TEMMUZ AĞUSTOS 2026 Dünya ülkelerini yönetenler bir karmaşanın içinde yuvarlanıyorlar. En diktatöründen en demokratına kadar insan mutluluğunun temini işine odaklanamayanları bir yana bırakıp kendi gündemimize dönelim mi? Biraz gecikmeli de olsa İzmir Life dergimizi siz vefakar okurlarımıza sunabildiğimiz için mutluyuz...
SU BİTERSE HAYAT BİTERSU BİTERSE HAYAT BİTER"İklim değişiklikleri doğaldır ve insan faaliyetlerinden bağımsızdır." Bu tür iddialar her gün internette ve televizyon programlarında geniş çapta yayılıyor. Bazıları doğru. Diğerleri ise, bu örnekteki gibi, eksik, yanıltıcı veya tamamen yanlış. Bilgiyle dolu, hızla üretilen içeriklerin ve bazen ideolojik çıkarlarla motive edilen konuşmaların olduğu bir ortamda, neyin kanıtlanmış neyin sadece iddia edilmiş olduğunu ayırt etmek giderek zorlaşıyor. Zamanla her şey birbirine karışıyor: gerçekler, görüşler, inançlar ve söylentiler. Dezenformasyon işte böyle yayılıyor. Ve bununla birlikte güvensizlik, kafa karışıklığı ve demokratik tartışmanın zayıflaması da ortaya çıkıyor. 2026 yılının ortasını geçtik. Ve dünyanın en büyük problemi giderek azalan su kaynakları… Kuruyan toprak, solan gelecek… Küresel tarım kartellerinin su yağmasına karşı isyan zamanı! 2026 yılının ortasını devirdik. Takvimler ilerliyor, teknoloji zirve yapıyor, yapay zekalar havada uçuşuyor ama insanlık en ilkel, en can alıcı gerçeğiyle yüzleşmekten kaçıyor… Dünya susuzluktan kırılıyor. Bugün gezegenin karşı karşıya olduğu en büyük, en geri dönülemez felaket, sinsice yaklaşan değil, artık kapıyı kırıp içeri giren su krizidir. Ve bu kriz, iddia edildiği gibi sadece "gökyüzünden yağmur yağmamasıyla" açıklanacak bir doğa olayı değildir. Karşımızdaki tablo; endüstriyel tarımın, gözü dönmüş küresel gıda kartellerinin ve "hızlı" tüketim çılgınlığının doğaya karşı işlediği organize bir suçun faturasıdır! 2025-2026 kışında İzmir’in aldığı o yoğun yağışlar, barajlardaki doluluk oranları yüzünden şu an şehre aldatıcı bir rehavet veriyor olabilir. Sokaktaki insan "Bu yaz musluktan su akacak, barajlar doldu" diye düşünebilir ama bu tamamen geçici bir göz boyamadan ibaret. Bir Slow Food savunucusu gözüyle baktığımızda, bu durumun ne kadar büyük bir yanılgı olduğunu görmek zor değil: Yağışın yoğun olması, suyun korunduğu anlamına gelmez… İklim krizi tam olarak budur: Yağışlar artık aylara yayılan düzenli ve bereketli ritmini kaybetti. Onun yerine, aniden inen, sele dönüşen, toprağa süzülmeden akıp giden ve kenti vuran ekstrem hava olaylarına dönüştü. Toprağın ememediği, yeraltı su kaynaklarını (akiferleri) besleyemeyen su, sadece anlık bir makyajdır. Endüstriyel tarımın oburluğu baraj dinlemez… İzmir Havzası (özellikle Küçük Menderes ve Gediz), endüstriyel tarımın ve suya doymayan monokültür üretiminin kıskacında. Barajlarda su var diye bu yaz yine vahşi sulamayla ovalara tonlarca su akıtılacak. Sırf "bu sene su var" rahatlığıyla, bölgenin iklimine hiç uymayan küresel tohumların suyuna milyarlarca metreküp harcanacak. Ve o bir kışta biriken su, bir yazda endüstriyel tarım kartelleri tarafından emilip bitirilecek. Gelecek kışın garantisi yok… Peki, ya önümüzdeki kış? İklim salınımı 2026-2027 kışında bizi kavurucu bir kuraklıkla baş başa bıraktığında, bu yaz har vurup harman savrulan suların hesabını kim verecek? Tek bir iyi kış, arkasından gelecek üç yıllık bir kuraklık felaketini gölgeleyemez. Asıl mesele suyun olması değil, o suyu nasıl yönettiğimizdir. Bu geçici rahatlama, İzmir’de yerel yönetimlerden üreticiye kadar herkesi derin bir uykudan uyandırmalı, aksine daha çok alarm durumuna geçirmelidir. Atalık tohumlara dönmek, sünger şehir modellerini uygulamak ve damla sulamayı zorunlu kılmak için "vaktimiz varken" harekete geçmeliyiz. Su bittikten sonra alınan önlemlerin hiçbir hükmü kalmayacak. Dönelim dünyaya Endüstriyel tarımın su talanı Bir düşünün; binlerce yıldır yerel iklime adapte olmuş, az suyla yetinen atalık tohumlarımızı ne ara terk ettik? Ne ara bizi laboratuvar ürünü, suya doymayan hibrit tohumlara ve onların kimyasal zehirlerine mahkûm ettiler? Hızlı üretim, hızlı tüketim, hızlı yok oluş… Endüstriyel tarım, daha çok kâr elde etmek adına yeraltı su rezervlerimizi hoyratça emiyor. Akiferler boşalıyor, toprak çöküyor, obruklar açılıyor. Monokültür belası… Kilometrelerce uzanan tek tip endüstriyel tarlaları sulamak için nehirlerin yatakları değiştiriliyor, göller kurutuluyor. Sırf mevsimi dışında süpermarket raflarını süslesin diye, su fakiri coğrafyalarda tonlarca su tüketen endüstriyel ürünler yetiştiriliyor. Bu bir üretim modeli değil, bu bir su sömürgeciliğidir. Gelecek nesillerin içme suyunu, bugünün "ucuz ve hızlı" gıda illüzyonuna kurban ediyoruz. Slow Food: Temiz, adil ve "sulu" bir gelecek Biz Slow Food gönüllüleri yıllardır haykırıyoruz… Toprağın ritmine dönün! Ama endüstriyel çarklar bizi dinlemek yerine daha çok tüketmeyi, daha hızlı üretmeyi vadetti. Ve işte sonuç: 2026 yılındayız ve musluklardan akan su bile lüks olma yolunda. Eğer bu gidişata dur demezsek, çok yakında ne biçecek bir toprak bulabileceğiz ne de o toprağı yeşertecek bir damla su. Çözüm, küresel tarım şirketlerinin laboratuvarlarında değil; geleneksel tarımın, agroekolojinin ve yerel hafızanın tam kalbindedir. Atalık tohumlara dönüş şarttır. Coğrafyanın iklimine uygun, kuraklığa dayanıklı yerel tohumlar acilen koruma altına alınmalı ve zorunlu kılınmalıdır. Vahşi sulamaya son verilmeli… Toprağı ve suyu boğan ilkel sulama yöntemleri tamamen terk edilmeli, damla sulama ve yağmur suyu hasadı gibi sürdürülebilir modeller kayıtsız şartsız uygulanmalıdır. Endüstriyel devlerin su yağmasına göz yummak yerine, toprağı bir anne gibi koruyan, suyu kutsal bilen küçük aile çiftçiliği desteklenmelidir. 9,3 Trilyon Litre Su: BM raporu, yapay zekanın patlamasıyla veri merkezlerinin akıl almaz boyuttaki çevresel etkisini ortaya koyuyor Eğer bir ülke olarak ele alınsaydı, veri merkezleri 2030 yılına kadar elektrik tüketiminde küresel olarak altıncı sırada yer alabilirdi. Ayrıca, 1,3 milyar insanın yıllık su ihtiyacına eşdeğer miktarda suya ihtiyaç duyacaklardı. Yapay zekâ (YZ) baş döndürücü bir hızla yayılıyor, yüz milyonlarca kullanıcı tarafından kullanılıyor ve her gün milyarlarca sorguyu işliyor. YZ artık veri merkezi büyümesinin en önemli itici güçlerinden biri. Ancak bu büyüme, yeni bir Birleşmiş Milletler raporunun merkezinde yer alan, akıl almaz bir çevresel bedelle birlikte geliyor. Birleşmiş Milletler Üniversitesi Su, Çevre ve Sağlık Enstitüsü tarafından derlenen ve 10 Haziran 2026 Çarşamba günü yayınlanan rapor , yapay zekanın elektrik kullanımının küresel ölçekteki karbon, su ve arazi ayak izlerini ölçmek için çeşitli kaynaklardan elde edilen birincil verileri kullandı. Rakamlar şaşırtıcı . Yapay zekâ pazarının önümüzdeki on yılda 25 kat büyümesi ve 2023'teki 189 milyar dolardan 2033'te yaklaşık 5 trilyon dolara ulaşması bekleniyor. Kullanıcı komutlarına yanıt olarak otomatik olarak metin, görüntü, video, ses ve kod üreten yapay zekânın bir alt alanı olan üretken yapay zekâ, halihazırda küresel pazar payının yaklaşık yüzde 20'sini oluşturuyor; 2030 yılına kadar bu oranın yüzde 40'a ulaşması bekleniyor. Üretken yapay zekanın işlev görebilmesi için öğrenme amacıyla devasa eğitim veri kümelerine ihtiyacı varmış. Bu modellerin eğitilmesi son derece kaynak yoğun bir süreç, ancak bu, her gün milyarlarca etkileşimi işlemek için gerekenlerle kıyaslandığında hiçbir şey değil; bu sadece bu merkezleri çalıştırmak için gereken elektrik miktarıyla sınırlı değil, aynı zamanda onları soğutmak ve enerji üretmek için gereken su miktarı ve veri merkezleri, çipler, soğutma sistemleri, arazi işgali ve nihai elektronik atıklar da dahil olmak üzere enerji altyapısı ve tedarik zincirlerinden kaynaklanan arazi ayak izi açısından da geçerli… Rapora göre, küresel veri merkezleri 2025 yılında yaklaşık 448 terawatt-saat elektrik tüketti ve bunun beşte birini yapay zekâ oluşturuyor. Bu, eğer bir ülke olsalardı, dünyanın 11. en büyük elektrik tüketicisi olacakları anlamına geliyor. Bu miktarda elektrik, Sahra Altı Afrika'da yaşayan 1,3 milyar insanın yıllık konut elektrik ihtiyacını 2,6 yıl boyunca karşılamaya da yeterdi. Bu miktardaki elektrik tüketimi, 189 milyon ton CO2 eşdeğerine denk gelen muazzam bir karbon ayak izi taşıyor; bu ayak izini ancak 10 yıl içinde yetiştirilecek 3,2 milyar fidan telafi edebilir. Su açısından bakıldığında, veri merkezleri geçen yıl 1,8 milyon olimpik havuza yetecek kadar su tüketti; bu da Sahra Altı Afrika'da 600 milyondan fazla insanın yıllık temel evsel su ihtiyacını karşılamaya yetecek miktarda su demektir. Alan bakımından bakıldığında, veri merkezlerinin elektrik ihtiyacı, Büyük Londra'nın yaklaşık 4,5 katı büyüklüğünde bir alanı kapsıyordu. Enstitünün Direktörü ve raporun baş yazarı Kaveh Madani, "Kamuoyu tartışmalarında yapay zekâ hâlâ sıklıkla yazılım olarak ele alınıyor, ancak yapay zekâ aynı zamanda fiziksel altyapıdır: veri merkezleri, elektrik üretimi, soğutma sistemleri, iletim ağları, çipler, mineraller, toprak ve su" dedi. Ancak bu şaşırtıcı rakamlar, yapay zekanın veri merkezlerinin elektrik tüketimindeki payının 2030 yılına kadar yüzde40'a yükseldiği bir senaryoyla karşılaştırıldığında hiçbir şey ifade etmiyor. Eğer bu gerçekleşirse, teknolojinin elektrik tüketimi, yapay zeka endüstrisini küresel olarak en büyük elektrik tüketicilerinden biri haline getirecek ve dünya elektriğinin yüzde3'ünü oluşturacaktır. Yapay zeka ile ilgili su tüketimi 9,3 trilyon litreye ulaşacak; bu da Sahra Altı Afrika'da 1,3 milyardan fazla insanın yıllık temel evsel su ihtiyacını bir yıl boyunca karşılamaya yetecek miktardır. Ve veri merkezlerinin yapay zeka ile ilgili arazi ayak izi, dünyanın en kalabalık metropol alanı olan ve 32 milyondan fazla insana ev sahipliği yapan Jakarta metropol alanının yaklaşık iki katı olacaktır. Bunun da ötesinde, raporda yapay zeka donanımından kaynaklanan elektronik atığın on yılın sonuna kadar 2,5 milyon metrik tona ulaşacağı tahmin ediliyor; bu da her yıl 250 Eyfel Kulesi'nin atılmasına eşdeğer. Madani AFP'ye verdiği demeçte, "Burada gösterdiklerimiz muhtemelen buzdağının sadece görünen kısmı," dedi. "Daha fazla şeffaflık talep etmeliyiz. Hizmet sağlayıcıların bu bilgileri vermesi gerekiyor." Rapor ayrıca hükümetleri yapay zeka sağlayıcılarından çevresel ayak izlerini açıklamalarını talep etmeye ve kullanıcıları, kuruluşları ve kamu kurumlarını, görüntü veya video yerine metin üretimi gibi düşük çevresel ayak izine sahip görevleri ve geleneksel arama araçlarını tercih ederek yapay zekayı akıllıca kullanmaya çağırıyor. Rapora göre, üretken yapay zeka araçlarını kullanmanın diğer daha sürdürülebilir yaklaşımları arasında, komutları ve çıktıları kısa tutmak, ilgili görevleri gruplandırmak, önceki sonuçları yeniden kullanmak ve gereksiz yinelemelerden kaçınmak yer alıyor. Bu arada, yapay zeka sağlayıcıları kullanıcılara karşı şeffaf olmalı ve örneğin bir resim veya video istemek gibi seçimlerinin yoğun enerji talebine yol açabileceği durumlarda onları bilgilendirmeli… Son uyarı: Ya şimdi ya hiç! Su, küresel şirketlerin bilançolarını şişirecek bir ticari meta değildir; su hayattır, su ortaktır, su tüm canlılarındır. Bizler, tabağımıza gelen yemeğin sadece tadını değil, o yemeğin arkasındaki su ayak izini de sorgulamak zorundayız. Hızlı, ucuz ve kirli gıda sisteminin bizi getirdiği yer, kupkuru, çatlamış bir toprak ve boş bardaklardır. Zaman tükendi. 2026 yılı, insanlığın doğayla barışması için belki de son virajdır. Ya bu endüstriyel su talanına karşı kitlesel bir başkaldırı başlatacağız ya da çok yakında bir damla temiz su için savaşmak zorunda kalacağız. Unutmayın; su biterse, hayat biter. Geleceğinizi yapay zekaya ve endüstriyel tarım kartellerinin insafına bırakmayın!
