğradım. Öyle ilginç hikâyeleri olan kişilerle tanıştım ki anlatamam. Her birinin romana dönüşecek öyküleri var. Çoğu hep dışarıdan gelip kendini Urla’nın sıcak kucağına atmışlar. “Onun huzurlu atmosferinde yaşamak istiyoruz” diyorlar. Urla’da yaşayan meslektaşım İdil Hanım bizi bir cam stüdyosuna götürdü. İlk defa görüyordum burayı. Camların hikâyeye dönüştürüldüğü bir yer… İki genç girişimci harap olmuş eski bir zeytinyağı işliğini, özgünlüğünü koruyarak cam işleme atölyesine çevirmişler. Burada Çekya cam hammaddesi kullanarak el yapımı kalıpsız cam eserler üretmekteler. Zeynep Korun, 2023 yılında lisans öğrenimini İngitere’de bulunan Arts University Plymouth 3D Crafts and Desingn bölümünde tamamlamış. Stajını ünlü cam stüdyosu London Glasblowing'da yapmış. 2023 yılında Contemporary Glass Society’nin Grauduate Review dergisi için yapılan yarışmada bir eseri üçüncülük almış. Yine İngitere’de, İtalya’da çeşitli stüdyolarda ünlü ustalarla çalışmış. Kızımız bu mesleğe gönül vermiş biri. Bir dakika boş durmuyor. Birlikte çalıştığı arkadaşı Oraltay Canıtez’in öğretim hayatı ise şöyle: Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Cam Bölümünde lisans öğrenimini tamamlamış. Bienal ve festivallerde görev alıp, E. Walker, G.Feenan ve M. Grodet gibi dünyanın ünlü sanatçılarıyla çalışmış. Bu ikili öğrenim gördükleri İngiltere’de tanışmışlar. Ve şimdi ülkeye dönüp bu stüdyoyu kurmuşlar. Doğru da yapmışlar. Bilgilerini görgülerini zevkle icra ediyorlar. Bu muhteşem atölyenin kurulmasında ailenin desteği olmuş. Bizim ziyaretimizde anne Korun Hanım da oradaydı. Hissettiğimi söyleyeyim, aile gençlerin hep arkasında hem maddi hem de manevi olarak. Gençler bu sanatı icra etmelerindeki misyonlarını; cam sanatını yaşatmak, tanıtmak ve sevdirmek olarak ifade ediyorlar. Zaman zaman isteyenlere cam işleme sanatını deneyleme yaptırıyorlarmış. Bu denemeler en az 16 saat olarak tasarlanmış. Bu zaman süreci sonrası kursiyerler, vazo veya bardak yapacak konuma geliyorlarmış. Atölyenin ön tarafında ürettikleri özel yapım eserlerini satış için sergiliyorlar. Çeşitli kurumlara ve belediyelere özel tasarım eserler de yapıyorlarmış. Camın İşlenişi hiç de kolay değilmiş! Atölyenin içine girdiğimizde sol tarafta gürül gürül ses çıkararak yanan bir fırın dikkatimi çekti. Bu fırın 7 gün 24 saat yanıyormuş. Kışın onun karşısında durmak iyi de yazın dayanılır gibi değildir herhalde. Fırın, her ne kadar doğalgaz ile ısıtılsa da 24 saat her gün sönmeden yanması, cam işçiliğinde maliyeti çok yükseklere çıkarıyormuş. Bir küçük objenin belki fiyatı size pahalı gelse de, bu fırının günlerce yandığının hesabını yaparak yorum yapmak gerekiyor. Yurt dışından satın alınan şeffaf cam hammaddesi fırının içine her saat başı kürek yardımıyla atılırmış. Camı fırına yükleme işine şarj etme diyorlar. Cam, ilk 4 saat yüksek ısıda fırının içinde bekletiliyor sonra 24 saat boyunca düşük ısıda kalıyormuş. Bu bekleme anında hava kabarcıkları yok edilirmiş. Yani cam bu esnada rafine oluyormuş. Cam hamuru, balmumu kıvamına gelince de işlenmeye başlanılıyormuş. Ancak her objenin şekli önce bilgisayarda tasarlanıyor sonra kendi becerileriyle uygulamaya geçiliyormuş. Bu cam işçiliği, dışarıdan görüldüğü gibi öyle kolay değil. Bu sanatın olmazsa olmazı pipo denen uzun bir çelik boru. Onunla bir ölçü ergimiş cam fırının içinden alınıyor. Sonra üflenerek cam hamur şişiriliyor ve düz masada işleniyor. İkinci kez tekrar fırının içine sokuluyor bir ölçü daha cam hamuru ekleniyor. Renklendirme için toz boyalardan yararlanılıyor. Boyalarla camın halvet olması için tekrar cam fırının içine döndürülerek, sokuluyor. Üfleme işlemiyle elde edilen objeyi pipodan ayırmak, için su dökülüyor. Eser, çelik pipoya hafif bir tık vuruşla pipodan ayrılıyor. Bu esnada zamanla yarışılıyor. Sanatı icra ederken bilgi beceri ortaya çıkıyor. Hata yapma lüksleri yok. Titiz bir çalışma gerekiyor. Bir ustanın gerçek bir eser ortaya koyabilmesi için en az beş yıl boyunca düzenli cam işlemesi gerekiyormuş. Gördüğünüz gibi bu sanat öyle kolay bir sanat değil. Öncelikle gerçek bir eğitim almak gerekiyor. Vizyon sahibi olmak ve bu işe gönül vermek lazım. Sonra mali sorunun çözümü gerekir. Bunların bir araya gelmesi cam işleme sanatında ilerlemeyi sağlıyor. Biz bu hafta ordaydık. Bu konuda bilgi sahibi olmaktan mutluyum. Sizlerle duyduklarımı ve gördüklerimi paylaşıyorum. Kendi adıma bu genç girişimcileri kutluyorum.