TELEMESAJTELEMESAJ“PROBLEMLER, ÇÖZÜLMEK İÇİNDİR” “Kafe Kariyer” söyleşilerinde bu kez, girişimcilik yolculuğuna çıkmayı hedefleyenlere ilham vereceğine inandığım, iş dünyasından değerli arkadaşım, Koray Yılmazlar ile söyleşiyoruz. İş yaşamına attığı ilk adımlardan girişimcilik serüvenine uzanan kariyer yolculuğunu konuşurken, aynı zamanda dünyada ilk ve tek olma özelliği taşıyan TeleMesaj projesini de yakından tanıma fırsatı bulduk. İlham veren deneyimlerini ve girişimcilik bakış açısını da sizler için konuştuk. Koray bey,bize kısaca kendinizden söz eder misiniz? Dokuz Eylül Üniversitesinde Endüstri Mühendisliği ve Bilkent Üniversitesinde İşletme eğitimi aldım. Bir yıl Londra da yaşadım ve Türkiye’ye döndükten sonra Vestel Danışmanlık, Philip Morris SA, General Motors Türkiye gibi farklı kültürdeki şirketlerde çeşitli pozisyonlarda görev yaptım. Şimdi de Pygma A.Ş. nin kurucu ortağı ve Yönetim Kurulu Başkanıyım. Sözünü ettiğiniz firmalarda çalışmak, kariyerinize önemli katkılar sağlamış olmalı… Kariyer yolculuğunuzda “başarılı olma” konusunda ne söylemek istersiniz? Bugün sizi siz yapan değerler oluşurken, iş yaşamınızda en çok kimden veya kimlerden etkilendiniz? İş yaşamında insanın başarısını şekillendiren etkenler üzerine çok düşündüm. Bana göre herkesin hikâyesinde hem "sayesinde" hem de "rağmen" vardır. Önemli olan bu dengenin nasıl kurulduğudur. Kariyer yolculuğunda birileri ya da bir şeyler sayesinde başarmış olmakla, birilerine ya da bazı koşullara rağmen başarmış olmak arasında sağlıklı bir denge bulunmasının ideal olduğunu düşünüyorum. Ben ise kendimi daha çok "rağmen başarmış" biri olarak görüyorum. Zaten ağırlıklı olarak "sayesinde başarmış" insanları, beş dakikalık bir sohbet içinde bile kolaylıkla fark edebilirsiniz. Elbette iş hayatım boyunca bugün olduğum kişiye katkı sağlayan pek çok insan oldu. Ancak bu noktada özellikle Vestel Danışmanlık'taki ilk genel müdürüm Ahmet Sezer'i anmadan geçemem. Kendisi şık görünüşü, güçlü eğitimi, zekâsı, espri anlayışı ve en önemlisi insanlığıyla iz bırakan bir yöneticiydi. İşini büyük bir ciddiyet ve hakkaniyetle yapar, "kazan-kazan" anlayışını benimserdi. Kurumun çıkarlarını gözetirken çalışanlarını da aynı ölçüde önemser; biri için diğerinden vazgeçmezdi. Cesur, insan odaklı ve adalet duygusu yüksek bir liderdi. Yönetim koltuğunu korkuyla koruyan, otoritesini baskıyla hissettiren yöneticilerden hiçbir zaman olmadı. Tam tersine, gerektiğinde yönetim kurulunun karşısında çalışma arkadaşlarının haklarını savunmaktan çekinmezdi. Biz de onun bu güven veren yaklaşımına, elimizden gelenin en iyisini ortaya koyarak karşılık vermeye çalışırdık. Bugün geriye dönüp baktığımda, yöneticilik anlayışımı şekillendiren en önemli örneklerden birinin Ahmet Sezer olduğunu söyleyebilirim. İnsana değer veren, adil, cesur ve ilham veren liderliğiyle, yalnızca başarılı bir yönetici değil; aynı zamanda meslek hayatım boyunca örnek aldığım gerçek bir rol model oldu. Ayrıca her alanda “Kazan, Kazan” ilkesini benimsediğimden, girişimcilikte, problemlere çözüm üretmemde de çok önemli bir bakış açısı oldu. Peki, beyaz yakalı bir çalışandan, girişimci olmaya nasıl dönüştü bu yolculuğunuz? Beyaz yakalı olarak çalıştığım dönemde, görev tanımımın içinde ya da dışında pek çok yenilikçi ve yaratıcı fikri çalıştığım şirketlere sundum; birçoğunu da hayata geçirme fırsatı buldum. Ancak zaman içinde, üretilen değerden çok, üst yönetimle daha güçlü ilişkiler kuran kişilerin ön plana çıkarıldığına birçok kez tanık oldum. Bu durum, fikir üretmenin tek başına yeterli olmadığını gösteren önemli bir deneyimdi. Kurumların değişime mesafeli durmasının temelinde çoğu zaman korku yatıyor. Ama korku, ecele de fayda etmiyor. Ben de bu yüzden artık başkalarının şirketleri için değil, kendi şirketim için değer üretmeye karar verdim. 2013 yılında yenilik ve değer üretebileceğimize inandığım arkadaşlarımla birlikte şirketimizi kurduk. Aynı yıl, mobil telefonlarla trafik kazasını algılayan teknolojimiz için patent alarak geliştirdiğimiz yazılımla pazara çıktık. TeleMesaj ise bugün üçüncü patentimiz ve dördüncü yazılım projemiz olarak bu girişimcilik yolculuğunun önemli kilometre taşlarından biri oldu. TeleMesaj fikri nasıl ortaya çıktı? Bu ihtiyacı ilk ne zaman fark ettiniz? Bir gün bir nöbetçi eczanedeydim ve eczacının nöbette çalan telefonlara yanıt vermekten, hep aynı soruları yanıtlamaktan bezdiğini, içerideki müşterilere de yeterli zamanı ayırmakta zorlandığını fark ettim. Karşılaştığım hemen hemen her sorunda olduğu gibi, bunu da nasıl çözebiliriz diye düşünürken TeleMesaj proje fikri nasip oldu. Dünyada benzeri olmadığından da temiz bir inceleme raporuyla Patentledik ve hayata geçirdik. Bu durumda “Problemlerden yakınmak yerine çözüme yönelik düşünmek” sizin önemli bir alışkanlığınız diyebiliriz. Bize TeleMesaj kullanıcılara tam olarak nasıl fayda sağlıyor anlatabilir misiniz? TeleMesaj'ı kullanan nöbetçi eczanelerde, sabit hattı arayan kişilere eczanenin nöbetçi ve açık olduğu otomatik olarak bildiriliyor. Arayan kişiye isterse eczanenin adresi sesli olarak tarif ediliyor, ayrıca konum bilgisi ve adres tarifi kısa mesaj olarak da telefonuna gönderiliyor. Bunların dışında farklı bir konuda görüşmek isterse de, doğrudan eczane yetkilisine bağlanabiliyor. Bu sayede nöbetçi eczacılar, gece boyunca defalarca gelen "Nöbetçi misiniz?", "Açık mısınız?", "Adresiniz nerede?" gibi tekrarlayan telefonlara cevap vermek zorunda kalmıyor. Böylece hem iş akışları daha az bölünüyor hem de hastalara daha verimli hizmet sunabiliyorlar. En büyük mutluluğumuz ise sahadan aldığımız geri bildirimler. Kullanan eczanelerden memnuniyet oranımız oldukça yüksek. Hastalar aradıkları eczaneye çok daha kolay ulaşırken, eczacılar da daha düzenli ve verimli nöbetler geçirebiliyorlar. Hatta zaman zaman teşekkürün ötesinde, dualar aldığımız bile oluyor. Bu güzel geri bildirimlerin ardından, hizmetimizi duyurmak amacıyla ilk olarak İzmir ardından da Aydın Eczacılar Odalarıyla işbirliği anlaşmalarına imza attık. Temmuz ayı itibariyle de Tüm Türkiye’ye hizmet sağlamak üzere kolları sıvıyoruz. TeleMesaj'ın en güzel tarafı: Hastanın işini kolaylaştırıyor, eczacının yükünü hafifletiyor ve sağlık hizmetinin daha verimli işlemesine katkı sağlıyor. Herkes için gerçek anlamda bir "kazan-kazan" modeli oluşturabilmiş olmak da bize en büyük motivasyon kaynağı oluyor. Fikrinizi ilk kez paylaştığınızda çevrenizden nasıl tepkiler aldınız? Fikri ilk olarak değerli ortağım Turgut Ertürk ile paylaştım. Ardından görüşlerine çok güvendiğim birkaç kişiye daha anlattım. Açıkçası beklediğimden çok daha olumlu tepkiler aldım. Hepsi fikrin uygulanabilir olduğunu düşündü ve beni cesaretlendirdi. Bir girişimcinin en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri, fikrine inanan insanların varlığıdır. Ben bu konuda şanslıydım. Destekleyici bir çevreye sahip olmak, girişimcilik yolculuğunda önemli bir avantaj. Peki, fikri hayata geçirirken sizi en çok zorlayan süreç ne oldu? Aslında TeleMesaj yalnızca bir yazılım projesi değil; birçok farklı uzmanlığın bir araya geldiği bir ekosistem. Projenin arkasında sosyal medya ve grafik tasarım süreçlerini yöneten, aynı zamanda başarılı bir ressam olan Sena Binici Hanım var. Bunun yanında sözleşmeler hukuku ve fikri haklar hukuku alanında çalışan hukuk ofislerimiz ile Türkiye'nin köklü sanal santral altyapı sağlayıcılarından bir iş ortağımız bulunuyor. En büyük zorluk, bu farklı disiplinlerden gelen ekipleri projenin vizyonu etrafında aynı heyecan ve motivasyonda buluşturabilmekti. Herkesin projeye aynı gözle bakması biraz zaman aldı. Ancak TeleMesaj geliştikçe, elde ettiğimiz sonuçlar ve gördüğümüz ilgi, ekibimizin inancını daha da güçlendirdi. Bugün aynı hedefe odaklanmış, uyum içinde çalışan güçlü bir ekip haline geldik. Başarılı bir girişimcinin sahip olması gereken özellikler sizce nelerdir? Öncelikle gençlerin girişimci ile yatırımcı arasındaki farkı iyi anlaması gerektiğini düşünüyorum. Herkes girişimci olmak zorunda değil; önce hangi rolün kendilerine daha uygun olduğuna karar vermeliler. Bana göre iyi bir girişimci; adaletli ve merhametli olmalı, özgür iradeye değer vermeli, makul riskler almaktan çekinmemeli. Emek vermeden başarının gelmeyeceğini bilmeli. Herkesin baktığı yere değil, başkalarının henüz göremediği fırsatlara bakabilmeli. "Kazan-kazan" anlayışını benimsemeli, biraz hayalperest ama çok kararlı olmalı. Biraz da alışılmışın dışında düşünebilen, gerektiğinde kalıpların dışına çıkabilen insanlar başarılı girişimciler oluyor. TeleMesaj'ın gelecek vizyonu nedir? Diyelim ki on yıl sonra geriye dönüp baktınız... İnsanların TeleMesaj'dan nasıl söz etmesini isterdiniz? En büyük hedefimiz, TeleMesaj'ın Türkiye'de nöbetçi eczane hizmetinde bir standart haline gelmesi. Elbette her nöbetçi eczanede olmak gibi bir iddiamız yok; ancak hizmet veren eczaneler arasında profesyonelliğiyle öne çıkan, güven duyulan bir çözüm olmak istiyoruz. Türkiye'de her gün yaklaşık 1.400 nöbetçi eczanenin hizmet verdiğini düşündüğümüzde, önümüzde hâlâ çok büyük bir gelişim alanı bulunuyor. TeleMesaj'ın ardından üzerinde çalıştığınız yeni projeler de var mı? Evet. Bir sonraki projemizin fikri şimdiden hazır. Yine sağlık sektörüne yönelik, yine özgün ve ihtiyaca cevap veren bir çözüm üzerinde çalışıyoruz. Ancak şu an tüm odağımız TeleMesaj. Öncelikle bu projeyi hak ettiği noktaya taşımak istiyoruz. Bir iş fikrinin gerçekten hayata geçirilmeye değer olup olmadığını siz nasıl anlarsınız? Fizibilite, SWOT analizi ya da rekabet analizleri elbette çok önemli; onları işin uzmanlarına bırakıyorum. Ben ise önce kendime şu soruları sorarım: "Bu işi başardığımda ne hissedeceğim?" ve "Yıllar boyunca bu işin arkasında dururken aynı heyecanı koruyabilecek miyim?" Çünkü girişiminiz aslında sizin ortaya koyduğunuz bir eser. Nasıl bir ressam tablosuna kendi rengini katıyorsa, yaptığınız iş de sizin karakterinizi ve hayata bakışınızı yansıtmalı. Bugün kendi girişimini kurmak isteyen gençlere en önemli tavsiyeniz ne olur? Ben, başarının üç temel sütun üzerine kurulduğuna inanıyorum: yetenek, emek ve inanç. Hatta şirketimizin adı olan Pygma da bu düşünceden ilham alıyor. İsmini, mitolojide kendi eserine tutkuyla bağlanan Kıbrıslı heykeltıraş Pygmalion'dan aldık. Pygmalion'un hikâyesi bize şunu hatırlatıyor: İnsan yaptığı işe gerçekten inanır, emek verir ve sabırla onu şekillendirirse, bazen hayal gibi görünen şeyler gerçeğe dönüşebilir. Hikâyenin içinde dördüncü bir unsur daha var; onu da gençlerin keşfetmesini isterim. İçten paylaşımlarınız, girişimcilik yolculuğunuza dair samimi anlatımınız ve geleceğin girişimcilerine ilham verecek değerli görüşleriniz için çok teşekkür ederiz. Başarı yolculuğunuzun TeleMesaj’ın yanı sıra, yeni projelerle de devam etmesini diliyoruz. Sevgiyle kalın.
YENİ DÖNEMİN KIRILMA HATLARIYENİ DÖNEMİN KIRILMA HATLARIYENİ DÖNEMİN KIRILMA HATLARI: TİCARET, ENERJİ, TEKNOLOJİ, SU ESİAD toplantısında konuşan Global Resources Partners Yönetim Kurulu Başkanı ve London Energy Club Kurucusu Mehmet Öğütçü, geleneksel savaş döneminin kapandığını belirterek, “Farkında olmayabilirsiniz ama ticaret, döviz ve teknoloji cepheleriyle 3. Dünya Savaşı zaten başladı” dedi. Değişen bu sert iklimde şirketlerin stratejisini özetleyen ESİAD Yönetim Kurulu Başkanı Sibel Zorlu ise büyüme odaklı reflekslerin artık yetersiz kaldığına dikkat çekerek, “Mesele yalnızca büyümek değil; daha güvenli ve dayanıklı yapılar oluşturmaktır” uyarısında bulundu. Ege Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (ESİAD), küresel düzendeki büyük kabuk değişimini ve önümüzdeki beş yılın makroekonomik haritasını masaya yatırdı. ESİAD Dernek Merkezi’nde düzenlenen “Önümüzdeki Beş Yıl: Riskler, Fırsatlar ve Stratejik Dönüşüm” başlıklı toplantının konuğu, Global Resources Partners Yönetim Kurulu Başkanı ve London Energy Club Kurucusu Mehmet Öğütçü oldu. DAHA GÜVENLİ VE DAYANIKLI YAPILAR KURMALIYIZ Toplantının açılışında konuşan ESİAD Yönetim Kurulu Başkanı Sibel Zorlu, dünya ekonomisinin kapsamlı bir dönüşüm sürecinden geçtiğini belirterek, şöyle konuştu: “Pandemi ve bölgesel savaşlar, küreselleşme neticesinde oluşan ekosistemin ne kadar kırılgan olabildiğini hepimize gösterdi. Artık ülkeler ve şirketler açısından mesele, yalnızca büyümek değil; daha güvenli, daha dayanıklı ve değişen koşullara en hızlı şekilde uyum sağlayabilen yapılar oluşturmak gerekiyor. Bu nedenle dünya ekonomisinde verimlilik kadar güvenliğin, maliyet kadar dayanıklılığın ve uluslararası rekabet gücünün önem kazandığı yeni bir döneme ve dönüşüme tanıklık ediyoruz. Bakalım yeni sistem bizi nereye götürecek… Dönüşüm artık ekonomik sürdürülebilirliğin ve rekabet gücünün temel koşuludur.” SAVAŞ SADECE TANKLA, F16 İLE OLMUYOR Açılış konuşmasının ardından söz alan Mehmet Öğütçü, dünyanın içinde bulunduğu çatışma ortamının geleneksel savaş tanımlarının çok ötesine geçtiğini ve sürecin halihazırda başladığını ilan etti. 3. Dünya Savaşı’nın televizyonlarda duyurulmayacağını belirten Öğütçü, şu çarpıcı analizde bulundu: “Belki farkında değilsiniz ama şu anda Dünya Savaşı’nı yaşıyoruz. Başladı, yürüyor. Dünya Savaşı başladığında da kimse buna Dünya Savaşı dememişti, televizyonlarda da ilan edilmeyecek. Artık savaşlar sadece F16’larla, S400’lerle veya tanklarla cereyan etmiyor; ticaret savaşları, enerji savaşları, döviz savaşları, su ve teknoloji savaşlarını zaten yaşıyoruz ve görüyoruz. Bu yeni dönemde mutlak müttefikler olmayacak; sürekli değişen, stratejik özerkliği olan ülkelerin öne çıktığı, esnek ve ne yazık ki şiddetlenerek devam edecek bir süreçten geçiyoruz.” “GEOPOLİTİCS, STUPİD!” DÖNEMİ Ekonomik verilerin artık tek başına yeterli olmadığını, jeopolitik risklerin şirketlerin geleceğini finansal tablolardan daha fazla etkilediğini ifade eden Öğütçü, “Eskiden, ‘It’s economy, stupid’ (Mesele ekonomi, aptal!) sözü vardı; her şey ekonominin etrafında dönerdi. Ben olsam şimdi ‘Geopolitics, stupid’ derdim. Çünkü artık jeopolitika şirketlerin geleceğini temelden etkiliyor. Her şirket, nasıl CFO’su veya teknoloji sorumlusu varsa, bir tane de ‘Chief Geopolitical Officer’ (Baş Jeopolitik Sorumlusu) tayin etmek zorunda” diye konuştu. SEYİRCİ DEĞİL, OYUN KURUCU OLMALIYIZ Türkiye’nin enerji profili üzerinden de değerlendirmeler yapan Öğütçü, sadece izleyici olmanın Türkiye için bir seçenek olmadığını vurguladı. Öğütçü, “Doğalgazda yüzde 98, petrolde yüzde 95 dışa bağımlı bir ülke, dünyadaki dinamiklerin dışında kalamaz. Yakından izlemek, parçası olmak ve mümkünse bu oyunda kurucu üyelerden biri olmak zorundayız. Artık sadece üretimin jeopolitiği değil, akışın jeopolitiği önemli. Ürettiğiniz şey akmıyorsa eğer, Hürmüz’e ya da Malakka’ya takılıp kalıyorsa değerini yitiriyor. Türkiye, coğrafyasının getirdiği bu akış kontrol gücünü beyinsel kaslarıyla birleştirerek bu coğrafyanın en büyük bölgesel gücü haline gelmelidir” dedi. BÖLGESEL MARKALAŞMA ÖNEMLİ Ülke imajındaki aşınmayı yönetmek için bölgesel markalaşmanın önemine değinen Mehmet Öğütçü, Türkiye’nin kendisini dış dünyaya kentlerle ve bölgelerle tanıtması gerektiğini savundu. Öğütçü, “İnsanlar artık Barselona deyince İspanya demiyor, Toskana bir markaya dönüştü, Dubai deyince kimse BAE’yi konuşmuyor. Ege, İzmir muazzam bir ekosistem. Tarihi, doğası ve yaşam kalitesiyle bir marka. Yatırımcıyı sadece rakamlarla değil, yaşam kalitesiyle çekebilirsiniz. Pırıltılı broşürler yerine, yatırımcının bizzat deneyimleyeceği somut başarı hikayelerine ve en önemlisi güvene ihtiyacımız var” ifadelerini kullandı.
GEZİ MİDİLLİGEZİ MİDİLLİMİDİLLİ’DE “BİR KÖY, BİR BAKKAL, BİR DOSTLUK” Yunan adaları üzerine sayısız gezi yazısı yazılıyor. Ancak bir yeri gerçekten tanımak için sadece sahillerini görmek yetmez; insanlarıyla tanışmak, aynı sofrada oturmak ve gündelik hayatın içine karışmak gerekir. Sıcak dostluklar kurmak da o kadar önemli ki, bunun yanı sıra yeme-içme kültürünü deneyimlemek gerektiğine de inanıyorum. Özellikle herkesin gittiği turistik noktalardan çok, yerel halkın tercih ettiği mekânları keşfetmek ve onların gündelik yaşamlarına tanıklık etmek bana daha anlamlı geliyor. Yunan adalarında tatil yapmayı seviyorum. Çünkü bana yabancı bir kültür gibi gelmiyor. Yaşam tarzlarımız ve mutfak kültürümüz birbirine o kadar benziyor ki... Çok severek yediğim patlıcanlı yemekler, karnıyarıklar, güveçler ve daha niceleri, bildiğimiz anne yemekleri... Ben adalara giderken, “Karides tava burada şu kadar, kalamar ızgara bu kadar” hesabı yapmıyorum. Tatilin maliyet hesabına indirgenmesini doğru bulmuyorum. Yanıma ihtiyacım kadar euro alıyor, mümkün olduğunca kredi kartı kullanmadan gezmeye çalışıyorum. Geçtiğimiz Kurban Bayramı öncesinde eşim Ayşe ile birlikte yeniden Midilli’ye gitmeye karar verdik. Daha önce birçok kez ziyaret ettiğimiz adada, Petra’da beş gecelik bir otel rezervasyonu yaptık. Uygun koşullarda aracımızı kiraladık, Jalemtur’dan biletlerimizi aldık ve yola çıktık. Bu yolculukta en çok merak ettiğimiz kişi ise Elizabeth Teyze’ydi Dokuz yıl önce yine Midilli’de 14 günlük bir tatil yapmış, adanın neredeyse tüm koylarını, plajlarını ve dağ köylerini dolaşmıştık. İşte o gezide tanışmıştık Elizabeth Teyze ile. Skalochori köy meydanındaki birkaç yüz yıllık çınar ağacının gölgesinde bulunan küçük bakkal dükkânını işletiyordu. Yol boyunca Ayşe ile aynı şeyi konuştuk: “Acaba hâlâ yaşıyor mu? Dükkânı açık mı?” Petra sahilinde, Arnavut Rıdvan’ın restoranında yediğimiz akşam yemeğinin ardından otelimize yerleştik. Ertesi sabah kahvaltımızı yapar yapmaz Skalochori’ye doğru yola çıktık. Petra’ya yalnızca 16 kilometre uzaklıktaki köy, yüksek ve kayalık bir tepenin yamacında yer alıyor. Ege Denizi’ne bakan muhteşem manzarası, taş evleri, Arnavut kaldırımlı sokakları ve renkli kapılarıyla her zaman ilgimizi çekmiştir. Geçmiş tatilimizde, meydandaki asırlık çınarın altında bulunan ve daha çok yerel halkın tercih ettiği restorana iki günde bir uğrar, uzun ve keyifli akşamlar geçirirdik. Köye vardığımızda aracımızı otoparka bıraktık. Ayşe’nin 9 yıl önce hediye ettiği yüzüğü çekmecesinden çıkardı Köy meydanına ulaştığımızda Elizabeth Teyze’nin hayatta olduğunu ve dükkânının hâlâ açık olduğunu görünce çok sevindik. Ayşe ile sarmaş dolaş oldular. Elizabeth Teyze, Ayşe’nin dokuz yıl önce hediye ettiği yüzüğü çekmecesinden çıkarıp gösterdi. O an yaşanan mutluluğu tarif etmek gerçekten zor. Ancak bizi üzen bir manzarayla da karşılaştık. Asırlık çınarın altındaki o güzel mekân kapanmış, masa ve sandalyeler kaldırılmıştı. Meydanın eski canlılığından eser kalmamıştı. Sanki köyün hafızasından küçük bir parça eksilmiş gibiydi. Dönüşümüzden bir gün önce Elizabeth Teyze’ye hoşuna gideceğini düşündüğümüz bir kıyafet hediye ettik. Çok mutlu oldu. Onu Ayvalık’a davet ettik ama bunun mümkün olmayacağını söyledi. Yine de kısa süre sonra Skalochori’de yeniden buluşmak üzere sözleştik. Midilli’den ayrılırken aklımızda en çok kalan şey manzaralar ya da sofralar değil, Skalochori’de yıllara meydan okuyan o dostluk oldu. Çünkü bazı dostluklar için ortak bir dil değil, samimiyet yeterli oluyor. Biraz da yerel lezzetlerden söz etmek istiyorum. Midilli’de önerebileceğim doyumsuz lezzet duraklarından biri, Mitilini çarşısının içinde yer alan küçük ve sıcak bir mekân. Değerli dostum Lefteris’in annesiyle birlikte işlettiği bu yerde, sokak boyunca sıralanmış ahşap masalarda, muhteşem bir atmosfer eşliğinde bir annenin elinden çıkan ev yemeklerinin tadına bakabilirsiniz. Bir diğer favorim ise kent merkezine yaklaşık 60 kilometre uzaklıktaki Petra Köyü’nde bulunan Arnavut Rıdvan’ın yeri. Pırlanta gibi plajları ve sakinliğiyle her zaman tercih ettiğim Petra’da Rıdvan, akıcı Türkçesi ve samimi tavırlarıyla konuklarıyla yakından ilgileniyor. Burada özellikle deniz ürünlerinin lezzeti hafızalarda yer edecek türden. Adanın çevresinde aracımızla dolaşırken keşfettiğimiz, dışarıdan gelenlerin pek uğramadığı küçük koylar ve gizli kalmış pek çok mekân da var. Her birinde yerel lezzetlerin tadına bakmış, notlar almış; her Midilli ziyaretimizde de mutlaka bu duraklara yeniden uğramışızdır. Tanımak için haritalara bakmak yetmiyor Midilliyi bizim için özel kılan yalnızca dostluklar değil, adanın gündelik yaşamını yansıtan küçük lokantalar ve aile işletmeleri de oluyor. Midilli’de geçirdiğimiz beş gün boyunca yine yerel lokantaları tercih ettik. Bunun nedeni yalnızca ekonomik kaygılar değildi. Asıl amacımız, klasik turist menülerinin dışına çıkarak adanın gerçek mutfağını, gündelik yaşamını ve kültürünü biraz daha yakından tanımaktı. Bir adayı tanımak için haritalara bakmak, müzelerini gezmek ya da en ünlü mekânlarında yemek yemek yetmiyor. Bazen bir köy kahvesinde geçirilen yarım saat, bazen bir esnafın anlattığı hikâye, bazen de gün batımında denize karşı içilen bir kahve o adanın ruhunu anlamaya yetiyor. Midilli, her gidişimizde bize bunu yeniden hatırlatıyor. Bu yüzden ayrılırken aklımızın bir köşesinde hep aynı düşünce kalıyor: Bir sonraki gelişimizde keşfedilecek daha çok sokak, dinlenecek daha çok hikâye var. Skalochori köy meydanındaki tavernada vakit geçirirken Elizabeth Teyze ile tanıştık 2017 yılında eşim Ayşe'nin ve benim yıllık izinlerimiz hâlâ duruyordu. Ağustos ayına gelmiştik ve henüz tatil planımızı netleştirememiştik. Yunan adalarını sevdiğimiz için - yanlış anlaşılmasın, Gökçeada, Bozcaada, Avşa ve Marmara adalarına da defalarca gittik-önce Sakız ve Sisam'ı düşündük, sonra vazgeçtik. Daha önce Thassos'ta 17 gün kalmış, adanın tadına doyamamıştık. Bu kez Midilli'de uzun bir tatilin bize iyi geleceğine karar verdik. Anaxos Skoutarou'da havuzlu bir otelde 14 günlük rezervasyon yaptırdık ve kendi aracımızla yola çıktık. İki hafta boyunca adanın dört bir yanını, köylerini, koylarını ve kıyılarını dolaştık. İşte o günlerde, Skalochori köy meydanındaki tavernada vakit geçirirken Elizabeth Teyze ile tanıştık. O Türkçe bilmiyordu, biz Yunanca... Buna rağmen özellikle Ayşe ile aralarında öylesine sıcak bir bağ oluştu ki birbirlerine hediyeler verdiler. Ayşe parmağındaki yüzüğü çıkarıp Elizabeth Teyze'ye hediye etti. Dönüş günümüzde uğradığımızda ise teyze bizi hediyelere boğdu. Kısacık bir zamanda, unutulmayacak bir dostluk kurulmuştu aramızda. Keşfedilecek daha çok sokak, dinlenecek daha çok hikaye var Aradan yaklaşık on yıl geçti. Midilli'ye yeniden gidip mahalle bakkalını bulmak ve Elizabeth Teyze ile tekrar karşılaşıp kucaklaşmak öylesine güzel bir duyguydu ki tarif etmem zor. Keşke bizimle gelebilseydi, keşke onu Ayvalık'ta ağırlayabilseydik. Ancak bakkalı bırakacak kimsenin olmadığını ısrarla söyledi. Sanırım köyünden ayrılmak da istemiyordu. Sohbetimiz sırasında, Osmanlı döneminde köyünün adının Çömlek Köyü olduğunu da hatırlattı bize. Ah, bir de ortak bir dil konuşabilseydik... Belki o zaman anlatacaklarımız daha çok olurdu. Bir sonraki gelişimizde keşfedilecek daha çok sokak, dinlenecek daha çok hikaye var. Lefteris’in annesi Despoina Teyze’nin elinden çıkan her yemek lezzetli Midilli’de önerebileceğim doyumsuz lezzet duraklarından biri, Mitilini çarşısının içinde yer alan küçük ve sıcak bir mekân. Değerli dostum Lefteris’in annesiyle birlikte işlettiği bu yerde, sokak boyunca sıralanmış ahşap masalarda, muhteşem bir atmosfer eşliğinde bir annenin elinden çıkan ev yemeklerinin tadına bakabilirsiniz. Lefteris’in annesi Despoına Teyze’nin elinden çıkan her yemek lezzetliydi; ancak özellikle favasının damağınızda bıraktığı tat gün boyunca unutulmuyor.
MACIR KÖFTE Ayın MekanıMACIR KÖFTEMacır Köfte Göztepe Sadıkbey’de cadde üzerinde yer alan Macır Köfte gerçek köfte lezzetini tatmak isteyenler için her daim uğranılacak çok özel bir adres… Turizm ve otelcilik eğitimi alan Hamza Tünay, 1985’den itibaren yaklaşık 30 yıl boyunca tanınmış bir çin lokantasında mesleğini sürdürürken, Balkanlardan gelip Akhisar’a yerleşen bir grup emeklinin açtığı mekanda Macır (Muhacır) Köfte ile tanışmasıyla beraber gastronomi konusunda kendini farklı bir yolda bulmuş. Tünay’ın sahibi olduğu Macır Köfte, Akhisar’ın eşsiz lezzetli köftesini butik bir şekilde İzmir’e taşıyarak geleneksel yöntemlerden şaşmadan sunuyor. Etleri, ekmekleri, baharatları ve zeytinyağları Akhisar bölgesinden temin edilen dükkanda, ürünler kaliteli, uygun fiyatlı, titiz–temiz bir servisi ile öne çıkmakta, ayrıca çiçekler içinde oturulacak geniş bir bahçesi de bulunmakta. Menüde, köfte çeşitleri olarak Ma...

[Devamını Oku...]
ALİBERTİ KÖŞKÜ KENT PARKI OLUYORALİBERTİ KÖŞKÜ KENT PARKI OLUYORİzmir Büyükşehir Belediyesi, yıllardır atıl durumda bulunan Aliberti Köşkü ve çevresindeki 22 bin metrekarelik alanı, spor, dinlenme ve sosyal yaşam olanaklarını bir araya getiren çok fonksiyonlu bir kent parkına dönüştürüyor. Yakın zamanda hizmete açılması planlanan proje tamamlandığında, Buca’nın merkezinde doğa, spor ve sosyal yaşamı buluşturan yeni bir kent parkı vatandaşların kullanımına sunulacak. Alanın kent için önemli bir kazanım olacağını belirten Başkan Tugay, “Burası bugüne kadar yeterince fark edilmemiş ancak son derece değerli bir alan. Sahipleri tarafından belediyemize bağışlanan bu bahçede çok eski ve kıymetli ağaçlar bulunuyor. Mevcut yeşil dokuyu koruyacak, aynı zamanda daha da geliştireceğiz. Kent sakinlerinin bu alanı güvenle ve keyifle kullanabilmesi için gerekli düzenlemeleri yapıyoruz. İnsanların doğayla iç içe vakit geçirebileceği, oturup dinlenebileceği ve keyifli anlar yaşayabileceği yeni bir yaşam alanı oluşturuyoruz. Kültürpark, Hasanağa Bahçesi, Aşık Veysel Rekreasyon Alanı ve İnciraltı Kent Ormanı gibi bu alanın da kent yaşamına önemli katkı sağlayacağına inanıyoruz. Çünkü insanların bu tür yeşil ve nefes alabilecekleri alanlara ihtiyaç duyduğunu biliyoruz” dedi. Projenin farklı yaş gruplarına hitap edeceğini ifade eden Başkan Tugay, “Burası spor yapmak, dinlenmek ve gençlerin ders çalışabilmesi için uygun bir ortam sunacak. Ayrıca vatandaşlarımızın uygun fiyatlarla yararlanabileceği bir kafeteryanın da yer aldığı çok fonksiyonlu bir yaşam alanı olacak. Buca gibi büyük bir ilçenin de böyle bir yaşam alanına ihtiyacı var” diye konuştu.
KENTE İKİ YENİ ORKESTRA GELİYORKENTE İKİ YENİ ORKESTRA GELİYORİzmir Büyükşehir Belediyesi’nden kente iki yeni orkestra İzmir Büyükşehir Belediyesi, kentin kültür ve sanat yaşamına değer katacak iki yeni müzik topluluğunu İzmirlilerle buluşturuyor. Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı Etkinlik ve Organizasyon Şube Müdürlüğü bünyesinde yapılandırılan İzBB Smyrna Ensemble Orkestrası ve İzBB Türk Müzikleri Orkestrası, ücretsiz yapılacak lansman konserleriyle sanatseverlerin karşısına çıkmaya hazırlanıyor. İki yeni orkestra, İzmir’in sanat üretimini güçlendirmeyi, farklı müzik disiplinlerini daha geniş kitlelerle buluşturmayı ve kentin kültürel çeşitliliğine katkı sunmayı hedefliyor. Klasik müzikten çok sesli yorumlara uzanan repertuvarıyla dikkat çeken İzBB Smyrna Ensemble Orkestrası, “Raks-ı Politen” başlıklı lansman konseriyle sahne alacak. İzBB Türk Müzikleri Orkestrası ise “Edirne’den Kars’a Anadolu Ezgileri” konseriyle ilk kez dinleyici karşısına çıkacak. Sanat yönetmenliğini İnanç Menekşe’nin üstlendiği orkestrada düzenlemeleri Deniz Berkay Aksüt ve Cemal Yüktaşıyan yaparken, solist kadrosunda Gülce Alatay, İrem Gülem ve Burak Maral yer alıyor
SOSYOLOGLAR YAYLA KÖYÜNDESOSYOLOGLAR YAYLA KÖYÜNDEEgeli Genç Sosyologlar Karaburun’un Yayla Köyünde incelemelerde bulundu Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü öğrencileri, köy sosyolojisi dersi kapsamında Karaburun’un Yayla (Köyü) Mahallesi’ni ziyaret etti. Öğrenciler, Muhtar Hamza Koşar ve köy sakinleriyle bir araya gelerek iki asırlık Yörük köyündeki sosyal, ekonomik, kültürel değişimi içeren bir söyleşi gerçekleştirdi. Köy Muhtarı Hamza Koşar’ın rehberliğinde gerçekleşen ziyarette, geleneksel yaşamın dünü ve bugünü sosyolojik bir perspektifle masaya yatırıldı. Köy Sosyolojisi dersi kapsamında gerçekleştirilen saha incelemesi ve alan gezisi, Ege Üniversitesi öğrencilerinin ders müfredatındaki teorik bilgilerini sahaya taşıyarak, uygulamalı bir sosyolojik deneyimsel bilgiler de kazanarak sosyolojik formasyonlarını güçlendirmeleriyle tamamlandı.