ZAGREB RADYOSUNDA LİLİ MARLEN TÜRKÜSÜZAGREB RADYOSUNDA LİLİ MARLEN TÜRKÜSÜZagreb Radyosu’nda Lili Marlen Türküsü Dünyamızda öyle kadim şehirler vardır ki; kimi zaman bir kitapla, bir şarkıyla veya bir şiirle beynimizin bir köşesine yerleşir, yıllar geçse de oradan çıkarıp atamazsınız, artık orada bir anlam bulmuştur kendince. Hırvatistan’ın başkenti tarihi Zagreb şehri de öyle, benim beynimin bir köşesinde yıllardır çöreklenmiş bir türkü çığırır durur ve beni çağırır adeta… Başlıkta yazdığı gibi: Attila İlhan’ın sözleri ve Ahmet Kaya’nın notalara döktüğü ve bir dönem dillerden düşmeyen bir şarkıdır: Zagreb Radyosu’nda Lili Marlen Türküsü Attila İlhan’ın bu sözleri, 1986’da, Ahmet Kaya’nın sesiyle yeniden can buldu. “An Gelir” albümündeki bu şarkının hikâyesi ise oldukça ilginçtir: Birinci Dünya Savaşı’nın epey çalkantılı olduğu zamanlar. Hans Leip adındaki öğretmen, Alman ordusu tarafından askere çağrılır. Leip, Berlin’deki eğitiminin ardından Doğu Cephesi ve Karpatlar’da görev yaparken içindekileri dökmek için bir şiir yazar. Bu şiirde, hayatında iz bırakan kadınları düşler. İki kadın yani Lili ve Marlin’i bir arada düşünerek “Lambanın Altındaki Kız” şiirini yazar: Kışlanın önünde büyük bir kapı var/Kapının önünde bir fener yanar/O fenerin önünde bir buluşalım her ikimiz/Lili Lili Marlin Lili Lili Marlin/Fener seni tanırım selvi boyundan/ Bana göz kırparsın taa uzaklardan/ O fenerin önünde bir buluşalım her ikimiz/Bombalar uçaklar şimdi nerede/Sevgilim acaba hangi siperde/O fenerin önünde bir buluşalım her ikimiz. IŞIK TEOMAN
NAFİ ÇİL SERGİSİNAFİ ÇİL SERGİSİ Nafi Çil Sanatı ve “Zamanın Mağarasında” Sergisi Mimar -Ressam Nafi Çil’in “Zamanın mağarasında” başlıklı sergisi, uzun zamandır eserlerini takip ettiğim sanatçının resimlerinden oluşan tematik bir seçkiyi, mekanla son derece bütünleşmiş bir atmosfer içinde izleyicilerle buluşturuyor. Güneşli bir Aralık gününde Urla Yağcılar Köyü’ndeyiz. Urla Bağ yolunda, Urla’nın kuzey ve güney kıyılarının değdiği iki denizin tam ortasında yer alan ve Serhat Akbay Mimarlık tarafından tasarlanan şarap üretim tesisi bünyesindeki “İkidenizarası Gallery,” açılışını bu özel sergi ile duyuruyor. Yağcılar Köyü, henüz köy olma özelliğini kaybetmemiş, masumiyetini koruyor. Bağların arasından geçip galeriye varıyoruz. Oldukça kalabalık bir açılış...Nafi Çil’in resimlerini tanıyorum, biliyorum; ancak bu resimleri okuyucuya aktarırken yeterince açık ve anlaşılır olup olamayacağım konusunda bir tereddüt taşıyorum. Nafi Çil’in 2015 yılında yazdığı ve imzalayıp bana takdim ettiği iki değerli kitabını tekrar okuyorum.” Mimar Olmak” ve “Evrensel Mimarlığın Dünyasında Resim ve Heykel Sanatının Yeri” ...Kitapların satırları arasında gezinirken Nafi Çil’in mimarlık ve ressamlık serüvenini ve her iki disiplinin inceliklerini; edebiyat, mimarlık tarihi, felsefe ve kendi anıları ile kesiştirerek anlatması; beni kendi geçmişime, okul yıllarıma götürüyor; bildiklerimi yeniden tazelememe vesile oluyor. Nafi Çil’i, önce ressam olma arzusu, sonra mimarlığı seçme serüveni ve bu iki disiplinin birbirini destekleyip zenginleştirdiği bir dünyanın çok emek vermiş bir yolcusu olarak tanımlamak geliyor içimden... Çünkü bu sergideki resimler mimarlık ve resmin güçlü bir sentezini taşıyor. Tüm bunları okuyucuyla paylaşarak, anlatmanın ağırlığını biraz olsun hafifletebilir miyim diye düşünüyorum. Yazıya başlarken, sergiyi anlatmak, eserleri hakkında söz söylemekti asıl amacım. Fakat zengin kişiliği, mimarlık ve ressamlık disiplinlerindeki engin bilgisi beni söylenecek sözlerin çokluğu ile baş başa bırakıyor. Okuyucuya diyeceğim o ki, bu kitapları okumanızı tavsiye ederim. Urla Yağcılar Köyü’ndeki Sergi... Dikdörtgen biçimde brüt beton bir mekânın karşılıklı uzun duvarlarında yer alıyor. Resimler birbirleriyle sessiz bir diyalog kuracak biçimde asılmışlar. Bazı resimler sanki fısıldaşır gibi birbirine daha yakın dururken, bazıları diğerlerine daha uzak, tek başına… Kfarşılıklı iki duvarda farklı ama birbirini tamamlayan iki grup resim yer alıyor. Sessiz tepelerin ardında iki denizin ortasında, üzüm bağları arasında dinginlik ve sadelik içinde zamana meydan okuyorlar... İlk bakışta kolayca tanımlayabileceğimiz bir resim anlayışına yaslanmıyor Nafi Çil’in resimleri…Bir yanıyla mimari yapının parçaları gibiler ama bir diğer yandan da resmin dışındaki her şey atılmış, ayıklanmış ve resim bir sıfır noktasına götürülmüş... Soyut ile figüratif arasında denge kuran bir resim anlayışı ... Nafi Çil’in özellikle bu sergideki resimleri modern zamanların izleyicisini, dünyayı insan varoluşundan önceki bir yer olarak incelemeye davet ediyor. ‘Çağdaş İnsan varlığı’ kuramıyla, insanı gün ışığına çıkarması ile daha önceki sergilerden tanıdığımız Nafi Çil’in resimleri bu sefer, insanın olmadığı, belki ondan önceki kadim bir zamana götüren özgün eserlerin seçkisi ile izleyiciyi alışılmadık bir hikâyenin içine alıyor. Akatünvel sanat anlayışı, sanatçının sanat yolculuğunun şifresi... Bir taş bloğun üzerine çizilmiş taş çiziğinden oluşan arkaik bir formda ve gerçekliği temsil etme zorunluluğu ile kullanılmamış renk özellikleriyle karşımıza çıkıyor. Nafi Çil, duvar yüzeyini hareket noktası olarak alıyor, amacı doğayı, doğasalı vermek, nesneyi zamanın yıprattığı yüzeylerin dili ile ifade etmek. Resimlerde Arkaik biçim içinde soyutlamalar karşımıza çıkıyor, figür bir insan mı? zaman ve uzayda belirtilemeyen figür ya da soyut bir form mu? zaman ve kâinatta yeri tanımlanamaz belirtilemez canlılar mı? bu biçimler nerededir ve hangi zamandadır bilinmez. Renk Nafi Çil’in resim anlayışında önemlidir ve çok çeşitlilik de kazanabilir, ancak zaman zaman oldukça çarpıcı renklerle yaptığı, erotik dünyaya ait resimleri ya da kozmik bir peyzajı andıran, hayranı olduğu Kandinsky’nin soyut diline yakın resimlerini de bildiğim Nafi Çil resimleri bu sergide yok. Burada doğanın nötr renkleri hakim. Nafi Çil’in eserleri ile bütünleşmek isteyen kişiler, eserler karşısında sanatın tinsel varlığı ile buluşma çağrısına kendini bırakmalı. Onun resimleri, evrensel değerler içindeki çağdaş sanata, düşünsel boyutta yeni bir dünya görüşü kazandırmak amacı güder... Estetik planda, görsel sanatlar alanında