FERYAL ÇIKIKÇI VE PAŞOLAR EVİ ROMANIFERYAL ÇIKIKÇI VE PAŞOLAR EVİ ROMANIFeryal Çıkıkçı’nın kaleme aldığı Kuşadalı Paşolar Evi romanı bir dönemin yaşanmışlığını anlatıyor Kuşadası Kaleiçi Mevkii'nde, sur içinde 1814 yılında inşa edilen bir konağa Mora'dan göç ederek yerleşen Paşolar Ailesinin yaşamını yaşamını konu alan "Paşolar Evi" romanının yazarı Feryal Çıkıkçı ile söyleşimiz, bir hayli keyifli geçti. Bakalım, sizler de keyifle okuyacak mızınız? Sayın Feryal Çıkıkçı, ‘Paşolar Evi’ yayımlanan (Edisyon Kitap, 2026) ilk romanınız. Romanınızda geçen olayları anlattığınız yer olarak ana eksen, Kuşadası’nın tarihi Kaleiçi Mevkii. Öncelikle okurun bilgilenmesi için şunu sorayım: Romanınızda sözünü ettiğiniz Kaleiçi’ndeki iki yüz on iki yıllık olduğunu belirttiğiniz bu ev duruyor, değil mi? Söz konusu ev ya da konak hakkında biraz bilgi verir misiniz? Öncelikle sohbet imkânı verdiğiniz için teşekkür ederim. “Paşolar Evi” Kuşadası Kaleiçi Mevkii’nde, sur içindeki tarihî yerleşim dokusu bünyesinde bulunan aile evimizdir. Kalem işleri, ocaklı oda, çıtakârî tavan süslemeleri gibi özgün mimari ayrıntılarıyla Kaleiçi’nin günümüze ulaşan önemli sivil mimarlık örneklerindendir. Üst kattaki ocaklı odanın alınlığına işlenmiş yazılardan evin yaşını öğreniyoruz. Alınlıkta, “Maşallah-ü Kâne” (Allah’ın dediği olur) ve “Sene-i 1229” yazar. Hicri 1229 yılı, miladi olarak 1814 yılına karşı gelir. Bu nedenle evin en az iki yüz on iki yıllık olduğu söylenebilir. Kök tapuya henüz ulaşılamadığından yapının aileye hangi tarihte geçtiği bilinmiyor. Yerel tarih araştırmacılarına göre ev; 1800’lü yıllarda bazı devlet adamlarının konaklamasında da kullanıldığından zaman zaman “konak” olarak da anılmıştır. Mora’dan göçen Paşolar, önce komşu eve yerleşir. Evin oğlu Mehmet, bitişik konaktaki Sünnetçiler ailesinin kızı Saliha ile evlenir. Mehmet’in I. Dünya Savaşı’nda şehit düşmesi üzerine Saliha, çocuklarıyla birlikte baba evine yani konağa döner. Oğlu Ahmet Şükrü Ege’nin aile sorumluluğunu üstlenmesi, evlenerek yuva kurması ve art arda doğan bebekler ile aile hikâyesi yeni bir yön kazanır. Böylece ev, birden fazla kuşağın doğumlarına, kayıplarına, evliliklerine ve ortak yaşamına tanıklık eden bir aile hafızası mekânına dönüşür. Ailemizin kuşaklar boyunca yaşadığı ve kültürel kimliğini oluşturduğu bir ev olan Paşolar Evi, iki yüzyılı aşan geçmişi, özgün mimari özellikleri ve taşıdığı aile hafızasıyla Kuşadası Kaleiçi’nin tarihî dokusu içinde varlığını sürdürmektedir. Mülkiyeti hâlen Paşolar’da bulunan konak, aile evi niteliğinin sona ermesinden sonra, uzun süre ticari amaçla kullanıldı. 2021 yılından bu yana, yeğenim Koruma Uzmanı / Mimar S. Burçak Çıkıkçı ile birlikte yapının özgün değerlerini koruyarak geleceğe taşınmasını hedefleyen “Anlatılar Temelinde Bir Koruma Çalışması: Paşolar Evi Restorasyonu” projesini yürütmekteyiz. Yine romana adını veren Paşo sözcüğü nedir, sizin bu ailenin bireyi olma özelliğiniz nedir, bunları da belirtin lütfen, sonra sorulara geçelim. Konağa adını veren “Paşolar”, ailemizin lakabıdır. Büyüklerimizin anlattığına göre; atalarımız Mora’da yaşarken imparatorluğa hatırı sayılır miktarda altın bağışında bulunur. Bunun üzerine kendilerine “Paşa” unvanı verilir. Zamanla bu unvan halk arasında “Paşo” ya dönüşür ve ailemiz “Paşozadeler” olarak anılır. Soyadı Kanunu’ndan sonra lakap kullanımı oldukça azalmış olsa da Kuşadası’nda aileler yerel ağızda lakaplarıyla bilinir. Bizimki de “Paşolar”dır. Aile, Soyadı Yasası’nın çıkmasından sonra Ege soyadını alır. Paşo Ahmet Şükrü Ege’nin konakta doğup büyüyen sekiz evladından biri de annemdir. Dolayısıyla romanımın başkahramanı öz dedemdir. Anlattığım hikâyeler aile hafızamızdan ve annemin anlatılarından doğmuştur. “Romanımda, milliyetçi, ırkçı yaklaşımlardan uzak durdum” Romanınız, Kurtuluş Savaşı yıllarından başlayarak Kuşadası cephesini konu olarak aktarıyor ve Paşolar diye adlandırılan geniş bir aileyi anlatıyor. Romanı, o döneme ait belgelerden hareketle yazdığınızı anlıyorum, doğru mu? Öncelikle kişilerle tarihlerin gerçek olduğunu belirtelim mi? Kurtuluş Savaşı sürecine ilişkin tarihsel çerçeve ve olaylar gerçektir. Kişiler de büyük ölçüde gerçek kişilerden hareketle kurgulanmıştır. Kaynaklar, yayınlar, belgeler ve fotoğraflar aracılığıyla dönemin dokusunu zihnimde kurmaya çalıştım. Özellikle Kuşadası Yerel Tarih Araştırmaları Grubu’nun yayını olan Yerel Tarih Dergisi’nin neredeyse tüm sayılarını inceledim. Grubun Başkanı Ali Ergül’ün Kuşadası kitabı da başucu kaynaklarımdan biriydi. Ayrıca, değerli araştırmacılarımız; Müjgan Şavkay, Şaduman Halıcı, Mevlüt Çelebi, Şenol Eskin, Mahmut Ökçesiz ve Nezahat Belen’in eserlerinden yararlandım. Ankara Milli Kütüphane, Türk Tarih Kurumu ve İBB Atatürk Kitaplığı’nda çok sayıda kaynak inceledim. Okumalar; kurduğum anlatı dünyasının tarihsel zeminden kopmaması içindi. Uzun süre tarihe karşı büyük bir sorumluluk hissettiysem de zamanla bu duyguyu yönettim sanırım. Anlattıklarımın tarihi gerçekliğe uyumlu olmasını hedefledim. Buna özen gösterdim. Milliyetçi veya ırkçı yaklaşımlardan uzak durarak, kaynakların belgelediği gerçekler çerçevesinde kurmaya gayret ettim romanımı. Romanınızda adı geçen Kurtuluş savaşı kahramanlarımızdan Mahmut Esat Bozkurt’un Kuşadası açısından önemini, bilgi sahibi olalım diye özetler misiniz? Mahmut Esat Bozkurt, Kuşadası’nın en önemli tarihî şahsiyetlerinden biridir. 1892’de, dedemin doğduğu yıl Kuşadası’nda doğmuş. İsviçre’de hukuk eğitimini tamamladıktan sonra diplomasını almayı beklemeden işgal altındaki Anadolu’ya dönmeye karar vermiş. Şükrü Saraçoğlu ile Kuşadası’na gizlice gelerek Akıncılar Müfrezesi’ni kurmuş ve Milli Mücadeleye katılmış. Yunan işgaline karşı Kuvayı Milliye direnişini örgütlemiş. Bu müfreze, Ege Bölgesi’nde kritik baskınlar ve saldırılarla işgale karşı büyük bir caydırıcı güç olmuştur. Kurtuluşun ardından ise devlet adamı olarak Cumhuriyet’in hukuk temelini atan isimlerden biri olmuştur. Türk Medenî Kanun’unun hazırlanmasında ve hukuk devrimlerinde öncü rol üstlenmiş, modern ve çağdaş Türk hukuk sisteminin kurulmasına katkı sağlamıştır. Mahmut Esat Bozkurt, hem Kuşadası’nda Millî Mücadele’nin örgütlenmesine öncülük eden bir kahraman, hem de Cumhuriyet’in hukuk mimarlarından biri olarak Kuşadası’nın tarihine damga vurmuş bir değerdir. “Kuşadalı Rum kızı Marika, kurgu karakter değil” Anadolu’nun diğer yerlerinde olduğu gibi Kuşadası’nda da savaştan çok önceleri yerleşik Rumlar hep vardı ve bunlar işgale asla olumlu bakmıyorlardı. Nitekim kitabın 109. sayfasında Rum kızı Marika’nın, kahramanlık göstererek, Yunan askerlerce bir depoya hapsedilmiş Türkleri yakılmaktan kurtardığını öğreniyoruz. Bize biraz Marika’yı anlatır mısınız? Marika, kurgu bir karakter değil; Kuşadası’nın işgal günlerinde gerçekten yaşamış bir genç Rum kızıdır. Onu, Ali Ergül’ün ‘Kuşadası’ kitabında Müjgan Şavkay’dan alıntıladığı “İşgal Günlerinin Tanığı Halit Erten” röportajından öğrendim. Burada Marika’nı, Yunan askerlerinin bir depoya doldurup yakmaya çalıştığı Kuşadalı erkekleri cesurca kurtarması anlatılır. Bu olay beni çok etkiledi. Marika yalnızca bir kahraman değil, aynı zamanda Kuşadası’nın çok kültürlü geçmişinin ve savaşta bile insan olmanın mümkün olduğunun simgesidir. Kurtuluş Savaşı yıllarında büyük acılar yaşandı; işgaller, göçler, ölümler… Ancak bütün bu karanlığın içinde, merhamet ve vicdan gibi erdemleri koruyabilen insanlar da vardı. Bu nedenle Marika’yı anmak ve yaşatmak istedim. Türk dostu Meyhaneci Dimitri Romanın bana göre en çarpıcı bir tümcesi sayfa 181’de, mübadelede, yaşadığı Kuşadası’nı terk etmek zorunda bırakılan Meyhaneci Dimitri ile ilgili olanı çünkü kurtuluş mücadelesine dönük planlar hep Türk dostu Dimitri’nin meyhanesinde yapılmıştır ve o, dediğim gibi, 1922’deki mübadelede Rum kökenli olmanın sonucu yurdunu terk etmek zorunda bırakılmıştır. Giderken de, bir gün dönersem, diye gözü gibi baktığı bahçesindeki ceviz ile incir ağacını Müslüman Türk dostlarına bırakır ama ağaçlar kuruyacaktır çünkü o ağaçları yaşatan, Dimitri ile ailesinin sesi, neşesidir. Bu bölümü kaleme alırken neler duyumsadınız? Mübadeleyle ilgili kaynaklar bana tarihsel çerçeveyi sundu ama aradığım duyguyu vermedi. Ancak, yıllar önce bir sahaftan aldığım, Kemal Yalçın’ın “Emanet Çeyiz” kitabı sayesinde bu zoraki göçün insani boyutunu hissettim. Olayın kağıt üzerindeki bir siyasi karardan çok daha derin sonuçları olduğunu, yuvalarını, anılarını, komşularını, çocukluklarını geride bırakmak zorunda kalan insanların aslında çok hazin hikâyeleri olduğunu gördüm. Dimitri’yi yaratırken de bu duyguyu taşıdım. O da Marika gibi bir simgeydi. Bu topraklarda kök salmış ama ayrılmak zorunda kalan insanları temsil ediyordu. Giderken dostlarına emanet ettiği ceviz ve incir ağaçlarının kuruması, aslında seslerin, neşenin, insanların yokluğunun sonuçlarını anlatan bir semboldür. Bu bölümü yazarken derin bir hüzün hissettim. Kurtuluş Savaşı’nın haklı mücadelesi anlatılırken bile, geride kalan insani kayıplar görmezden gelinemiyor. Gözden kaybolanı görünür kılmak, sıradan insanların öz duygularını anlatının içine yerleştirmek istedim. Dimitri ve Marika bu anlamda da önemsediğim karakterlerdir. Roman kahramanlarınızı son derece yalın halleriyle anlattığınızı görüyoruz. Bu konuda uzmanlığınız söz konusu dersem, neler söylersiniz? Bu kahramanları anlatırken canlandırmayı nasıl yaptınız? Bir uzmanlık değil de, daha çok iyi dinlemekle ilgili olduğunu düşünüyorum. Annemin anlatılarını çocukluğumdan beri ilgiyle dinledim. Çünkü o, konuşma tarzlarıyla, duygularıyla ve büyük bir sevgiyle anlatırdı insanlarını. Bu sayede aile büyüklerimi tanımış gibi oldum ve zihnimde canlandırdım. Hangi durumda nasıl davranacaklarını, neler söyleyeceklerini az çok kestirebilir hale geldim. Çocukluk yıllarımda komşuluk ve akrabalık ilişkileri de çok yoğundu; ben de bu ortamlarda sessizce gözlem yapmayı severdim. İnsanların sesleri, hareketleri, kullandıkları yerel dil, sevinç ve dertlerini aktarma biçimleri çocukluğumun taze ve meraklı zihninde bir karakterler galerisi oluşturdu adeta. Roman kahramanlarım da biraz burada biriken hikayelerden doğdu sanırım. Keşke annemin o güzel, cıvıl cıvıl sesini satır aralarına da serpiştirebilseydim derim hep. Çünkü kahramanlarımın canlanmasında en büyük pay, insanlarını sevgiyle anlatan o tatlı sestir. “Sevgi, saygı ve dayanışma içindeki ilişkileri anlattım” Yıllardır tv ekranları; aile içi şiddet, entrika vs’lerle dolu dizilerle izleyiciyi sürüklerken, siz, romanınızda, bir konakta birbirine son derece saygılı, sevgi dolu bireylerden oluşan geniş bir aileyi hatta bununla yetinmeyip aynı hisler barındıran komşularını anlatıyorsunuz. Bu seçiminizi özetler misiniz? Sevgi, saygı ve dayanışma içindeki aile ve komşuluk ilişkilerini özellikle anlatmak istedim. Çünkü günümüzde ihtiyacımız olmayan şeyler öne çıkarılırken, asıl ihtiyaç duyduğumuz değerler gözden kaçıyor, kaybolup gidiyor. Romanımdaki insanlar ve ilişkiler, işte bu kaybetmek istemediğimiz değerleri sezdirirler, anlatırlar bize. Bir evin sınırlarını aşarak mahalleye ve şehrin ruhuna yansıyan bu dayanışma, aslında ortak hafızamızın hikâyesidir. O ortak hafızanın henüz kaybolmamış izlerini bulmak, korumak ve unutturmamak için yazdım. Benim için romanım; vefa ve minnet duygularımın bir ifadesi, kaybolmaması gerektiğine inandığım değerleri gelecek kuşaklara aktarma çabasıdır. Roman kahramanlarınız kadar konağın mutfağında pişirilen yemekleri, hazırlanan tatlıları da son derece varsıl anlatıyorsunuz. Mutfakta ustalığınız söz konusu mu yoksa romandan sonra bir ustalık mı elde ettiniz? Teşekkür ederim ama ailemin kadınlarının yanında ancak bir çırak olabilirim diye düşünüyorum. Romanda yer alan lezzetler çocukluğumun mutfağından geliyor. Babaannemin nefasetli eli ve annemin bereketli Paşolar Evi’nden getirdiği geleneksel lezzetler sayesinde bu kültürün içinde büyüdüm. Babam çiftçiydi ve bizim evimiz de doğal ürünlerden yana çok bereketliydi. Dolayısıyla mutfak konusundaki bilgi dağarcığım romandan sonra kazanılmadı. Çocukluğumdan beri içinde büyüdüğüm dünyanın doğal bir yansımasıdır. Roman sürecinde; akrabalarımızla birlikte Paşolar Evi’nin mutfak hafızasını yeniden derledik. Tariflerin yanı sıra hatıralar ve anlatıları da canlandıran ve ailemizin kültürünü yansıtan zengin bir mutfak külliyatı ortaya çıktı. Bu çalışmanın, konağın restorasyonu tamamlandığında bağımsız bir kitap olarak yayımlanmasını ve kültürel mirasın bir parçası olarak gelecek kuşaklara aktarılmasını umut ve hayal ediyorum.
MAVİ VATAN DRESLERMAVİ VATAN DRESLERTürk Sanayisi Mavi Vatan'ın Rüzgarı için kümeleniyor, Denizüstü RES’ler (DRES) için hazırlanan sanayi envanterinin, 2035 hedefleri çerçevesinde güncellenmesi için ilk adım atıldı. Denizüstü (offshore) rüzgâr enerjisinde sıfır noktasında olmasına rağmen 75 bin Megavat (MW) kurulu güç potansiyeli bulunan Türkiye, mavi vatanın enerjisinden yararlanmak için adımlarını hızlandırıyor. İlk aşamada 2035 yılı için 5 bin MW kurulu güç hedefi belirleyen Türkiye, karasal rüzgâr enerji santrallerinde 30 yıla yaklaşan üretim deneyimini, denizüstü rüzgâr enerjisi santrallerinin (DRES) yüksek yerlilik oranları ile inşa edilmesine aktaracak. Türkiye’de denizüstü rüzgâr santrallerinin üretiminde görev alabilecek firmaların ve yetkinliklerinin dokümante edilmesi açısından kritik önem taşıyan envanter çalışmasının kısa sürede güncellenerek kamuoyuna açıklanacağını kaydeden Enerji Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (ENSİA) Yönetim Kurulu Başkanı Elvan Aygün Anbar, Türkiye’nin bu alanda sahip olduğu güçlü ana ve yan sanayi altyapısı ile katma değer zincirinin her halkasında etkin olması gerektiğine dikkat çekti. Türkiye karasal rüzgâr enerjisinde 16 bin MW seviyesinde kurulu güce ulaştığı bilgisini veren Anbar, 2035 yılında kurulu gücün 45 bin MW’a ulaşacağını hatırlattı. Denizüstü RES’lerin 2035 yılında ulaşacağı 5 bin MW kurulu gücü “sembolik” olarak tanımlayan Anbar, şu değerlendirmeyi yaptı: “Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından Saros, Gökçeada, Bozcaada ve Edremit bölgelerinde Türkiye’nin ilk denizüstü rüzgâr Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanı (YEKA) aday sahalarının ilan edilmesiyle birlikte, Türkiye’de bu alanda önemli bir dönüşüm süreci yaşanıyor. Bu gelişme, ülkemizin yenilenebilir enerji hedeflerine ulaşması, yerli sanayinin güçlenmesi ve uluslararası rekabetçiliğinin artırılması açısından da kritik önem taşıyor. Çalışmamızla birlikte Türkiye’nin denizüstü rüzgâr enerjisi sanayi kapasitesini görünür kılıyor ve yerli tedarik zincirinin gelişimine katkı sağlıyoruz. Uluslararası yatırımcılar ve proje geliştiriciler için güvenilir bir referans kaynağı olan “Türkiye Denizüstü Rüzgâr Enerjisi Sanayi Envanteri” ile denizüstü rüzgâr enerjisi ekosistemindeki yerli katkı oranını da artırmayı amaçlıyoruz. Ancak denizüstü rüzgâr enerjisinde henüz sıfır noktasında olduğumuz gerçeğini de unutmuyoruz. Rüzgâr enerjisinde 2035 yılında 45 bin MW seviyesine ulaşacağız ve bu kurulu güç içerisinde denizüstü rüzgâr sadece 5 bin MW seviyesinde pay alacak. Bu hedef, Türkiye’nin keşfi yapılmış denizüstü rüzgâr enerjisi potansiyelinin 15’te birine karşılık geliyor. Bu potansiyelin doğru yönlendirilmesine katkı sunmasını arzuladığımız envanter çalışmamızda; Deniz Araştırmaları, Deniz İnşaat Mühendisliği, Yüzer Temel Üretimi, Rüzgâr Türbini Üretimi, Kule Üretimi, Türbin Aksam Üretimi, Kompozit Üretimi, Sertifikasyon, Üniversiteler ve Araştırma Kurumları gibi başlıklarda onlarca şirket ve kuruluşun bilgileri yer alacak.” İZMİR, CİRONUN %85’İNİ KARŞILIYOR İzmir'de rüzgâr endüstrisinde faaliyet gösteren firmaların, Türk rüzgâr endüstrisinin toplam cirosunun yüzde 85’ini oluşturduğunu anımsatan ENSİA Başkanı Anbar, Çandarlı Limanı ve geri besleme sahasının DRES’lerin üretimine odaklanan bir yapı ile kurgulanmasının, Türkiye’nin bu alanda dünyanın en önemli üretim ve ihracat merkezi olmasını sağlayacağını vurguladı. Anbar, rüzgâr endüstrisinin Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın bu vizyonuna inandığını ve desteklediğini sözlerine ekledi. KARASAL RES’LERE GÖRE 10 KAT FAZLA İSTİHDAM Denizüstü RES’ler, başta kuzey Avrupa ülkeleri olmak üzere tüm gelişmiş ülkelerde uzun yıllardır sürdürülebilir enerji üretimi için kullanılıyor. Ülkeler, deniz yetki alanları ve münhasır ekonomik bölgelerinin sınırlarını dünyaya ilan etmek için de DRES’lere stratejik bir önem atfediyor.
TOPRAĞIN GELECEĞİ TARTIŞILIYORTOPRAĞIN GELECEĞİ TARTIŞILIYORToprağın geleceği tartışılıyor Hobi bahçelerine yeni dönem: Koruma mı, çelişki mi? Ziraat Mühendisi Şükrü Cem Akçay, tarım arazilerinin geleceğine ilişkin dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu. Son yıllarda özellikle İzmir ve Ege Bölgesi'nde hızla yaygınlaşan hobi bahçeleri, yeni yasal düzenlemeyle yeniden gündemin en önemli başlıklarından biri haline geldi. TBMM'de kabul edilen 7584 Sayılı Kanun ile tarım arazilerinde izinsiz yapılaşmaya yönelik yaptırımların artırılması, hem tarım hem de gayrimenkul sektöründe geniş yankı uyandırdı. Konuya ilişkin değerlendirmelerde bulunan İzmir Ticaret Odası Tarım ve Hayvancılık Komitesi Üyesi Ziraat Mühendisi Şükrü Cem Akçay, düzenlemenin yalnızca cezai yaptırımlarla değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek, tarım politikalarının bütüncül bir bakış açısıyla ele alınmasının önemine dikkat çekti. Yeni düzenleme neler getiriyor? 20 Haziran 2026 tarihinde yürürlüğe giren düzenleme ile tarım arazilerinde izinsiz olarak oluşturulan hobi bahçeleri ve benzeri yapılaşmalara yönelik denetimler sıkılaştırılıyor. Yeni uygulama kapsamında izinsiz yapılaşma tespit edilen alanlarda metrekare başına idari para cezası uygulanması öngörülüyor. Düzenlemenin temel amacı ise tarım topraklarının korunması ve sürdürülebilir üretimin desteklenmesi olarak gösteriliyor. "Sorun yalnızca hobi bahçeleri değil" Şükrü Cem Akçay'a göre mesele, yalnızca kaçak yapılaşmanın önüne geçmekten ibaret değil. Asıl tartışılması gereken konunun, çiftçinin neden üretimden uzaklaştığı olduğunu ifade eden Akçay, tarım arazilerinin farklı nedenlerle el değiştirmesinin arkasındaki ekonomik koşulların da göz ardı edilmemesi gerektiğini vurguluyor. Akçay, yıllardır yürürlükte bulunan yasal düzenlemelere rağmen verimli tarım arazilerinin korunmasında istenilen sonucun alınamadığını belirterek, yalnızca yeni yönetmeliklerle kalıcı çözüm üretmenin yeterli olmayacağını ifade ediyor. Urla örneği üzerinden değerlendirme İzmir'in tarımsal üretim açısından önemli merkezlerinden Urla'yı örnek gösteren Akçay, farklı kamu kurumlarının aynı bölgelerde zaman zaman farklı planlama kararları almasının kamuoyunda soru işaretleri oluşturduğunu dile getiriyor. Akçay'a göre, bir taraftan tarım alanlarını korumaya yönelik politikalar geliştirilirken diğer taraftan bazı bölgelerde imar planı değişikliklerinin gündeme gelmesi, uzun vadeli arazi yönetimi açısından yeniden değerlendirilmesi gereken bir tablo ortaya çıkarıyor. Üreten çiftçi desteklenmeli Şükrü Cem Akçay'ın değerlendirmelerinin merkezinde ise tek bir öneri bulunuyor: Üreticinin toprakta kalmasını sağlayacak güçlü tarım politikaları. Akçay, verimli tarım arazilerinin korunmasının yalnızca yasaklarla değil, üreticinin ekonomik olarak güçlendirilmesiyle mümkün olacağını belirtiyor. Çiftçinin üretmeye devam etmek isteyeceği ekonomik modellerin oluşturulmasının, hem gıda güvenliği hem de doğal kaynakların korunması açısından kritik önem taşıdığına dikkat çekiyor. İzmir ve çevresinde hızla değişen arazi kullanımı, tarım, çevre ve kentleşme arasındaki dengeyi her geçen gün daha fazla gündeme taşıyor. Hobi bahçelerine yönelik yeni düzenleme de bu tartışmaları yeniden alevlendirirken, uzmanlara göre asıl mesele, toprağın geleceğini koruyacak uzun vadeli ve bütüncül politikaların hayata geçirilmesi.
FOLKART NOVAFOLKART NOVAFOLKART NOVA’DA YAŞAM BAŞLADI Yüksek yaşam standartlarına sahip konut, ofis ve karma yapılar geliştiren, Türkiye’nin öncü gayrimenkul geliştirici şirketlerinden Folkart’ın, European Property Awards’ta “Avrupa’nın En İyi Yüksek Katlı Konut Projesi” ödülünü alan Folkart Nova’da artık yaşam başladı. İzmir Alsancak’ta denize 720 metre mesafede, farklı yüksekliklerde tasarlanan üç kuleden oluşan Folkart Nova, şehir merkezindeki konumu ile öne çıkıyor. Folkart Yönetim Kurulu Başkanı Mesut Sancak, İzmir’de 20 yıldır markalı konut kavramını, kente değer katan bir yaşam kültürü olarak ele aldıklarını hatırlattı: “Bu süre içinde gerçekleştirdiğimiz 21 proje ile kentin farklı noktalarına nitelikli yapılar kazandırdık. Folkart Nova, İzmir’e attığımız en değerli imzalardan biri. Uluslararası ölçekte saygın bir değerlendirme platformu olan European Property Awards’dan kazandığımız Avrupa’nın En İyi Yüksek Katlı Konut Projesi ödülünü yalnızca bir başarı göstergesi olarak değil; mimari kaliteye, estetiğe ve yüksek yaşam standartlarına verdiğimiz önemin uluslararası ölçekte zarif bir teyidi olarak görüyoruz. Bugün Folkart Nova’nın da uzun yıllar boyunca İzmir’in kent yaşamına değer katan seçkin adreslerden biri olacağına inanıyoruz”
BİR EVİN DEĞERİBİR EVİN DEĞERİBir evin değeri, içinde sunulan yaşamla ölçülüyor İnsanlar artık yalnızca bir konut değil; güvenli, huzurlu ve sosyal bir yaşam arıyor. İzmir'in gelişen ilçelerinden Buca'da yükselen İZLİFE Panorama da bu anlayışla tasarlanan yeni nesil yaşam projeleri arasında yer alıyor. Toplam 37 bin metrekarelik alanda inşa edilen proje, 6 blokta 1.100 bağımsız bölüm ve 55 ticari alanıyla modern şehir yaşamını konforla buluşturuyor. Ticari alanlarla yaşam alanlarının birbirinden bağımsız planlanması ise sakinlere hem hareketli şehir yaşamını hem de evlerinin huzurunu aynı anda sunuyor. Açık ve kapalı yüzme havuzları, spor salonları, çocuk oyun alanları, yürüyüş parkurları, tenis kortları, kapalı otoparklar, akıllı bina altyapısı ve 7/24 güvenlik sistemiyle İZLİFE Panorama, her yaştan bireyin ihtiyaçlarına cevap verecek bir yaşam alanı oluşturmayı hedefliyor. İzgenç Yönetim Kurulu Başkanı İzzet Genç, günümüzde konut anlayışının değiştiğini belirterek şunları söyledi: "Artık insanlar sadece bir ev değil, kendilerini ait hissedecekleri bir yaşam arıyor. İZLİFE Panorama'yı planlarken de önceliğimiz güvenli, sosyal ve konforlu bir yaşam alanı oluşturmaktı. Amacımız, insanların yıllar boyunca keyifle yaşayacağı ve değerini koruyacak bir proje ortaya koymaktı." Konum avantajıyla da öne çıkan proje; Çevre yoluna, üniversitelere, sağlık kuruluşlarına, toplu ulaşım hatlarına ve Adnan Menderes Havalimanı'na yakınlığıyla hem yaşam hem de yatırım açısından önemli fırsatlar sunuyor. Modern mimarisi, güçlü sosyal donatıları ve insan odaklı yaklaşımıyla İZLİFE Panorama, Buca'nın gelişimine değer katacak yeni yaşam projeleri arasında yer almayı hedefliyor.