insanın arkaik değerleri ile çağdaş evrensel değerleri arasındaki çelişkiden yeni bir gerçekliği yaratmak çabasına dayanan Akatünvel Akımı ile tanıştırır izleyiciyi. Eserlerinde, armoni “Doğa Armonisi” kavramının dışında” Tinsel Armoni” anlayışını benimser. Bu anlayışa göre insan varlığı ve insan varlığının ifadesi, salt armoninin arkasında kalır. Bu tavır içinde yüce değerlerin, aklın, matematiğin temellendirdiği bir başka armoni karşımıza çıkar...Yüzyılımızın başında soyutlaşmaya başlayan bilim ve felsefe disiplinleriyle aynı paraleldedir. Nafi Çil’in armoni anlayışında ilgi objesi insandır, insan figürüdür. Soyut armoni anlayışında soyut figürcülük diyebiliriz. Figürlerin deformasyonları arkaik atmosfer içinde oluşur; resimlerinde Taş Dokusu resimsel bir kategori olarak ele alınır. Renkler çoğunlukla taşsal bir varlığa dayanır, arkaik bir ifade biçimi içinde soyutlaşır. Sessiz bir dinamizm, dinginlik ve sadelik bir estetik kategori olarak vurgulanır. Nafi Çil, resim sanatının matematiksel temelli estetik bir armoni olduğuna inanan ve bir insanın bu matematiksel estetiği sanatçı anlamında ve de yaratıcı boyutta, çağımızda öğrenmesi gerektiğini savunan bir sanatçıdır. Akatünvel Sanat Ekolü, özgün sanatsal uygulamalarını kuramsal planda bir felsefi temel üzerine kuran, bir plastik sanatlar ekolüdür, felsefesi “Çağdaş insan varlığı kuramı” üstünde yer alır ve ontolojik biz temel üzerinde yükselir... Değişmez ana tema hızla değişen ve mekanikleşen dünyada insanın kırılganlığına karşı, insanın dünyadaki varlığının hatırlatılmasıdır. Resimlerindeki figürler taş bloğu üzerine çizilmiş taş-çiziklerden oluşuyor gibidir, taşın seçilmesinin nedeni ise, onun yok olmaya en dirençli arkaik bir form olmasıdır. Bir mimar olarak Nafi Çil için taş zaten en eski ve dayanıklı malzeme oluşuyla onun yapılarının da ayrılmaz bir parçası. Taşı kullanamadığı durumlarda ise brüt beton, onun heykelsi etkiyi sağlayan eşdeğer bir malzemesi olur. Bu yeni galerinin Nafi Çil’in resimleriyle kurduğu uyum da tam olarak buradan güç alıyor. “Zamanın Mağarasında” Sergisinde taş ile birlikte mağara teması da yer alıyor. Mağara hem çok eski bir mekân hem de çağdaş sanatın galerisi mi aynı zamanda?... Bu serginin ilginçliği bize zamanı zamansızlıkla anlatması. Resimler bir resim olmaktan öte katmanların yolculuğu, katmanlar örter üst üste eklenerek ışığın içinde anlam aratıyorlar izleyiciye. Kompozisyonlarda soyut geometri ince hesaplarla gizlice hissedilir dersiniz ki bu çizgi ya da düzlem sadece ve sadece burada olmalıdır, kararlıdır kesindir yerleri...Ve sanki ezelden beri orada durmaktadır. Bu derin ve çok anlamlı resimlerin olduğu Sergi 20 Ocak 2026 tarihine kadar Salı hariç 13.00-19.00 saatleri arasında henüz gezmemiş olan ziyaretçileri bekliyor. Ayrıca, eş zamanlı olarak Nafi Çil’in iki resmini Kültürpark, Mehmet Tüzüm Kızılcan Galeri’de açılan “İzmir Işığında İz Bırakanlar” başlıklı karma sergi içinde görmek de mümkün. Her iki sergiyi de kaçırmamanızı tavsiye ediyorum. Konuya ilgi duyanlar için iki kitap öneresiyle bitirmek isterim 1- İsmail Tunalı, Sanat Ontolojisi Temelinde Yeni bir resim Anlayışı 2-Nafi Çil, Evrensel Mimarlığın Dünyasında Resim ve Heykel Sanatının Yeri Ayşe Perin Tatari
VERDİ'NİN ATİLLA OPERASI YENİDEN İZMİR'DEVERDİVerdi’nin “Attila” Operası yeniden İzmir’de İzmir Devlet Opera ve Balesi, 19. yüzyıl İtalyan opera repertuvarının en etkileyici eserlerinden biri olan Giuseppe Verdi’nin “Attila” operasını Bornova KSM Necdet Aydın Sahnesinde, bu sezon tekrar seyircisiyle buluşturdu. Büyük orkestral yapısı, dramatik anlatımı ve Verdi’nin erken dönem bestecilik anlayışını yansıtan dinamik müziğiyle Attila, sezonun dikkat çekici prodüksiyonları arasında yer alıyor. Eserin orkestra şefliğini Tulio Gagliardo ve Roberto Gianola paylaşırken; rejiyi Yiğit Günsoy üstleniyor. Sanat ekibi olarak; Dekor ve kostüm tasarımında Gülden Sayıl, ışık tasarımında İnan Sefer, koreografide Şebnem Şenel ve projeksiyon tasarımında Ahmet Şeren görev alıyor. Koroyu Ahmet Kahyaoğlu ve Orhan Öner Özcan hazırlarken, Konzertmeister görevini ise Rûşen Muzaffer yürütüyor. Eserde Attila rolü Doğukan Özkan ve Volkan Şen tarafından seslendirilirken; savaşçı Odabella’ya Sevinç Demirağ ve Dilruba Akgün hayat veriyor. Roma komutanı Foresto’yu Burak Dabakoğlu ve Muzaffer Soydan, General Ezio’yu ise Murat Duyan ve Cengiz Sayın canlandırıyor. Papa Leone rolünde Sabri Çapanoğlu ve Başar Ünal, Uldino karakterinde ise Fırat Halavut ve Barış Veral sahne alıyor.
SAHRAP SOYSAL SÖYLEŞİSİSAHRAP SOYSAL SÖYLEŞİSİAnadolu mutfağı uzmanı, yazar, Sahrap Soysal: "Türk mutfağı dünyada trend olmaya başladı." Mutfak tutkunu ve kültür elçisi, yemeğe ruhunu ve lezzetini katan, ışıldayan, etrafına enerji saçan ‘’Gastronominin Annesi’’ kimdir sorusuna eminim herkes doğru cevap verir; elbette sevgili Sahrap Soysal… Anne Ben Acıktım, Bir Yemek Masalı, Sevgilim Akşama Ne Pişirdin, Derviş Sofraları, Kalaylı Kaplarda Alaylı Yemekler, Her Eve Lazım Salata ve Mezeler adlı kitapları yanı sıra birçok özel kuruluşa çeşitli kitaplar da hazırlayan Soysal ile konuştuk. Sahrap Soysal kendisini nasıl anlatır? Ben de hepimiz gibiyim. Bu sözü hep kullanırım: "Sizden tek ayrıldığım nokta, benim televizyona çıkmam falan olabilir" diye kadınlara espri yaparım. ODTÜ Kimya Bölümü mezunu Sahrap Soysal, uzun yıllar iş dünyasında profesyonel yönetici olarak çalıştı. Sonra ne oldu da rotanız değişti? Bu dönüşüm süreci, sizi nereden nereye getirdi? 1980 öncesi, ODTÜ’de okudum. Zor yıllardı. Ama bana hayata dair çok şey kattı. Uzun yıllar farklı sektörlerde yönetici olarak çalıştım. Hatta bir aralar özel bir eğitim alarak sigorta sektörünün ilk mühendislik müdürlerinden biri oldum. Ancak 1998’de ilk oğlumdan sonra ikiz oğullarım oldu. Artık 40 yaşıma gelmiştim. Bir ara verdim. Büyük bir tesadüfle bir kanalda yemek programı yapmaya başladım. Biraz gözü kara, çok çalışkan bir tip olduğum için hemen başladım. Sponsor firma, zaten yemek kültürümüzü de anlatabilecek, güzel konuşabilen ve güzel yemek yapabilen birini arıyormuş. Bana kısmet oldu. 2000’li yıllarda, televizyonda yemek yapan 3-4 kişiden biriydim. Hiç bırakmadım ve bu güne kadar geldik. Tabii bu arada sosyal medya, youtube gibi başka mecralar da oluştu. Oralarda da var olmaya çalıştım. Hep söylediğim gibi çok çalışkan ve çok disiplinli biri olduğum için biraz da becerikliyim galiba… Bu arada gazete köşe yazıları, gazete yemek ekleri derken ilk kitabımı yazdım. 