AYVALIK RENKLERİAYVALIK RENKLERİORTUNÇ'UN OKRA SARISINDAN, ÇAMLIK'IN KIZILINA AYVALIK... Ayvalık'ın eşsiz doğası, ressam Gülüzar Demet Gökden için yalnızca resmedilecek bir manzara değil, aynı zamanda tuvaline hayat veren boyaların da kaynağı. Beş yıldır doğadan topladığı taş, toprak ve bitkilerden kendi pigmentlerini üreten sanatçı, bugüne kadar bölgeye özgü on farklı renk tonu geliştirdi. Ortunç'un okra sarıları, Çamlık'ın kızılları, Badavut'un toprak tonları ve delice zeytinlerden elde ettiği morlar, onun özgün renk paletini oluşturuyor. Doğanın sunduğu malzemeleri sabırla işleyerek resimlerine aktaran ressam Gülüzar Demet Gökden, üretim sürecini yalnızca teknik bir çalışma olarak değil, doğayla kurduğu güçlü bağın bir parçası olarak görüyor. "Doğadan beslenen ve doğa konulu resimler üreten bir ressam olarak Ayvalık'ın sunduğu manzara çeşitliliği benim için tükenmez bir ilham kaynağı oldu" diyen sanatçı, bölgenin her köşesinin farklı bir renk ve doku barındırdığını söylüyor. "Ortunç'ta okra sarısı ve mor tonlarının hâkim olduğu bir toprak yapısı varken, Çamlık'ta daha kızıl tonlar öne çıkıyor. Bu farklılıklar her bölgeyi benim için ayrıcalıklı ve resmedilmeye değer kılıyor." "Şu ana kadar Ayvalık'a ait on farklı renk elde ettim" Sanatçı, doğal pigment üretme tutkusunun hâlâ sürdüğünü belirterek yeni renklerin peşinde olduğunu anlatıyor. "Her yeni taşı ve toprağı denemeye devam ediyorum. Aynı görünen taşlar bile farklı tonlar verebiliyor. Çamlık'tan dört, Badavut'tan iki, Ortunç'tan iki, Küçükköy ve Şirinkent'ten ise birer renk elde ettim. Ayrıca uzun süre dalında beklemiş delice zeytinlerden çok güzel bir mor ton yakaladım. Oldukça sulu boya karakterinde ama kısa ömürlü bir renk; yaklaşık bir hafta içinde kullanılması gerekiyor." Beş yıl önce doğal boya üretmeye başladığını anlatan sanatçı, endüstriyel boyalar yerine kendi hazırladığı pigmentleri tercih etmesinin nedenini ise şöyle açıklıyor: "Doğal pigmentler endüstriyel boyalara göre daha granüllü, daha dokulu ve daha mat bir yapı sunuyor. Ben özellikle bu matlığı ve doğal dokuyu seviyorum. İlk denememi 2021 yılında yaptım ve bugüne kadar herhangi bir bozulmayla karşılaşmadım. Elbette zaman içindeki değişimle-rini birlikte gözlemlemeye devam edeceğiz." "Ayvalık'ın birçok köşesi benim için büyüleyici" Ayvalık'ın kendine özgü ışığının ve renk paletinin bir manzara ressamı için eşsiz bir kaynak olduğunu söyleyen Gülüzar Demet Gökden, ilçenin birçok noktasının üretim sürecini beslediğini belirtiyor. Ayvalık'ta sizi en çok besleyen, "İşte burası tam resmedilmeyi istiyor" dediğiniz özel bir yer var mı? Aslında Ayvalık'ın birçok köşesi benim için büyüleyici. Ancak Ortunç'ta kendimi ait hissettiğim, sessiz ve huzurlu bir köşem var. Orası hem zihnimi dinlendirdiğim hem de üretirken en çok beslendiğim yerlerden biri. Ayvalık'ın köklü tarihi, taş mimarisi ve zeytin kültürü de resimlerimi etkiliyor. Ayvalık'a özgü taş yapılarla zeytin ağaçlarının renk ve dokusu bir araya geldiğinde tamamlanmış bir sanat eseri hissi veriyor. Bu bütünlük içinde doğayla uyumlu bir yaşam görüyorum. Sanırım bu yüzden yaptığım resimler, konusu ne olursa olsun doğadan kopmayan bir ruh taşıyor." "Doğa bana anda kalmayı öğretiyor" Açık havada çalışmanın kendisini sürekli gözlem yapmaya yönelttiğini söyleyen sanatçı, doğanın her an değişen koşullarının resimlerine de yansıdığını ifade ediyor. Açık havada eskiz yapmak, değişen ışık ve rüzgârla birlikte çalışmak resimlerinize neler katıyor? Açık havada çalışmak her anı eşsiz kılıyor. Bir ağacı, kayayı ya da dağı çizerken bir süre sonra onun gibi düşünmeye başlıyorsunuz. Nasıl oluştuğunu, üzerindeki izlerin rüzgârdan mı, dalga-lardan mı kaynaklandığını merak ediyorsunuz. Aynı rüzgârı hissediyor, aynı ışığın değişimine tanıklık ediyorsunuz. Doğa bana hep anda kalmayı öğretiyor. Bu yüzden resimlerim çoğu zaman tek seansta, o anın duygusuyla tamamlanıyor. "Eskiz defterim benim sessiz günlüğüm" Sanatçının sahaya çıkarken yanından hiç ayırmadığı iki uçlu eskiz kalemi var. Yanınızdan asla ayırmadığınız bir malzemeniz var mı? İki tane uçlu eskiz kalemim var. Onlar yanımda olmadığında kendimi evimin anahtarını unutmuş gibi hissediyorum. Dışarıda yakaladığım bir anı ya da duyguyu kaybetmemek için mutlaka eskiz yapıyorum. Eskiz defterim benim için yazılı olmayan bir günlük gibi. Yıllar sonra o sayfalara baktığımda yalnızca çizimleri değil, o günün kokusunu, ışığını ve hissettirdiklerini de yeniden yaşayabiliyorum. Doğal boya üretme tutkusunun çocukluk yıllarına uzandığını anlatan sanatçı, bu merakın temelinde büyükannesinin olduğunu söylüyor. "Büyükannemin yünü eğirip ipliğe dönüştürmesi, boyaması ve kilim dokuması beni çok etkilemişti. Üniversite yıllarında sebze ve bitkilerle boya denemeleri yapmaya başladım. Ayvalık'a geldikten sonra ise kayaların renklerindeki zenginlik dikkatimi çekti. 'Neden bunlar boya olmasın?' diye düşündüm. Böylece Ayvalık'ın kendine özgü renk paleti yavaş yavaş oluşmaya başladı." "Stüdyom, doğanın renge dönüştüğü bir simya odası" Doğada başlayan üretim yolculuğunun stüdyoda bambaşka bir atmosfere dönüştüğünü anlatan Gülüzar Demet Gökden, boya üretim sürecini adeta bir ritüel olarak tanımlıyor. Kendi boyanızı üretirken nasıl bir süreç yaşıyorsunuz? Stüdyoya girdiğim anda sahadaki rüzgârın ve toprağın yerini derin bir odaklanma alıyor. Dışarıdan içeriye yalnızca topladığım taşları ve toprağı değil, onların hafızasını da taşıyorum. Kâğıdın kokusu, havanda taşları ezerken çıkan ritmik ses ve üretim sürecinin sakinliği bana eşlik ediyor. Kapının dışında gündelik hayat kalıyor. İçeride ise yalnızca malzemenin kendi zamanı ve taşın renge dönüşme süreci var. Benim için stüdyo, doğada biriktirdiğim gözlemleri süzüp resme dönüştürdüğüm bir simya odası. "Bir resim, artık dokunulmaması gerektiğini söyler" Sanatçıya bir manzara resminin ne zaman tamamlandığını nasıl hissettiğini de sordum. Bir resmin bittiğini nasıl anlıyorsunuz? Bir resmin bittiğini, artık yapılacak her müdahalenin ona zarar vereceğini hissettiğim anda anlı-yorum. Eklenecek ya da çıkarılacak hiçbir şey kalmadığında resim zaten kendini tamamlamış oluyor. O dengeyi koruyabilmek çok önemli. Resimlerinin yalnızca estetik bir izlenim bırakmasını değil, doğaya bakışımızı da değiştirmesini istediğini söyleyen sanatçı, sözlerini şöyle sürdürüyor: "İnsanların sadece güzel bir manzaraya bakmasını değil, doğaya biraz daha dikkatle yaklaşmasını isterim. Belki bir kayanın rengine, bir ağacın dokusuna ya da toprağın tonlarına yeniden bakarlar. Eğer resimlerim insanların doğayla yeniden bağ kurmasına küçük de olsa katkı sağlayabi-liyorsa, bu benim için en büyük mutluluk." "Dönüm noktam 'Çalılar' serisinin üçüncü tablosu oldu" Geriye dönüp baktığınızda, 'İşte bu benim dönüm noktamdı' dediğiniz bir eseriniz var mı? Benim için gerçek dönüm noktası, 2017 yılında yaptığım 'Çalılar' serisinin üçüncü resmi oldu. O dönemde uzun saatler boyunca doğada çalıların arasında oturuyor, eskizler yapıyor, ardından atölyeye geçerek büyük boyutlu kâğıtlarda çalışıyordum. Doğada biriktirdiğim duygularla hiç düşünmeden çizmeye başlıyordum. Beni dönüştüren asıl şey ise ölçek algısındaki değişimdi. Günlük hayatta fark etmeden üzerinden geçtiğimiz küçük çalılar, resimlerimde neredeyse insanı içine alacak kadar büyük ve görkemli görünmeye başladı. Kendimi devasa bir çalı ormanının içinde hissediyordum. Doğanın çoğu zaman fark edilmeyen ayrıntılarının aslında ne kadar güçlü olduğunu o çalışmayla keşfettim. O günden sonra üretim pratiğim tamamen doğayla kurduğum bu derin ve meditatif ilişki üzerine şekillendi. Sonuç olarak; Ayvalık'ın taşını, toprağını ve bitkilerini tuvaline taşıyan ressam Gülüzar Demet Gökden, kendi doğal pigmentlerini üreterek özgün bir renk dünyası oluşturmuş. Sanatçı, bugüne kadar yalnızca Ayvalık'a ait on farklı renk elde ettiğini söylerken, doğayla kurduğu bağın resimlerinin de temelini oluşturduğunu anlattı. Dış dünyanın gürültüsünü kapının dışında bırakırım Stüdyoya girdiğim an, sahadaki o rüzgârın ve toprağın yerini derin bir odaklanma ve ritüel alır. Dışarıdan içeriye taşıdığım en somut şey, topladığım taşlar, topraklar ve onların hafızasıdır. İçerideki atmosfer, havanın sıcaklığına ve nemine göre şekillenen kağıtların kokusuyla, elimdeki havanla taşları ezerken çıkan o ritmik, meditatif sesle dolar. Dış dünyanın gürültüsünü, aceleciliğini ve karmaşasını kapının dışında bırakırım. Atölyenin konforundan çıkmak Atölyenin konforundan çıkıp açık havada (en plein air) çalışmanın, rüzgârla, değişen ışıkla ve zamanla yarışmak resimlerime dinamizm katıyor. Bu durum her anı biricik ve özel kılıyor. Doğada bir yeri resmederken bir ağaca, bir kayaya veya dağa onun gibi düşünmeye başlıyorsun. Oluşumunu hayal ediyorsun. Doğa koşullarını, bir kayanın oyuntusunun rüzgârdan mı yoksa bir dalgadan mı etkilendiğini merak ediyorsun. Tüm bunları düşünürken aynı rüzgârı, dalgayı hissediyorsun. Bu da her zaman bana anda kalmayı öğretiyor. Böylece resimlerim çoğu zaman tek seansta neyse o olarak kalıyor. Ayvalık’ın on adet rengini çıkardım Ayvalık’ta kayaların renklerinin canlılığına hayranlıkla bakarken neden boyası olmasın diyerek denemeye başladım. Böylece Ayvalık renk paleti yavaş yavaş oluşmaya başladı. Ayvalık’ın toprağından, taşından, bitkilerinden veya zeytin ağacının elementlerinden Ayvalık’ın şimdilik 10 adet rengini çıkardım. Her farklı rengi deniyorum. Bazıları aynı renk olsa bile farklı tonlarda sonuç verebiliyor. Çamlık’tan 4 adet renk, Badavut’tan 2 adet, Ortunç’tan 2 adet, Küçükköy ve Şirinkent’ten 1 adet renk buldum. Ek olarak uzun süre dalında beklemiş delice zeytinden güzel bir mor ton yakaladım. Doğayla kurduğum bağ resimlerimin temelini oluşturuyor.
BİR MÜZİK DÜŞÜNÜRÜ MAESTRO RENGİM GÖKMENBİR MÜZİK DÜŞÜNÜRÜ MAESTRO RENGİM GÖKMENKişisel tarihi Cumhuriyet’in müzik alanındaki çağdaşlaşma tarihiyle iç içe geçmiş bir ad: Rengim Gökmen Bir imparatorluğun küllerinden doğan Cumhuriyet’in ilk kuşak sanatçılarının ellerinde filizlenen konservatuvarda, bu kuşakların eğitimlerinden geçmiş klasik müzik orkestra şefi, eğitimci Rengim Gökmen’in yaşamını anlatan ‘Bir Müzik Düşünürü Maestro Rengim Gökmen’ adlı kitap, anı kitabı olmanın dışında klasik müzik, opera ve bale dünyasıyla bizleri buluşturuyor. Zeynep Bilgehan’ın yayına hazırladığı ‘Bir Müzik Düşünürü Maestro Rengim Gökmen’ adlı kitap; Sevda - Cenap And Vakfı’nca geleneksel kılınan onur ödülleri kapsamında, Rengim Gökmen’in, 2022 yılında Vakıf Onur Ödülleri altın madalyasının 36. sına layık görülmesinden dolayı armağan kitap olarak basıldı. Kitap, doğumundan bugününe Rengim Gökmen (d.19 Ağustos 1955) ile ilgili olarak yetişme süreci, eğitimi, yönettiği konserlerle, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü dahil bürokrasideki başarılı çalışmaları hakkında bizleri ayrıntılı biçimde bilgilendirirken, usta orkestra şefimizi daha ilk elde, Vakıf Başkanı Ali Başman’ın onur ödülü törenindeki kısa, özlü konuşmasındaki tümceden hemen tanıyoruz. Vakıf Başkanı Ali Başman’ın tümcesinden, Rengim Gökmen’in, onur ödül töreninin, tasarruf amacıyla bir başka yerde değil, And Evi’nde yapılmasını arzuladığını öğreniyoruz. Gökmen, tasarruf sonucu elde edilecek parasal tutarın genç yeteneklerin uluslararası eğitimleri için harcanması yolundaki isteğini Vakıf yönetimine iletiyor. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası başta olmak üzere pek çok orkestrayı şef olarak yöneten Rengim Gökmen’in, 6 Aralık 2022 tarihinde düzenlenen Altın Madalya Ödül Töreni’ndeki teşekkür konuşması da sanatçının kimliğini ortaya koyması açısından bir başka değer taşıyor. Gökmen, eğitim-öğreniminde kendisinin hep elinden tutmuş anne babasıyla öğretmenlerinden Nimet Karatekin’i anmanın dışında kendisiyle arkadaşlarını eğitim kurumlarında parasız yatlı okutan Cumhuriyet’e teşekkür ederek, “Haftada bir sabunlarımızı dahi devletin verdiği, harçlığımızı, yıllık takım elbisemizi devletin verdiği” diyerek yetişmelerine zemin hazırlayan devlet olgusuna dikkati çekiyor ve teşekkürünü iletiyor, “Bu, bence dünyanın hiçbir yerinde rastlanmayacak, Cumhuriyet Dönemi’nin kültür ve sanat politikalarının en önemli göstergesi olan bir durumdur” diyor. Rengim Gökmen’in, sanat yaşamındaki başarılarının arkasındaki yapıyı değerlendirmesi ise şöyle: “… çok uzun yıllar, yani 40 sene sonra, şunu anladım ki hiçbir başarı yalnız kazanılmıyor. Çevresi, dostları, ailesi arkadaşları, hocaları ve tabii her şeyden önce çalışma arkadaşları ve hatta öğrencilerinin katkılarıyla birlikte oluyor. Bütün bu çevrenin bende katkısı var.” Anne ve babası da sanatçı Gökmen ailesinin kökleri, Osmanlı döneminde Priştina’ya değin uzanıyor. Köstendil doğumlu dedesi, Balkan Savaşı sonrası Anadolu’ya göçer. Büyükannesi ise Arnavutluk sınırları içinde kalan İşkodra’da doğmuştur. Ailenin Anadolu’ya göçü sonrası Rengim Gökmen’in babası Muzaffer Bey, Bigadiç’te dünyaya gelir. Annesi Muazzez Hanımın doğduğu yer ise Yalvaç’tır. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Babası Muzaffer Bey, Ankara’daki konservatuvarın tiyatro bölümü öğrencisi olurken, annesi Muazzez Hanımı ise yine Ankara’daki Musiki Muallim Mektebi’nin öğrencisi olarak görüyoruz. Musiki Muallim Mektebi (bugünün Gazi Üni. Eğitim Fak. Müzik Öğretmenliği Böl.), yeni Cumhuriyet’in okullarına müzik öğretmeni yetiştirmek amacıyla, Konservatuvardan önce hatta ilk fakülte Hukuk Fakültesi’nden (kuruluşu 1925) bir yıl önce, 1924 yılında kurulmuştur. İkinci Dünya Savaşı yıllarında kültür sanat politikalarından ödün vermemek Rengim Gökmen, kitapta, anne ve babasının öğrencilik yıllarına ilişkin ayrıntılı bilgi verirken son derece önemli bir saptama yapıyor, “İkinci Dünya Savaşı’nın zorlu yıllarında kültür ve sanat politikalarından hiç taviz verilmemiş olması yanında” diyor ve ekliyor: “Türk operasının oluşum süreci oldum olası beni hep çok şaşırtmıştır. Hayatında hiç opera görmemiş, operanın ne olduğunu bilmeyen gençlere opera öğretmek!” Yine anlattıklarından, uzman olarak Carl Ebert’in Türkiye’ye geldiğini, konservatuvarın kurulduğunu ve Ebert’in, hiç opera görmemiş bir kuşağa neyi nasıl yapacaklarını tarif ederek operayı öğrettiğinin bilgisini ediniyoruz. Sonuçta, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişini izleyen 1946 yılında, Ahmed Adnan Saygun’un, 1942’de bitirmesine karşın o güne değin sahneye konmayan Yunus Emre Oratoryosunun ilk icrasında, eserin soprano partisi için genç, yeni mezun sanatçı Muazzez Ünal düşünülür. Muazzez Ünal, Rengim Gökmen’i ileriki yıllarda dünyaya getirecek olan annesidir. Devlet Tiyatroları’nın temeli atılıp, operalar sergilenirken Rengim Gökmen’in anne ve babası Muazzez Hanım ile Muzaffer Bey evlenirler ve Türk hükümetinin burs programıyla Roma’ya giderler. Muazzez Hanım, Santa Cecila Konservatuvarı’nın ?an ve ?an Didaktik Bölümü’ne kabul edilirken, Muzaffer Bey, Centro Sperimentale Cinematografico’nun Reji Bölümü’ne girecektir. Hoş bir rastlantı ki, yıllar sonra Rengim Gökmen de, annesinin İtalya’da öğrenim gördüğü okulun öğrencilerinden olacaktır. Rengim Gökmen’in anne ve babası dört yıllık öğrenim sonrası diplomalarını alarak Ankara’ya dönerler. Annesi operada görev alırken babası tiyatro oyuncusu olarak sahneye çıkar, ayrıca sinema üzerine teorik kitaplar yazar. Rengim Gökmen ise bu dönüşün ardından, 1955 yılında İstanbul’da dünyaya gelir. Adını annesi koyacaktır. Annesinin erken yitimi, babasının desteği Doğum yeri İstanbul olan Rengim Gökmen’in çocukluğu Ankara’da geçer. Ailenin tek çocuğudur. Anneanne, babaanne, dayı ve halalarının yoğun ilgi ve sevgileri arasında büyür. Bugünün Beşiktaş kulübü taraftarı ve divan kurulu üyesi Gökmen, bir yandan derslerini aksatmazken bir yandan da evlerinin bulunduğu Sağlık Sokak’ta arkadaşlarıyla top oynamaktan, bisiklet binmekten geri kalmaz. Ama okuma tutkusu da sürer, öyle ki Jules Verne’lerin neredeyse tümünü okur. Rengim Gökmen, öğrenim yaşamında elini hep sıkı sıkıya tutan, yaşamındaki araştırma, çalışma ve meslek disiplin düşüncesini aldığı üç kişiyi sıralarken konservatuvar hocaları İlhan Baran ile Ahmed Adnan Saygun’la birlikte adını saydığı soprano ve şan öğretmeni annesi Muazzez Hanımı, çok erken yaşta, 1970 yılında yitirir. Artık çocukluktan ergenliğe geçiş döneminde annesinin tam tersine ‘dolçe vita’ olarak tanımladığı “yani rahat ve keyifli yaşama tarzı egemen” babasıyla yaşamını sürdürecektir. Gökmen, konservatuvar öğrenciliği döneminde Baran ve Saygun’un dışında Ulvi Cemal Erkin, Ferhunde Erkin’in öğrencisi olur. Gökmen’in konservatuvar yıllarındaki öğrencilik dönemine baktığımızda klasik müzik dünyamıza damga vurmuş şu öğretmenlerle karşılaşırız: Ahmed Adnan Saygun, İlhan Baran, Necil Kazım Akses, Ulvi Cemal Erkin, Nevit Kodallı, Ferit Tüzün, Muammer Sun, İlhan Usmanbaş, Cengiz Tanç. Dolayısıyla bugünün başarılı orkestra şefi ve hocası Rengim Gökmen’in yetişmesindeki sağlam zemin böylelikle çok iyi biçimde anlaşılıyor. Rengim Gökmen, Zeynep Bilgehan tarafından kaleme alınan yaşam öyküsünün anlatıldığı kitapta müzikal eğitim gören öğrencilerin sanatçı kimliklerinin gelişmesi için özellikle entelektüel birikime de önem vermelerinin altını ısrarla çiziyor ve bunu bol bol örnekliyor. Rengim Gökmen’in kitabında altı çizilmesi gereken bir unsur ise, Gökmen’in, hocaları denli birlikte müzik icra ettikleri müzisyenlere verdiği değer, onların müziğe yaptıkları katkıları tek tek ayrıntılarıyla içten biçimde açıklaması. Örneğin, orkestra karşısında ilk şeflik deneyimini yaşadığı Gürer Aykal ile ilgili düşüncesi aynen şöyle: “Gürer Hoca, Türkiye’de orkestra şefliği eğitimini akademik olarak alan ilk kişidir; kendisinden sonraki şeflerin yürüyeceği yolu açan en önemli rol model olmuş orkestra şefidir.” Siyasetçi ve sanat Klasik müzik, opera, balede çok sayıda başarılı, adından söz ettiren sanatçımız varken, onlarla gurur duymamız, onları başımızın üstünde taşımamız gerekirken ortalığın güllük gülistanlık olmadığını da yine Rengim Gökmen’in anlattıklarından öğreniyoruz. Müzik kurumlarında üstlendiği görevler nedeniyle bürokrasinin de tepe noktalarında çalışmak durumunda kalan Gökmen, bu konuda son derece çarpıcı sözleri şu biçimde söylüyor: “Türk siyasetinin de yalnız opera ve balede değil, tüm dallarda gerçek evrensel ve özgürlükçü sanat anlayışından çok uzak olduğunu görünce sanatçı için yolu bulmak zor oluyor. Siyaset önderleri böyle olunca topluma gerçek sanatın popüler kültürden farkını anlatmakta zorlanıyorsunuz.” Bu tümceyi daha çarpıcı bir başka şu sözcük izliyor: “İşin kötüsü bizim entelektüel çevrelerimizde bile müzik kültürü çok sınırlıdır.” Bu bölümdeki son söyleniş şöyle: “Tabii, aydın, okumuş kesimin bile bu alanlarda görüşleri çok kısıtlı olunca siyasetçiler de bu sanat dallarının (müzik, plastik sanatlar içinde heykel ve mimari) ülkenin kültürel gelişimi ve toplumun uygarlaşmasında ne denli önemli olduğunu çoğu zaman anlayamıyor.” Sanatı, 100 yıl sonrasına yapılan yatırım olarak gören Rengim Gökmen, yine sanatın değerinin ekonomik getirisiyle ölçülemeyeceğini de vurgulamaktan geri kalmıyor. Kitabı yayıma hazırlayan Zeynep Bilgehan, görüştüğü Rengim Gökmen’le ilgili olarak haklı biçimde şu yargısını okuruyla paylaşmaktan geri kalmıyor: “Bu söylemlerinden benim çıkardığım sonuç; Rengim Gökmen, yalnız bir müzik ‘icracısı’ değil, bir müzik düşünürü aynı zamanda…” Gerçekten, Zeynep Bilgehan’ın, ‘Bir Müzik Düşünürü Maestro Rengim Gökmen’ kitabını satırların çoğu yerinde altını çize çize okuduğumuzda, bir yandan Şefimizin yaşamını öğrenirken bir yandan da Cumhuriyet tarihindeki müziğin gelişimini de öğrenmiş oluyoruz. Kitapta son derece iyi düşünülmüş bölümler ise müzisyenlerin Orkestra Şefi Rengim Gökmen ile ilgili değerlendirmeleri. Dolayısıyla onların yetkinlikleri sonucu büyük bir orkestra şefinin dünyasına ait ayrıntılardan bilgi sahibi oluyoruz. Bir Müzik Düşünürü Maestro Rengim Gökmen. Yayına hazırlayan Zeynep Bilgehan. Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Yayınları Onur Ödülü Altın Madalyası Sahipleri Dizisi No.35, Aralık 2024.
GEZİ BATMANGEZİ BATMANGüneydoğunun parlayan yıldızı BATMAN Sıcağı sıcağına bu geziyi yazmak istiyorum. Bundan iki hafta önce odamızdan bir telefon aldım. Sevgili Başkanımız Ayça Hanımın isteğiyle, sekretarya şöyle bir haber verdi. “Mehmet Bey, bakanlıkça Güneydoğu kentleri tanıtım gezisi düzenlenmektedir. Müsaitseniz, bu geziye sizin de katılmanızı arzuluyoruz. Hemen, yarım saat içinde karar verirseniz, seviniriz” dediler. Bu haber üzerine iki ayağım bir pabuca girmişti. Bir yanda festivaller nedeniyle yörede yapacağımız turlar var. Diğer yanda da böyle bir teklif var. Gelin, çıkın bu işin içinden. Üstelik de çok çabuk karar vermeliydim. Kısmet ayağımıza kadar gelmişse kaçırmak olmazdı. Para kazanmayı bir yana ittim ve bu geziye katılmaya karar verdim. Bu, “Kadim Şehirler Yolu” adlı tanıtım gezisini, Turizm Bakanlığı, Batman Valiliği, Gaziantep Belediyesi, TGA, TUREB ve TURSEB birlikteliğiyle gerçekleştiriliyor. Tanıtılacak yerler içinde Şırnak, Cizre, Batman ve ilçeleri bulunmaktaydı. Bu zaman zarfında yörenin önemli köylerini, Süryani kiliselerini, camilerini, türbelerini ve daha da önemlisi Hasankeyf’i görecektik. İlk gün biz İzmir grubu olarak Mardin Hava Alanı'na indik. Bizi bekleyen otobüslerimizde yerimizi aldık. 40’a yakın rehber ve acenteciyle, önce Şırnak’a doğru gidiyoruz. Yolda birçok köy görüyoruz. Bunlardan bana ilginç geleni Kalecik Köyü idi. Eski adı Keleh. Bir mümbit vadideki Beyazsu Nehri kenarında tepeye kurulmuş bir köy. Yol boyunca birçok kafe art arda yer almış. Bu uzun vadide her türlü meyve yetişiyor. İçimden durup bir nefes almak istiyorum. Ama yola devam etmek zorundayız. Bugün ilk olarak Mor Yakup Kilisesi'ni ziyaret edeceğiz. Kilise, İdil ilçesine 15 km. uzaklıkta eski adı Midin olan Öğündük Köyü'nde bulunuyor. Tarihi bir Süryani Kilisesi, büyük bir tesisler bütünü olarak inşa edilmiş. Yaklaşık 1700 yıllık Kilisenin iki katlı dershanesi ve avlusu var. İbadete ve ziyarete her zaman açık tutuluyor. Bu arada hepimiz için bilgi amaçlı bir not düşmek istiyorum. Bu kilise Süryani edebiyat dünyasının öğreticisi olan Suruçlu Mor Yakup adına inşa edilmiş. Karıştırmamak gerekir. Çünkü bir de Nusaybinli Mor Yakup varmış. O ise ilk üniversitenin hocası imiş. Köyün esas sahipleri yurt dışında yaşamaktalar. Yurtlarıyla bağlarını koparmamışlar ve yazları gelip yeniden inşa ettikleri evlerinde konaklıyorlarmış. Biz köye geldiğimizde, birkaç ailenin gelip topraklarını işlediğini gördük. Kilise ve köy konusunda bilgi aldık. Köy halkı, evlerini yöre taşıyla villa şeklinde inşa ediyorlar. Çok da doğru yapıyorlar. En güzel fotoğraflarımdan birini burada çektirdim, diyebilirim. Programımızda bu köyde bulunan bir Pizzacıda yemek alacaktık. Buraya gelmeden önce “köyde pizza ne alaka” diye düşündüm. Güneydoğuya geliyoruz ve pizza yiyeceğiz. Bu durum bana anlamsız gelmişti. Yöresel tatlar yerine bizlere bugün pizza sunulacak. Ama köyün girişinde tertemiz bir mekâna ulaşınca fikrim değişti. Odun ateşinde her türlü pizza yapılıyor. Mekânın sahibi genç bir delikanlı ve kendisiyle tanışma şansına sahip oldum. Askerliğini yaptıktan sonra Belçika’ya gitmiş. Orada 6 yıl boyunca bir pizzacıda çalışmış. İşinin erbabı olmuş ve sonra da dönmüş köyüne. Avrupalı hijyen titizliğinde bir restoran yaratmış. Tertemiz mutfak, tuvaletler. Yaptığı pizzalarla da yörede ün salmış. Odun ateşinde pişirdiği çok çeşitli pizzalar sunuyor. Hiç aklıma gelmezdi böyle nefis bir pizzayı bir köyde tadacağım. Biz iki kişi için bir tane kavurmalı söyledik. Porsiyon oldukça iriceydi, ye ye bitmiyor. Hatta birkaç dilimi diğer meslektaşlarımıza dağıttık. Yemek sonrası ne mide ağrısı hissediyorsunuz ne de ekşime. Benden mekân sahibi genç, bir kocaman “Helal olsun sana delikanlı övgüsü” aldı. Sonra da tekrar Batman’a doğru yol alıyoruz. Terk edilmiş köyde Ezidi İzleri Yolda terk edilmiş Ezidiler Köyüne uğruyoruz. Köyde kimsecikler yok. Çoğu Avrupa ülkelerine göç etmiş. 1990 öncesi 15 bin olan çeşitli köylerdeki Ezidi nüfus, şimdilerde 150 kişiye düşmüş. Ancak yurt dışında yaşayıp ölenler, köylerinde defin edilir olmuş. Ölenlerin mezarlıkta tapınakvari lahitleri görünce hayrete düşüyorum. Çok güzel fotoğraflarını çektim. Görülmesi gereken bir yer. Ezidilerin inanışına göre tanrı evreni yaratmış, sonra dünya yönetimini 7 meleğe bırakmış ve Baş melek ise Tavus imiş. Diğer melekler ise; Derde Elias, SheikhShems, Fakhraddin, Nasiraddin, Sejaddin ve ShekhFexreddin olarak sıralanıyor. Günde birkaç defa güneşe dönülerek Kürtçe dua edilirmiş. İlginç olan ise kadınlar ve diğer dişil varlıklar da hayatın kaynağı oldukları için kutsal sayılırmış. Baharda doğa hamile kabul edildiğinden; toprak kazmak, avlanmak, dal kesmek yasakmış. Karayılan da onlar için kutsal olup Halep’in Şeyh Mend Paşası'nı temsil etmekteymiş. Ayrıca Nuh’un gemisinde açılan deliğe, bu yılan kuyruğunu sokarak gemiyi batmaktan kurtardığı için Ezidilerce, saygıyla anılan hayvanmış. Hasankeyf’ten Malabadiye’yolculuk İkinci gün programımızda Hasankeyf var. Bakan Mehmet Şimşek gelip, Hasankeyf mağaralarının turizme açılış konuşmasını yapacak. Sabah saatlerinde Hasankeyf’e vardık. Zeynel Abidin türbesini ziyaret ettik. Sonra müzeye geçtik. Arkeolojik kazılarda ortaya çıkan eserlerle çok güzel bir arkeolojik müze yapmışlar. Gıptayla baktım. Ne yazık ki İzmir’de böyle bir müze yok. Devlet, Güneydoğuyu müzelerle doldurmuş. Öğleden sonra Hasankeyf mağaraların önünde Gaziantep Belediye Başkanı Fatma Şahin uzun bir konuşma yaparak kentine neler yapacaklarını anlattı. Batman hakikaten müthiş bir kent olmuş. Yollar düzgün, kaldırımlar ferah. Esnaf yollara taşmamış. Vatandaş kaldırımlarda elini kolunu sallayarak yürüyebiliyor. Gidip görülesi bir kent olmuş. Şimdi Turizmde atağa kalkmak istiyor. Alt yapı hazırlanmış. Müzeler, ören yerleri, termal oteller, kayak pistleri, arkeoparklar, organik bal ve meyve üretimleri her şey turizm için hazır hale getirilmiş. Turizmi çeşitlendirmişler. Camiler, kiliseler restore edilmiş. Yollar düzgün. Akşama bizler için bir gece düzenlemişlerdi. Keyifli bir müzik grubu eşliğinde akşam yemeği vardı. Ben sadece mezelere takıldım. Çünkü öğle vakti Çömçe adlı bir restorana davetliydik. Orada biraz fazla yedim. Akşam için yer kalmamıştı. İçli köfte, künefe ve döner lezizdi. Restoran sahibiyle röportaj yaptım. İddialı bir şekilde “İçli köftemizin, künefemizin ve dönerimizin üzerine yemek tanımam” diyor. Günde yüzlerce kişiyi ağırladığını üstüne basa basa ekliyor. Doğru da söylüyor. Tattık, memnun kaldık ve sizlere de tavsiye ederim. Son gün Malabadi köprüsündeydik. Oraya arkeopark yapılmış. Çevre ağaçlandırılmış, köprü restorasyondan sonra hikâyesiyle birlikte ortaya çıkmış. Etrafında dolaşmaktan zevk alıyorsunuz. Köprünün yarısı Batman diğer yarısı Diyarbakır sınırları içinde kalıyor. Bu tarihi köprünün hikâyesini Malabadi Köprüsü adlı türküyü, bizlere sevdiren Şarkıcı Selçuk Alagöz’ü rahmetle anmadan geçemem. Ne güzel insandı. Onun şarkılarını zevkle dinlerdik. Hele kız kardeşi Rana ile söylediği "Edremit Van’a bakar içinde çaylar akar" gençliğimizin türküsüydü ve hala kulaklarımdadır. Işıklar içinde uyusun. Bürokratların samimi çabaları Bu gezi sonrası şunu kuvvetlice dillendirebilirim. Bu kentte görevli her bürokrat turizmi kendisinde içselleştirmiş. Başarmak için canla başla çalışmaktalar. Bunu gezi boyunca hisse-diyorsunuz. Mesela Hasankeyf Kaymakamı. Temiz yüzlü, candan ve samimi bir duruşu var. Hasankeyf için çok çalışanlardan biri. Kibar ve iyi niyetli, geldi hepimizin elini sıkarak selamlaştı. Devleti iyi temsil ediyor ve kendisine “Bravo” diyorum. Bu gezide bir de Batman İl Kültür ve Turizm Müdürü dikkatimi çekti. Bir bürokrat olarak kent için yapılanların her şeyine vakıf. Anlatmaktan hiç yüksünmüyor. Yaptıklarını yapacaklarını izah etmekten çekinmiyor. Her yerde var. Çok ter akıttığını gördüm. Organizasyonun gizli kahramanlarından biri olduğunu düşünüyorum. Bir “Bravo” da ona diyorum. Biz rehberler grubuna gelince; tur boyunca samimi dostluklar kurduk. Gezimizin keyfini çıkarmak için çaba gösterdik. Grubumuzda İstanbul ve Nevşehir oda başkanlarımızda vardı. Kendileriyle tanışma fırsatı buldum. İyi de oldu. Bu seyahatimizle Güneydoğu’da, yöre kentlerin gastronomisini tadarak ve tarihi, antik şehirlerini ziyaretle tamamladık. Dicle nehrinin güzel görüntüsüne hayran kaldık. İki gece 3 gün yörede kaldık ve yoğun bir programı yaşadık. Hem biz hem de bu geziyi düzenleyenler çok yoruldular. Ama söylemeliyim ki her türlü yorgunluğa rağmen değerli bir geziydi. Duygularımı, bildiklerimi sizlere sunmaya çalıştım. Bir başka etkinlikte buluşmak dileğiyle “Allaha ısmarladık” diyorum. Ve de Tüm katılanlara, katkı koyanlara benden kocaman bir teşekkür gelsin… Sevgiyle kalın...