2004 yılında, "Bir Yemek Masalı" isimli kitabımla uluslararası bir ödül aldım. Anadolu yemek kültürünü anlatan bir kitaptı. Bana yön verdi. O gün bugün, Anadolu ve Türk mutfak araştırmalarıma devam ediyorum. İnsanların mutfağa olan ilgisi arttı. Yemek, artık pek çok kişinin hobisi… Bunu hangi sebeplere bağlıyorsunuz? Özellikle pandemi süreci, yemek, yiyecek ve gıdaya ilginin çok artmasına neden oldu. Neredeyse dünya nüfusunun hepsi mutfağa girdi. En azından sebze doğradı, meyve yıkadı diye düşünüyorum. Mutfak, yemek yani gastronominin inanılmaz yükselişi başladı. Hatta moda ve seyehat sitelerinin önüne geçti. Buna çok memnunum. Çünkü herkesin en azından bir makarna haşlamayı ya da salata yapmayı bilmesi, benim çok önemsediğim bir konu… Herkes sağlıklı ve doğal beslenmenin, evde yemek yapmanın, aile sofrası kurmanın önemini iyice kavradı. Öyle büyük bir değişim ve dönüşüm oldu ki bu tarımsal faaliyetleri ve ekonomiyi bile değiştirdi. Türk Mutfağının en spesifik özellikleri neler? Bizimki zor bir mutfak mı? Türk mutfağının kökeni, Anadolu halk mutfağıdır. Yüz yıllar boyunca bu topraklara yerleşen, göç eden insanların oluşturduğu, çok kültürlü ve etnik bir yöresel mutfak oluştu. Her yemeğin temelinde ise yokluk ve eldeki ürünleri değerlendirme düşüncesi olmuş. Pek çok yemeğimiz, mantı, zeytinyağlı dolma gibi çok zahmetli ama bence Çin’den sonra dünyanın çeşitliliği en yüksek, en zengin mutfağına biz sahibiz. Hala Anadolu çekimlerinde kadınlardan öğrendiğim yepyeni yemekler ortaya çıkıyor. Pek çoğu da hikayeli, manili yemekler… Kayseri Talas’ta, en son Virjin Mary ketesini keşfettim. Sakala çarpan çorbası, yuva yıkan çorbası, yatta geber ekmeği, kısır bamya, uydur doydur çorbası, analı kızlı gibi pek çok yemek isimlerimiz var. Bunlar hep yemeğin canlı ve hikayeli, kurgulu olduğunun göstergesi… Yani yemeğe hikaye katan başka bir ülke görmedim diyebilirim. Türk mutfağının dünyadaki yeri ve farklı kültürlerle olan etkileşimi hakkında neler söylersiniz? Dünya gastronomi trendlerini pazarlama taktikleri ve sosyal medya kullanımları etkiler. Bir dönem Güney Amerika yemekleri, İspanyol, Yunan mutfağı derken şimdi artık Türk mutfağı dünyada trend olmaya başladı. Çünkü döner gibi çok kıymetli bir ürünümüz var. Bakmayın siz Yunan döneri gyros ya da Lübnan döneri shawarma ya… Döner bu topraklardan çıkmıştır ve atası da çağ kebabıdır. Bir de kırmızı mercimek çorbamız, dünya mönülerine çoktan girdi bile… Baklavayı Yunanlılar daha çok tanıtsalar da en iyisini bizim yaptığımızı bilirler. Yoğurt ise her ne kadar Yunan yoğurdu olarak tanınsa da etimolojik olarak kelime kökeni Türkçedir. Avrupa Birliği Gastronomi Komitesi bunu bilir ve yoğurt Türk’tür der. Ama şimdi dünyada her şey pazarlamaya bağlı. Devlet destekli yemek pazarlamasını , İtalya yıllardır başarıyla sürdürüyor. Her yıl Eylül ayında, tüm ülkelerdeki İtalyan elçiliklerinde, İtalyan Yemekleri günleri düzenlenir. Gazeteciler, yazarlar davet edilir ve tanıtım yapılır. Yani ne kadar çok anlatırsanız, tanıtırsanız o kadar çok bilinirsiniz. Türk mutfağı çok zengin ve kültürel çeşitliliği yansıtan bir mutfak. Siz de bunu anlatmak için çaba harcıyorsunuz. Bu anlamda yaptığınız çalışmalardan bahseder misiniz? Benim de Türk Mutfağı tanıtımına çok naçizane katkılarım olmuştur. Yıllarca Paris’te, Frankfurt’ta, Londra ve Boston’da yemek pişirdim. Türk mutfağını anlattım. Tabii yabancı dil bilmemin çok katkısı oldu. Kültürel hafıza neden önemli ve onu canlı tutmak için yapılması gerekenler neler? Yemek hafızası, damak hafızası diye bir şey var. İnsanlar artık geleneklerini yemekle hatırlıyor ve damakta kalan tadı asla unutmuyorlar. Ben, anadili Hintçeyi unutmuş, Hinduizm nedir bilmeyen ama chicken curry deyince gözleri parlayıp geçmişe dönen 3 nesil Amerikalı Hintli gençlerin makalesini okuyup çok etkilenmiştim. Bizde de hep anneannesinin, babaannesinin yemeklerini yapan gençler çoğaldı. Yani geçmişi geleceğe yemekle taşıyan bir nesil yetişiyor. Ne harika değil mi? Ayrıca yemek kültürümüzün taşıyıcısı, geleceğe ileticisi de hep kadınlar olmuş. O yüzden tüm kadınlarımıza çok değer verir onlardan hep bir şeyler öğrenirim. Yemek festivalleri çoğaldı. Neredeyse her şehrin bir gastronomi festivali var. Bu tür etkinliklerin önemini nasıl değerlendiriyorsunuz? Yemek festivalleri ilk başladığında, 15 sene önceydi. Hep katıldım. Televizyonlarda, sosyal mecralarda anlattım. Ancak bazıları artık çok farklı yönlere gitti ve tadı kaçtı. Ben kadın üretici ve kadın kooperatifi olan her yere gitmeye devam ediyorum. Sürdürülebilir mutfağın sizdeki anlamı nedir? Sürdürülebilir mutfak, sürdürülebilir gıda ve ürün demektir. Yani tarımsal faaliyetlerin, geleneksel atalık tohumlarla devam ettirilmesi, gençlerin tarıma yönelmesi, bunun ana unsurlarıdır. Küresel iklim krizi, kuruyan su kaynakları ve kirlenen toprak, gelecekte en büyük sorunlarımız olacak gibi görünüyor. Biraz da kitaplarınızdan ve ödüllerinizden söz edelim mi? Tasavvufta yeme içme kültürü ve sofra adabını anlattığım Derviş Sofraları kitabımla 2007 yılında, ‘’dünyanın en iyi tarih-kültür gastronomisi ödülünü aldım. Bir Yemek Masalı, Anadolu Mutfağının Sağlıklı Tarifleri, Bakır Kaplarda Alaylı Yemekler, Zeytin Ağacının Gölgesinde gibi pek çok kitabım var. Benim için kaynak, arşiv kitaplar niteliğinde… Aşçılarımızın, şeflerimizin kendilerini yeterince geliştirebildiklerini düşünüyor musunuz? Olay sadece yemek pişirmeyi öğrenmek mi? Genç şeflere tavsiyeleriniz neler? Şeflere hep annenizin mutfağını öğrenerek, geleneksel yemeklerimizi araştırarak bu işe başlayın derim. Artık her şey hikaye ile başlıyor. Sadece yemek pişirmek değil mesele… Ben onlara ‘’yöresel olmadan evrensel olamazsınız’’ derim. Çok başarılı, çok araştırıcı şahane şeflerimiz var. Ben işimi çok severek ve tutkuyla yapıyorum. Şefler bana ‘’Gastronominin Annesi’’ derler. Ben de gözlerimi kapayıncaya dek Allah’ın bir lütfu olduğuna inandığım bu muhteşem işime devam etmek isteri.
GÜNDELİK HAYAT VE VİVİAN MAİERGÜNDELİK HAYAT VE VİVİAN MAİERGÜNDELİK HAYATI FOTOĞRAFLAYAN BİR ÇOCUK BAKICISI Vivian Maier Fotoğraf tarihinin en yetenekli ve çağının en başarılı fotoğraf sanatçısının birçok çocuğa dadılık yapmış olduğunu biliyor muydunuz? Vivian Maier adını duymamış olabilirsiniz. Bu gayet normal. Çünkü o kimse tarafından bilinmeden, insanlardan uzak hayata veda etti. Onu fotoğraf sanatçısı olarak göz önüne çıkaran olay bir rastlantıydı. Olay şöyle gelişir: 2007’de Şikago´da bir müzayede salonunda, John Maloof adlı bir genç Portage Park üzerine yazdığı bir tarih kitapçığı için eski fotoğraflara ihtiyaç duyuyordu. Araştırmasına yardımcı olur düşüncesiyle eski fotoğraf negatifleriyle dolu bir kutuyu bu müzayedede satın alır. Kutuyu incelediğinde içindekilerin değerli fotoğraflar olduğunu anlar. Kutunun üzerinde yazılı olan ismi Google’dan arar, fakat hiçbir sonuç alamaz. Ayrıca fotoğraflar onun ilgilendiği konu üzerine değildir, işine yaramamaktadır, kutuyu atmaz, bir kenarda saklar. Aradan iki sene geçer. John Maloof’un aklına kenara koyduğu kutu gelir, negatiflerin bir kısmını basmaya başlar. Bastığı her fotoğraf onu bu fotoğraflara daha da çeker. İlgisi artıkça ciddi bir çalışmaya girişir. Bastırdığı bu fotoğrafları kendi blogundan yayınlamaya başlar. Beklemediği bir ilgi ile karşılaşır. Artan ilgi onu daha geniş çaplı bir araştırmaya götürür. Kutunun üzerinde yazan ismi Google’da tekrar arar ve kısa zaman öncesine ait bir ölüm ilanıyla karşılaşır. Maloof, Vivian Maier’i bulmuştur. Sanatçı bu kişi hakkında bilgi edinmeye başlar. Hiç evlenmemiş, hayatı maddi sıkıntılarla geçmiş, hiç çocuk sahibi olmamış fakat birçok çocuğa annelik yapmış, dadı olarak hayatını kazanmıştır. Sanatçının bakıcılık hizmetini yaptığı aileler ile tek tek görüşür. Bir yandan sanat galerilerine bu fotoğrafları kabul ettirmeye çalışır. Düşünün ki Vivian Maier yaşamı boyunca 150.000 civarı negatifi ve banyo edilmemiş filmleri ile yüzlerce video kaydını tek bir kişiye bile göstermemiştir! Üretken bir sanatçıdır, belki de dadılık mesleğini dışarıya çıkmasına olanak sağladığı için seçmiştir. Dadılık makyajı altında Vivian Maier resmen kendi kişiliğini yaratır ve gizemli bir kadın olarak, bakıcılığını yaptığı çocukları da yanına alarak şehrin sokaklarını gezer ve insanların en doğal hallerini fotoğraflar. Vivian Maier’in dikkat çekici bir özelliği de biriktirme hastası yani istifçi olmasıdır. Yaşadığı bütün evleri sokaktan topladığı eşyalar, gazeteler, dergiler ve tabi ki fotoğraf negatifleriyle dolu kutularıyla doldurur. Dadılık yaptığı ailelere işe girdiğinde ilk şartı odasına girilmemesidir. Böylece herkesten biriktirdiklerini gizlemeyi başarır. Yalnız fotoğraf çekmekle kalmaz gündemi ve politikayı takip eder. Bu doğrultuda video çeker. Bu video kayıtlarının birçoğunda, çevresindeki insanlara gündemdeki konularla ilgili sorular sorar, onların görüşlerini almaya çalışır. İçe dönük bir yapısı olduğu halde sanatı uğruna çektiği insanlarla iletişime geçer, onların görüşlerini kaydeder. İşini o kadar önemser ki, eline kamerasını aldığında tüm dünyayı unutur, fotoğrafladığı kişiye odaklanır. Hatta bir gün bakıcılık yaptığı Robbie ve kardeşi ile birlikte dolaşırlarken Robbie’ye araba çarpar. Maier çocukları unutup fotoğraf makinesine sarılır, sürekli o anın fotoğrafını çekmeye çalışır. Olay yerine gelen Robbie’nin annesi hayretler içindedir. Maier annenin bu dehşet içindeki halini bile fotoğraflamaktan kendini alamaz. Adeta kendini fotoğraf çekmeye öyle adamıştır ki, gözü hiçbir şeyi görmez olur. Gündemi, sanatı, siyaseti takip eder. Özellikle çocuk ve kadın cinayetlerinin haberlerinin yer aldığı üçüncü sayfa gazete haberlerini kesip, biriktirir. Birkaç haberin izini sürmüş, olay yerine gidip fotoğraflarını çekmiştir. Markette, sokakta çevresindeki insanlara sorular sorar ve bunları videoya kayıt eder. Özetlersek Vivian Maier gündelik hayatın sıradanlığını, görünmezliğini, insan varlığının en çıplak biçimde ele verdiği anları yansıtmaya çalışır. Bakıcılık yaptığı zamanlar dışında ya sokaklarda ya da fotoğrafları için materyaller toplar ya da sergileri, kültürel etkinlikleri, galaları, konserleri takip eder. Tüm bu etkinliklerde insanları toplu olarak fotoğraflama imkânı yakalamış olur. Onun ilgisi insana ve gündelik yaşam anlarınadır. Dolayısıyla fotoğrafları belgesel bir arşiv niteliğini taşır. Vivian Maier’in sanatını daha yakından anlamak açısından yaşadığı dönemin ABD’sine odaklanalım isterseniz. ABD’de Büyük Bunalımı ve İkinci Dünya Savaşı’nın ardından başarılı demokratik bir Amerikan simgesi yerleşmeye başlamıştır. 1950-60’lı yıllar arasında ülkede ekonomik alanda da ciddi bir büyüme yaşanmaktadır. Frank Sinatra, Elvis Presley, Louis Armstrong, Nat King Cole, Miles Davis, Aretha Franklin müzikleri ile zirvede olan sanatçılardır. Gelişen ekonomik tabloda refah seviyesi yüksek aileler, iyi giyimli kadınlar, fötr şapkalı takım elbiseli erkekler, tarz olan arabalar, insanoğlunun aya çıkışı, gelişen Hollywood sineması ile doruğa çıkan sinema yıldızları, çatışma halinde beyaz ve siyahlar, Martin Luther King’in 1963’te Lincoln anıtında yaptığı tarihi konuşma gibi sosyal yaşamda gelişen olaylar ve zirvedeki insanlar halkın odağındadır. Tüm bu olaylar yaşayan Amerika kültürünün temsilleridir, Vivian Maier kendini bu ortamın hem biraz içinde hem tamamen dışında tutar. Fotoğraflarının arka planında gelişen ve büyüyen Amerika’nın günlük yaşamını kayıt altına almaya başlar. Onun fotoğraflarında gündelik hayatın her hali vardır. Güzelliklerle çirkinlikler aynı anda var olduklarına göre hiçbirini göz ardı edemez. Hepsi de insana dair olduktan sonra güzellik de çirkinlik de aynı anda fotoğraf karesine girebilir. Bu karşıtlar ancak bir aradayken anlam kazanır. Bu bakış açısıyla sokakta parçalanmış bir kediyi fotoğraflamaktan çekinmez, amacı gerçeği yansıtmaktır. Hem yükselen Amerika’nın hem arka sokaklarda yaşayan evsizlerin, dilencilerin, kimsesizlerin fotoğrafçısıdır, amacı şehrin görünmeyenlerini göstermektir. Kederi, acıyı en doğal haliyle verir. Maier’in fotoğraflarını bu kadar etkileyici kılan en önemli detayın Rolleiflex marka kamerasında yatar. Vizörü yukarıda olan bu kamera sayesinde insanların en doğal hallerini, onlara fazla belli etmeden yakalamayı başarmıştır. Bunun da dışında, fotoğraflar alttan bir açıyla çekildiği için portreleri doğallıkları ile çeker. Aynalarda ve cadde vitrinlerindeki yansımalarda fotoğrafladığı kendi oto-portreleri de çok özgündür. Kısaca Vivian Maier dünyaya eşsiz bir görsel hazine ile birlikte kendisi ve sanatıyla ilgili sırlarını bıraktı. Bant kaydındaki anlamlı sözleri ile yazıyı bitirmek istiyorum… “Hiçbir şey sonsuza dek sürmez. Başkaları için alan açmak lazım, bu bir çark. Bindiğinde sonuna kadar gitmek zorundasın. Ve sonra bir başkası sonuna kadar gitmek için aynı imkânı bulur ve bu böyle devam eder. Ve birileri, onların da yerini alır”. Kaynakça www.artfulliving.com.tr/project/1663/kesfedilmemis-bir-dadi-vivian maier https://oggito.com/icerikler/olumunden-sonra-kesfedilen-bir-fotograf-dehasi-vivian-maier/66166
EÇEV 30. YILINDAEÇEV 30. YILINDAEge Çağdaş Eğitim Vakfı (EÇEV) 30. Yılını eğitim dostlarıyla kutladı! Ege Çağdaş Eğitim Vakfı (EÇEV), eğitime adanmış gurur dolu 30. yılını 29 Kasım 2025’te Swissotel Büyük Efes İzmir’de düzenlediği balo ile kutladı. Sanatın ve umudun buluştuğu gecede sahne alan Zuhal Olcay, güçlü yorumuyla davetlilere unutulmaz anlar yaşatarak gecenin en özel anlarına imza attı. İki yüzden fazla seçkin davetlinin burs fonuna bağış yaparak katıldığı balonun sunuculuğunu Batıgün Sarıkaya üstlendi. Swissotel Büyük Efes İzmir’in ana sponsorluğu ile birlikte, Heraeus, Norm Holding, Yatsan, Asmira Grup ve İlgim Bakım Merkezi destekleriyle gerçekleşen bu anlamlı gecede, EÇEV Yönetim Kurulu Başkanı Leyla Şensöz konuşmasında; “EÇEV’in bugün ulaştığı kurumsal yapı, bölgemiz için büyük bir gurur kaynağıdır. Ülkemize yapılabilecek en değerli yatırımın eğitim olduğuna inanıyoruz. Çağdaş ve nitelikli eğitim alan her genç, Atatürk’ün ilke ve devrimlerinin izinde, Cumhuriyetimizi koruyacak, ülkemizi aydınlık yarınlara taşıyacaktır.” mesajını paylaştı. Vakfın kuruluşundan bu yana katkıları için EÇEV Kurucu Üyesi Alaattin Yüksel’e “Kurucu Üye Onur Ödülü”, bağışlarıyla en çok çocuğa ulaşan kurumsal destekçisi Sun Tekstil’e ise özel bir teşekkür plaketi takdim edildi. EÇEV’in eğitimde fırsat eşitliği vizyonuna verdikleri güçlü katkılar için İzmir Özel Türk Koleji, Işıkkent Eğitim Kampüsü, Özel İzmir SEV Kurumları ve Ekin Koleji de gecede teşekkür plaketleriyle onurlandırıldı. EÇEV’in eski bursiyeri ve iki dönemdir Yönetim Kurulu Üyesi olan Ünal Arıgümüş ise tüm EÇEV’li gençler adına konuşma yaparak, vakfın çocuklar ve gençler üzerindeki dönüştürücü etkisini anlattı. EÇEV’in 30. yıl balosu, eğitime umut olan destekçilerin bir araya geldiği; yeni başlangıçlara ilham veren özel bir gece olarak tamamlandı. EÇEV, 30 yıldır olduğu gibi, çocukların ve gençlerin temel haklarını gözeten ve fırsat eşitliğini önceleyen çalışmalarını kararlılıkla sürdürmeye devam ediyor.
KALEM: PROF. DR. MUSTAFA BAKKALEM: PROF. DR. MUSTAFA BAKProf. Dr. Mustafa Bak: "Her çocuk iyi bir oyuncudur" Güzel geçmiş bir çocukluğun, en başından bir birey olarak kabul edilmenin, sevgi dolu bir ortamda büyümenin başarıya dönüşmüş halini görmek istiyorsanız Mustafa Bak’a bakmalısınız. 1957 yılında İzmir’de doğan söyleşi konuğumuz Prof. Dr. Mustafa Bak, mutlu bir çocukluk evresinin ne denli önemli olduğunu yaşayarak deneyimlemiş, çocuk doktoru olduktan sonra da akademik araştırmalarla konuda uzmanlaşmış ve tüm bilgi, birikim ve deneyimlerini tüm ebeveynlerle paylaşmak için kitaplaştırmış bir çocuk dostu. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olduktan sonra Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalında ihtisas yapan, daha sonra da Pediatrik Nefroloji Uzmanlığı ihtisasını tamamlayan Mustafa Bak, İzmir, Muğla ve Bakü’de hekim ve yönetici olarak çalıştıktan sonra 2014 yılında Alsancak’ta kendi özel kliniğini açmış. Halen muayene hekimi olarak çalışmaya devam eden Bak, “Çocuk Yetiştirme ve Ebeveynlik” konusunda araştırmalar yapıyor, kitaplar yayınlıyor, oturumlara katılıyor. Çocuk ve çocukluk kavramları üzerine düşünen, çocuklar nasıl yetiştirilmeli sorusuna cevaplar arayan Mustafa Bak’ın ebeveynler ve çocuklarla ilgilenen profesyonellere rehber olması için kaleme aldığı ilk kitabı “Çocuk Gelişimi”. Cinius yayınlarından çıkan bu kitabının ardından “Bebeğinizin ABC’si”, “Çocuk Yetiştirmenin ABC’si” ve “Çocuklarda Düşünme Eğitimi” isimli kitapları Yakın Yayınları’ndan raflardaki yerini alıyor. Çocuğun gelişimi, sağlığı, beslenmesi, bakımı ile ilgili paylaşımlarının ardından, çocuğun en önemli ihtiyaçlarından biri olan OYUN’u konu alan son kitabı “Çocuk ve Oyun” yine Yakın Yayınları’ndan okurlara ulaşıyor. “Her çocuk iyi bir oyuncudur” diyen Mustafa Bak’la son kitabı ve çocuk dünyası üzerine söyleştik. Mustafa Bey öncelikle bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. İlk olarak güzel geçen çocukluğunuz ve sevgi dolu ailenizle yaşadıklarınızdan başlayalım. Nasıl bir çocukluk geçirdiniz? Ben ilkokul mezunu inşaat ustası babanın ve evde halı dokuyan annenin oluşturduğu muhafazakâr bir ailede yetiştim. Üç çocuklu ailenin en küçüğüydüm. Ailesi tarafından güvende tutulan, karşılıksız sevgi verilen, desteklenen, saygı gösterilen bir çocuktum. Evde her zaman bir birey olarak görüldüm. Evin öznelerinden biriydim. Ailemin içerisinde hiçbir dayatmaya maruz kalmadım. Ailemin sağladığı koruma, destek temelinde özgür ve bağımsızdım. Kendimle ilgili temel çoğu kararı kemdim aldım. Çocukluğum güzel anılarla doludur. Geriye doğru baktığımda hep mutluluk hatırlarım. Ayrıca çocukluğum, insanın sonradan değerini anladığı türden güzel bir mahallede geçti. Mahallemiz Şirinyer’deki bir işçi mahallesiydi. Hani klasik Türk romanlarında bahsedilen, büyüğün küçüğü sevdiği ve kolladığı, küçüğün büyüğüne saygı gösterdiği, herkesin birbirine destek olduğu, dayanışma, yardımlaşma içerisinde ve sevginin hissedildiği mahalleler vardır ya işte ben böyle bir mahallede de büyüdüm. Biz çocuklar mahallemizde sevildiğimizi, korunduğumuzu, mahallenin bir öznesi ve paydaşı olduğumuzu hissederdik. Özgürdük, coşkuluyduk, neşeliydik, mutluyduk. Bütün gün sokaktaydık, koşturuyor ve erkekli kızlı devamlı açık alan oyunları oynuyorduk. Bu mahallede ve böyle bir ailede çocukluk geçirmek büyük bir şanstı. Güzel ve mutlu bir çocukluk geçirdim. Esasen her çocukluk güzeldir. Çünkü her birey çocukluğun güzel anılarını hatırlar. Bebeklik ve çocuklukta yaşanan olumsuzluklar, problemler, ihmaller genel de bilinç altına atılır ve unutulur. Bebeklik ve çocuklukta ilişkisel deneyimlerde tekrarlanan olumsuz deneyimler, gizli bir şekilde, derin ve süreklilik gösteren yanlış inançlar ve şemalar olarak varlıklarını devam ettirir. Zaten ilk 3 yaş içerisinde yaşananalar ileride hatırlanmazlar. 3 yaştan sonra yaşananlar ise parça parça anılar oluşturur. 4–5 yaştan sonra yaşananlar ise daha net ve süreklilik gösteren anılara dönüşür. Kendi çocukluğuma döndüğümde 3-4 yaştan sonraki anılar benim için hep mutlu anılardır. Kitabınızda çocuk ve çocukluk kavramları üzerine köklü değerlendirmeleriniz var. Görülüyor ki tarihsel süreç içerisinde bu kavramların içi farklı şekillerde doldurulmuş. Günümüzde bu kavramlar ne ifade ediyor toplumsal katmanlarda? Modern çocukluk anlayışına göre çocuklar, toplumun geleceğini belirleyen en önemli insan kaynağıydı ve bu nedenle de değerli bireylerdi. Genel değerlendirme çocuğun yetersiz olduğuydu, çocuk gelişmemişti, toplumun öznesi ve paydaşı değildi. Çocukluk süreci yetişkinliğe geçiş dönemiydi. Çocukların yetiştirilmesinde çocuğun belirli kalıplara ve normlara sokulması önemliydi. Modern kapitalist sisteme göre verilen eğitimle sosyal ve kültürel olarak istenilen bir biçimde “gelecek kuşakları yaratmak” gerekiyordu. Çocuk mikro düzeyde ailenin, makro düzeyde ise devletin gelecek kurgusunu gerçekleştirecek gelecek öznesiydi. Sonuçta çocuklar yetişkinler tarafından büyük bir ideolojik ve değerler şiddetine maruz kaldı. Hukuksal, ekonomik, politik, kültürel olarak bağımlı hale ve de sistemin devamını ve yeniden üretilmesini sağlar hale getirildi. Günün bireyi, öznesi ve paydaşı değildi. Çocuk toplum için ve kendisi için üretimde bulunamazdı. 1970’lerden sonra ise ideal olduğu düşünülen bu evrensel ve modern batılı çocukluk anlayışı eleştirilmeye başlandı. Tamamen yetişkinlerin belirlediği, hiyerarşik, planlanan geleceği inşa etme temelinde, çocuğun üstün yararı ve haklarının gözetilmediği, çocuğun nesneleştirildiği, gelecek için yaşanan çocukluk anlayışı terk edilmeliydi. Sonuçta günümüzde yeni bir çocukluk paradigması oluştu. Bu yeni paradigmaya göre: Çocuğun hak ve özgürlükleri vardır. Yaşam içerisinde çocuklar her şeyi biz yetişkinler gibi, ama gelişmişliklerine göre görürler ve yaşarlar. Yaşamın her alanında olmalıdırlar. Çocuklar yetişkinlere göre ilgileri, ihtiyaçları, çıkarları, beklentileri ile farklıdır ama aynı zamanda çocuklar, sosyal gerçekliği inşa etme ve yorumlama pratiklerine sahip, sosyal düzenin yapılanmasına katkı sunan sosyal aktörlerdir. Çocuklar toplumsal hayatta “aktif” rol oynamalıdır. Toplumsal yaşamda anlam üreten ve toplumsal değişime etkisi olan toplumun etkin aktörleridir. Çocukların korunması, gelişimlerinin sağlanması yanında çocukların katılım hakları unutulmamalıdır. Fiziksel, ruhsal, bilişsel gelişmişliklerine paralel kendileri ve toplumla ilgili kuralların derlenmesine katılma hakkı oluşturulmalıdır. Çocuklar kendi hayatlarıyla ilgili konularda söz sahibi olmalıdır. Çocukların karar alma süreçlerine katılabildikleri ve eylem potansiyellerinin olduğu kurumlar oluşturulmalıdır. Çocukların sunduğu görüşler ciddiye alınmalıdır. Çocuk geleceğin değil, erişkin gibi bugünün değerli varlığı, öznesi ve paydaşıdır. Çocuk öncelikle bugünü yaşayabilmelidir ve topluma katkılarını sunabilmelidir. Klasik bir söylem vardır, araba kullanmak için bile bir ehliyete ihtiyacınız vardır. Oysa çocuk yapmak için hiçbir şarta gerek yoktur. Sizce iyi bir ebeveyn olmanın bir yolu, bir formülü, bir kuralı var mıdır? Öncelikle belirtmem gereken en temel kavram “Anne babalığın zor iş” olduğudur. Ebeveynlik, çocuk gelişimi ve çocuk yetiştirme uzun bir yolculuktur. Bu uzun yolculukta "bilgi", yolculuğun pusulasıdır. Bilgi yönü, yolu belirlediği gibi niteliği ve sonucu da belirler. Ebeveyn olmanın evrensel bir formülü yoktur. Sadece söylenecek tek şey ebeveynlik ve çocuk yetiştirme yolculuğunda bilimsel bilgi temeli yaklaşım sergilenmelidir. Çocuk sahibi olmadan önce hamilelik öncesi ne yapılması gerektiği, hamileliğin nasıl geçirilmesi gerektiği, doğum, çocuğun beslenmesi, bakımı, çocuğun dönemsel özellikleri, ebeveynlik tutumları, çocuğun motor, bilişsel, ruhsal, duygusal ve sosyal gelişiminin nasıl sağlanacağı, çocuk eğitimi, öğrenimi ve çocuğun ne olduğu gibi konularda bilimsel bilgi sahibi olunmalıdır. Sonuçta ebeveynlik bilimsel bilgi temelinde ve ebeveynlerin kendi iç seslerini dinleyerek, hislerini de göz önünde tutarak çocuk yetiştirmeleri önermekteyiz. Sadece anne babamızın çocuk yetiştirme modelleriyle çocuğa yaklaşım doğru bir yaklaşım değildir. Zaten son 15-20 senedir ben bu konu üzerinde çalışmaktayım. Diğer konu uzmanları gibi ben de ebeveynlik ve çocuk yetiştirme konusunda anne babaların bilgi ihtiyacını karşılayacak rehber niteliğinde yayınlar yaratmaya çalışıyorum. Son kitabınızın konusu çocuk ve oyun. Günümüzün en temel sorunlarından biri olarak düşünülen dijitalleşme her yaştan insanı etkilediği gibi çocukların dünyasını da şekillendiriyor. Bedensel ve ruhsal gelişiminin en önemli unsurlarından biri olan oyun çocukların hayatında gittikçe azalmış veya bilgisayar ekranında sadece tıklayarak yapılan bir eyleme dönüşmüş. Nedir oyun ve neden çocuklar oyun oynamalıdır? Öncelikle oyun çocuğun en temel hakkıdır. Ayrıca oyun doğada vardır. Her canlı oyun oynar. Oyun çocuğun işidir. Oyun çocuğun gereksinimidir ve iç dünyasının aynasıdır. Deneyerek öğrenme ortamıdır. Çocuğun en temel ihtiyaçlarından birisidir. Arzularının gerçekleştirildiği deneyimlerdir. Hayal ile gerçek arasında bir köprüdür. Çocuğu yansıtan bir aynadır. Yaşamı öğrenme yöntemidir ve gelecek yaşama, hazırlanma provalarıdır. Bilgi ve deneyimlerinin kazanıldığı ve birleştirildiği alandır. Çocuk gelişiminin ve eğitiminin vazgeçilmez aracıdır. Kendini keşfetme ve geliştirme eylemidir. Ruha açılan penceredir. Çocuk için bir deney alanıdır. Öğrenme laboratuvarıdır. Çocukların kendilerini keşfetme, geliştirme eylemi ve öğrenme sanatıdır. Çocuğun duygu ve düşüncelerinin aracı ve aynasıdır. Oyun bu tanımlamaların hepsidir ve sonuçta oyun çocuğun yaşamıdır. Oyun bunlar nedeniyle oynanır. Günümüz çocuklarının oyundan uzaklaşmasının diğer bir nedeninin de ebeveynler olduğunu düşünüyorum. Toplumumuza baktığımızda yetişkinlerin çocuklarıyla oyun oynamadıklarını görüyoruz. Artık tipik resim şu oldu, parkta oynayan çocuk ve elindeki telefona dalmış bankta oturan anne veya baba. Biz yetişkinler neden oyun oynamayı bilmiyoruz? Çünkü biz yetişkinler çocuk ve çocuk yetiştirme konusunda yeterli bilgi sahibi değiliz ve oyunun ne demek olduğunu da bilmiyoruz. Ayrıca ebeveyn olarak bizler kapitalist sistemin aşırı tüketici ve yönlendirici baskısından ezilmiş durumdayız. Devamlı bir koşuşturma içindeyiz. Aşırı bir stres ortamında ve ekonomik sorunlarla uğraşıyoruz. Eğer bir sistem bir varlığa değer verir ise o varlıkla temel bağıntılı olan olgulara da değer verir. Yaşadığımız dönem ve sistemde çocuğa değer verilmediğinden, çocuğun en temel desteği ve güvencesi olan ebeveynlerine de değer verilmemektedir. Anne baba ekonomik ve toplumsal problemlerden nefes alıp, çocukla ve oyunla ilgilenecek vakti bulamıyor. Bence yetişkinlerin oyun oynamamasının en temel nedenleri bunlar. Kitabınızdaki önemli konulardan biri de oyunların eğitici yönü. Oyunların sadece fiziksel gelişime değil çok yönlü kişilik gelişimine de katkısı olduğu bilimsel bir gerçek. Bizim eğitim sistemimiz oyunları yeterince kullanıyor mu sizce? Kesinlikle yeterince kullanılmıyor. Zaten bizim eğitim sistemimiz temelde modern çocukluk anlayışı temelinde eğitim vermeye çalışıyor. Görülüyor ki onu da başaramıyor ve çok kötü uyguluyor. Ayrıca oyundan ve oyunun eğitici yönünden hiç yararlanmıyor. Eğitimde çocuk temel alınmıyor. Çocuğun özellikleri ve ihtiyaçları göz önünde bulundurulmuyor. Oyunun, çocukla iletişim kurmada, çocuk eğitimi ve öğretiminde, yaşam boyu öğrenme için temel oluşturmada en etkili yol olduğu kabul bilinse de eğitim sistemimiz oyundan faydalanmıyor. Oyun oynamak eğlenerek ve eylemde bulunarak öğrenmedir. Eğitimin vazgeçilmez bir aracıdır. Her oyun çocuğun bilişsel, sosyal, motor, ruhsal ve duygusal yapılarının birini veya birkaçını geliştirmeye yarar. Ama unutulmamalı ki temelde oyun kendinden başka bir amacı olmayan (ototelik) bir aktivitedir. Bu güzel söyleşi için tekrar çok teşekkür ederiz. Dileriz gönlünce oyun oynayan çocukların ve yetişkinlerin ülkesi oluruz. Sevgili Hasan, bu röportaj için ben teşekkür ederim. İnanıyorum ki özgürce, eğlenerek bol oyun oynayan, günün öznesi, paydaşı olan ve düşünen, soran, sorgulayan, eleştiren, yaratıcı, problem çözen çocuklar geleceğimizi güzelleştirecekler.
E-DERGİ İzmir Life şimdi internette.
Tıklayın, okuyun...
Kasım/Aralık 2025 sayısında neler vardı göz atın!
AYIN MEKANLARI PRIMO

Konak Pier’deki yeni İtalyan Primo İzmir’in en önemli gastronomi merkezlerinden Konak Pier, yepyeni ve renkli bir restoranı daha kucakladı. Denize uzanan tarihi dokuda kapılarını açan “Primo”, İtalyan mutfağının sıcak ruhunu İzmir’e taşıdı. Birbirinden lezzetli pizzaları, makarnaları, rizottoları, etleri, salataları ve muhteşem manzarasıyla müşterilerini ağırlayan “Primo”, şarapları, limoncellosu, kokteylleri ve diğer içkileriyle de konuklarına keyifli saatler sunuyor. İtalya Como’da 16 yıl çalışan şef Ertunç Özdemir’in mutfağı, “Primo” ziyaretçilerini adeta İtalya’ya götürüyor ve Napoli, Roma, Milano ruhunu İzmir’de yaşatıyor. Gazeteci Osman Gençer ile kardeşi Hakan Gençer ve oğlu Arman Gençer’in birlikte açtıkları “Primo”, her gün saat 12.00 ile 22.00 arası hizmet veriyor. “Primo”, kalitesinin yanında fiyat dengesiyle de dikkat çekiyor. Açıldığı ilk günden itibaren b...

[Devamını Oku...]

MARDARINN

Mandarinn Son yıllarda doğal güzelliklerinin yanı sıra zengin gastronomi seçenekleri ile öne çıkan İzmir’in Karaburun ilçesi, bu alanda önemli bir başarıya imza attı. Yerel lezzetleri çağdaş yorumlarla buluşturmak amacıyla 2022 yılından bugüne hizmet veren Mandarinn Karaburun, uluslararası gastronomi rehberlerinden Gault & Millau 2026 tarafından “Gourmet Table – Chef Restaurant” kategorisine alındı. Bu seçkiyle birlikte Karaburun’dan ilk kez bir restoran, uluslararası bir gastronomi rehberinde yer almaya hak kazandı. Karaburun'un kimliğini taşıyan mutfak Hilmi Akyol ve Özer Koçak tarafından, ilçenin doğallığını ve sürdürülebilirlik anlayışını merkezine alarak 2022 yılında kurulan kurulan Mandarinn Karaburun, mutfağını Şef Gökhan Altay liderliğinde şekillendiriyor. Restoranın mutfak anlayışı; deniz ve kara ekosistemlerinin sunduğu çeşitliliği menüye yansıtan bütüncül bir bakış üze...

[Devamını Oku...]