GASTRONOMİDE BÜYÜK DEĞİŞİMGASTRONOMİDE BÜYÜK DEĞİŞİMINGREDY KURUCU ORTAĞI Betül Bildik: "Ingredy ile beraber gastronomi sektöründe en büyük değişim şeffaflığın ve erişimin standart hale gelmesi olacak." Türkiye’nin ilk yapay zeka destekli yeşil tedarik platformunu hayata geçirerek gastronomi sektöründe tedarik, şeffaflık ve verimlilik alanlarındaki sorunlara yenilikçi bir çözüm sunan Ingredy'nin turucu ortağı Betül Bildik bu sayıdaki gastronomi konuğumuz. Veriye dayalı karar alma süreçlerini güçlendiren Ingredy, restoranların satın alma operasyonlarını dijitalleştirerek tedarik sürelerini kısaltıyor ve maliyetlerde önemli tasarruf sağlıyor. Ingredy’nin kurucu ortağı Betül Bildik, kendisini nasıl anlatır? Gıda Mühendisliği lisansının ardından pazarlama alanında yüksek lisansımı tamamladım. Kariyerime 2006 yılında Metro Cash & Carry’de başladım. Operasyon, kalite, denetim ve ticari pazarlama alanlarında görev alarak sektörün farklı dinamiklerini yakından deneyimledim. 2014 yılında Gastronometro projesinde proje müdürü, ardından iş geliştirme müdürü olarak çalışarak HoReCa sektöründe güçlü bir uzmanlık kazandım. Bu birikimimi bugün Ingredy çatısı altında, gastronomi dünyasına daha sürdürülebilir ve verimli çözümler üretmek için kullanıyorum. Ingredy'nin doğuş hikâyesi nedir? Bugün dönüp baktığınızda, aslında çözmeye çalıştığınız sorun teknoloji eksikliği miydi, güven eksikliği miydi? Kariyerim boyunca gıda sektöründe yer aldım. Zamanla şunu çok net görmeye başladım: bu sektör büyük bir emek üzerine kurulu olmasına rağmen verimlilik ve güven açısından ciddi boşluklar barındırıyor. Kendime en çok şunları sordum: Şefler ve işletmeler neden doğru ürüne, doğru zamanda ulaşmakta zorlanıyor ve tedarik süreci neden parçalı bir yapı içinde ilerliyor? Ingredy tam da bu sorulardan doğdu. Amacımız baştan beri çok netti: Restoranların işini kolaylaştırmak ve üreticinin emeğini görünür kılmak... Bugün geldiğimiz noktada bu fikir, sadece bir platform değil gastronomi ekosistemine teknoloji ve sosyal etkiyi birlikte taşıyan bir yapıya dönüştü. Sektörde sizi "Bu iş böyle gitmez" noktasına getiren deneyim neydi? Mutfakların aradığı çok özel, niş ve hikayeli ürünler vardı ama bu ürünleri üreten üreticilerle restoranlar birbirine ulaşamıyordu. Beni “Bu iş böyle gitmez” noktasına getiren şey de aslında buydu. Bu kadar güçlü bir gastronomi potansiyeli varken doğru ürünün doğru mutfağa ulaşmasının hala bu kadar zor olması, çözülmesi gereken ciddi bir problemdi. Ingredy'yi bir sipariş platformundan ayıran temel özellik nedir? Ingredy’yi bir sipariş platformundan ayıran şey, sadece siparişi kolaylaştırması değil. Biz aslında tüm tedarik sürecini görünür ve yönetilebilir hale getiriyoruz. Çoğu zaman restoran sadece “ne alacağım?” sorusuna odaklanır. Biz ise bunun arkasındaki “Neden bu ürün, hangi tedarikçiden, hangi alternatifle ve hangi maliyetle?” sorularını da görünür kılıyoruz. Aynı zamanda gastronomik, kaliteli ve güvenilir ürünlere ulaşılabilen bir keşif alanı sunuyoruz. Bugün bir restoran neden WhatsApp, telefon veya Excel yerine Ingredy kullanmalı? Veriler şunu söylüyor: Restoranların önemli bir kısmı ilk yıllarında kapanma riskiyle karşı karşıya ve satın alma süreçleri günlük birkaç saatlik ciddi bir operasyon yükü oluşturuyor. Maaliyetlerini sağlıklı takip edemiyorlar. Ingredy ise süreci teknolojiyle basitleştirerek tedarik süresini kısaltıyor. Daha önemlisi, tüm satın alma sürecini tek bir sistemde toplayarak restoranlara zaman kazandırıyor ve kontrolü geri veriyor. Çünkü bugün birçok restoran hâlâ inanılmaz bir zaman kaybediyor. Biz bu yükü azaltmak için varız. Tüm tedarik sürecini tek bir sistemde toplayarak hem zamanı geri veriyoruz hem de kontrolü.... Ingredy bir teknoloji şirketi mi yoksa bir gıda şirketi mi? Ingredy esas olarak bir teknoloji şirketi. Genç ve dinamik bir ekip olarak kendi teknolojimizi geliştirmenin mutluluğunu ve gururunu yaşıyoruz. Ama kendimizi yalnızca teknoloji üreten bir yapı olarak değil gıda sektörünün içinden gelen ihtiyaçları anlayıp bunları teknolojiyle çözen bir ekip olarak konumlandırıyoruz. Platformun yapay zekâ tarafı bugün tam olarak ne yapıyor? Platformumuzun yapay zeka tarafı aslında restoranların günlük operasyonunu kolaylaştıran bir karar destek sistemi gibi çalışıyor. Geçmiş sipariş alışkanlıklarını analiz ederek ihtiyaçları anlamaya ve buna göre öneriler sunmaya yardımcı oluyor. Bunun yanında görüntü ve sesle sipariş oluşturma gibi pratik çözümlerle süreci hızlandırıyoruz. Farklı tedarikçileri ve fiyatları karşılaştırma imkanı da sunarak karar alma sürecini daha görünür ve kolay hale getiriyoruz. Restoranların en fazla veri ürettiği ama en az kullandığı alan sizce hangisi? Bence restoranların en fazla veri ürettiği ama en az kullandığı alan menüleri… Her gün hangi ürünün ne kadar satıldığı, hangi tabakların daha çok tercih edildiği ya da hangi dönemlerde talebin değiştiğine dair çok değerli veriler oluşuyor. Ama bu veriler çoğu zaman günlük operasyonun içinde kaybolup gidiyor. Aslında menüden gelen bu veriler doğru okunduğunda satın almadan stok yönetimine, maliyet kontrolünden yeni ürün geliştirmeye kadar birçok kararı doğrudan etkileyebilir. Bugün bu potansiyelin hala yeterince kullanılmadığını düşünüyorum. Bir restoranın satın alma alışkanlıklarından ne tür öngörüler elde edebiliyorsunuz? Bir restoranın satın alma alışkanlıkları bize aslında operasyonun işleyişini gösteriyor. Hangi ürünlerin ne sıklıkla tüketildiği, hangi dönemlerde talebin arttığı ya da azaldığı, hangi tedarikçilerin daha istikrarlı tercih edildiği gibi davranış kalıpları ortaya çıkıyor. Bunlardan yola çıkarak geleceğe dair de öngörüler üretebiliyoruz. Örneğin hangi ürünün ne zaman yeniden sipariş edileceği veya hangi ürün grubunda alternatif ihtiyacı doğacağı gibi. Veri analitiği gelecekte şeflerin kararlarını etkileyebilir mi? Bence veri analitiği şeflerin kararlarını etkiler ama onların yerine geçmez. Şefin mutfaktaki sezgisi ve deneyimi hala en değerli şey. Veri daha çok şunu yapıyor: Görünmeyeni gösteriyor. Hangi ürün daha çok kullanılıyor, nerede maliyet artıyor, talep nasıl değişiyor gibi... Aslında en iyi sonuç da şefin tecrübesiyle verinin birleştiği noktada çıkıyor. Sizce geleceğin mutfağında şef kadar veri uzmanı da önemli olacak mı? Şef yine mutfağın merkezinde olacak ama karar alma süreçleri giderek daha çok veriye yaslanacak. Bu nedenle veriyi okuyabilen ve yorumlayabilen kişiler de mutfağın işleyişine doğrudan dahil olacak. Yani mesele “şef mi veri uzmanı mı?” değil mutfağın nasıl karar verdiğinin değişmesi. Biz de Ingredy olarak yeni nesil gastronomi yaklaşımıyla teknolojiyi ve veriyi mutfağın doğal bir parçası haline getiriyoruz. Ingredy'nin gelir modeli nasıl çalışıyor? Ingredy’yi klasik bir yazılım gibi değil kendi içinde ekonomik değer üreten bir dijital pazar yeri olarak düşünebilirsiniz. Bu model sayesinde platform hem kendi operasyonlarını hem de büyümesini dışa bağımlı olmadan sürdürebiliyor. Yani sadece teknolojiyi sunan değil aynı zamanda bu ekosistemin içinde değer üreterek kendi sürdürülebilirliğini sağlayan bir sistemden bahsediyoruz. Platforma katılmak isteyen bir tedarikçiyi hangi kriterlere göre değerlendiriyorsunuz? Bizim üreticilerimizle kurduğumuz ilişki karşılıklı bir uyum meselesi. Önceliğimiz sadece niş, yerel ve özel ürünler üretmeleri değil aynı zamanda aynı değerleri paylaştığımız üreticilerle birlikte çalışmak. Bu yüzden aslında üreticilerimizle birbirimizi seçiyoruz diyebiliriz. Özellikle yerel üreticiler ve kadın girişimcilerle kurduğumuz yapı bizim için çok önemli. Çünkü en iyi ürünlere ulaşmak kadar, o ürünün arkasındaki emeği doğru şekilde desteklemek de işin bir parçası. Üreticilerimizi yerinde ziyaret ediyor, üretim süreçlerine birebir şahit oluyoruz. Bu da ilişkileri sadece ticari bir bağ olmaktan çıkarıp güvene dayalı bir ortaklığa dönüştürüyor. Tedarikçilerin sisteme kabul edilmediği durumlar oluyor mu? Bizim ilk yılımız büyük ölçüde tedarik zincirini kurmak ve doğru üreticileri seçmekle geçti. Bu süreçte çok fazla sahaya çıktık demek yanlış olmaz. Şu anda platformumuzda 70 tedarikçi var ve bunların büyük kısmı sosyal girişimlerden oluşuyor. Bu sosyal girişimlerin de yarısı kadın girişimci veya kadın ortaklı yapılardan geliyor. Bu kadar sahada vakit geçirmemize rağmen gerçekten çok titiz bir seçim sürecimiz var. Bugün çalıştığımız 70 üretici, “kılı kırk yararak” seçilmiş bir ağ diyebilirim. Restoranların en sık yaşadığı tedarik sorunu nedir? Restoranların en sık yaşadığı tedarik sorunu aslında çeşitlilik ve zaman yönetimi. Farklı ürünler için farklı üreticilerden fiyat almak, sürekli telefon trafiği yürütmek ve siparişleri ayrı ayrı takip etmek ciddi bir karmaşa yaratıyor. Bu süreç hem zaman alıyor hem de hataya çok açık hale geliyor. Biz bu noktada “mix sepet” özelliğimiz ile çözüm sunuyoruz. Tek bir ekran üzerinden farklı üreticilerin farklı ürünlerini aynı anda seçip sipariş verebiliyorlar. Böylece ciddi bir zaman tasarrufu söz konusu oluyor. Türkiye'de profesyonel mutfakların satın alma süreçlerinde en büyük verimsizlik nerede? Bizce en büyük verimsizlik, restoranların satın alma geçmişlerini kolayca takip edebilecekleri hızlı ve pratik sistemlerin eksik olması. Elbette kullanılan bazı manuel yapılar var ama bugün hala birçok işletme geriye dönük olarak neyi, ne kadar ve hangi fiyattan aldığını görmekte zorlanıyor. Özellikle tekil restoranlarda teknoloji kullanımı bu alanda çok yaygın değil. Oysa satın alma tarafında oluşan veriler aslında çok değerli. Bu yüzden biz bir ürünü geçen ay kaçtan aldınız, bugün hangi alternatifler var, fiyatlar nasıl değişmiş gibi noktaları doğrudan uygulamamızda görebilmenizi sağlıyoruz. Bir restoran Ingredy kullanmaya başladıktan sonra hangi somut kazanımları elde ediyor? Bir restoran Ingredy kullanmaya başladığında en somut kazanım aslında zaman ve maliyet tarafında ortaya çıkıyor. Süreçleri basitleştirerek tedarik süresini %50’ye kadar kısaltıyor ve restoranların veriye dayalı şekilde sipariş ve maliyet yönetimi yapmasını sağlıyoruz. Bunun ötesinde, sistemin bir diğer önemli katkısı yarattığı sosyal etki. Platformumuzdaki üretici ağından ürün alan restoranlar, dolaylı olarak binlerce üreticiyi kapsayan yaklaşık 40 bin kişilik bir gastronomi ekosistemine de temas etmiş oluyor. Ortalama bir işletme maliyetlerinde ne kadar iyileşme sağlayabiliyor? Ortalama bir işletmede maliyetlerdeki iyileşme aslında sürecin daha düzenli ve görünür hale gelmesinden geliyor. Restoranlar ne aldığını, neden aldığını ve hangi alternatifleri değerlendirebileceğini daha net görmeye başlıyor. Bu da kararları daha planlı hale getiriyor. Zamanla gereksiz alımlar azalıyor ve süreç daha sağlıklı ilerliyor. Bunun sonucunda da ortalama %10’a kadar maliyet avantajı sağlanabiliyor. "Şeffaf tedarik zinciri" kavramını sıkça kullanıyorsunuz. Bir restoran bunu uygulamada nasıl deneyimliyor? Şeffaf tedarik zinciri bizim için vitrinde görünen bir şey değil arka planda kurduğu-muz bir güven sistemi. Restoran aslında filtrelenmiş, belirli kalite ve gıda güvenliği standartlarından geçmiş bir üretici ağıyla karşılaşıyor. Biz de bu yapının içinde tedarikçileri denetliyor, süreci doğruluyor ve güvenilir bir zemin oluşturuyoruz. Bu yüzden restoran, ürünü alırken aslında önceden kontrol edilmiş bir sistemin içinden geçerek gelen üreticilerle çalışmış oluyor. Bir ürünün hikâyesini görünür kılmak neden önemli? Biz her bir ürünü sadece bir malzeme olarak değil arkasında bir emek, bir hikaye ve bir yaşam döngüsü olan değerli bir parça olarak görüyoruz. Biraz mücevher gibi… Nasılki bir taşın oluşum süreci onu kıymetli yapıyorsa, gıdada da aynı şey geçerli. Bir ürünün nasıl üretildiğini, kim tarafından yetiştirildiğini ve hangi koşullardan geç-tiğini görünür kılmak bu yüzden çok önemli. Çünkü bu görünürlük hem o emeğin değerini ortaya çıkarıyor hem de ürün ile onu kullanan şef arasında bir bağ kuruyor. Bu yüzden Ingredy blog sayfamızda hem üreticilerimizin hem de onların niş ürünlerinin hikayelerini anlatmaktan gerçekten keyif alıyoruz. Üretici ve restoran arasındaki güven sorununu teknoloji çözebilir mi? Üretici ve restoran arasındaki güven sorununu teknoloji tek başına çözmez ama işi biraz daha takip edilebilir hale getirir. Çünkü bu işte güven bir anda oluşan bir şey değil. Zaman içinde tutarlılık görmekle gelişiyor. Ürün aynı kalitede geliyor mu, süreç öngörülebilir mi, teslimat ve iletişim düzenli mi… Teknoloji burada tüm bu deneyimi kayıt altına alarak daha ölçülebilir ve takip edilebilir hale getiriyor. Tedarik zincirinde izlenebilirlik yakın gelecekte zorunluluk haline gelir mi? İzlenebilirlik artık sadece bir trend değil sektörün doğal bir ihtiyacı haline geliyor. Biz sahada da bunu net şekilde görüyoruz. Restoranlar artık sadece ürünü ve güvenilirliğini değil arkasındaki hikayeyi de sorguluyor. Bunu restoran menülerine özel hazırladığımız etki analizlerinde de görüyoruz. Örneğin tedarik ağımız içindeki üreticilerle hazırlanan bir menü, sadece ürünleri değil aynı zamanda sosyal etkiyi de görünür hale getiriyor. Böylece binlerce üreticiye ve dolaylı olarak on binlerce kişinin emeğine dokunan bir ekosistem ortaya çıkıyor. Bu yüzden yakın gelecekte izlenebilirlik, bir “ekstra özellik” olmaktan çıkıp tedarik zincirinin temel standardı haline gelecek. Biz de Ingredy’de bunu mümkün kılan yapıyı kurmaya odaklanıyoruz. Kadın girişimcileri özellikle destekleme kararınız nasıl ortaya çıktı? Bu anlamda neler yaptınız? Aslında bu karar çok doğal gelişti. Çünkü Ingredy de iki kız kardeş tarafından kurulmuş bir girişim. Bu yüzden kadın girişimcilerin karşılaştığı zorlukları ve ihtiyaçları yakından biliyoruz. Üretici ağımızı oluştururken kadın girişimcilerle ve kadın kooperatifleriyle çalışmak bizim için ayrı bir anlam taşıdı. Sahada birbirinden değerli işler yapan ama yeterin-ce görünür olmayan çok fazla kadın üreticiyle karşılaştık. Biz de elimizden geldiğince onların yanında olmaya çalışıyoruz. Bazen eğitimlerle bazen yeni iş birlikleriyle bazen de ürünlerini daha fazla restoranla buluşturarak... Çünkü bir kadın girişimcinin güçlenmesinin, sadece bir işletmeyi değil üretim ağını ve yaşadığı bölgeyi de etkilediğine inanıyoruz. Bugüne kadar sizi en çok etkileyen kadın üretici hikâyesi hangisi oldu? Açıkçası tek bir hikaye seçmek benim için çok zor. Çünkü sahada tanıştığımız her kadın üreticinin farklı bir mücadele ve başarı hikayesi var. Kimi yıllardır aileden gelen üretim bilgisini yaşatmaya çalışıyor kimi kendi markasını sıfırdan kuruyor kimi de bulunduğu bölgede başka kadınlara istihdam yaratıyor. Bizim için ilham veren şey de aslında bu çeşitlilik... Belki tek bir hikaye yerine tüm bu kadınların ortak kararlılığından etkileniyoruz diyebilirim. Sosyal etki ile ticari büyüme arasında denge kurmak zor oluyor mu? Sosyal etkiyi merkeze almak zaman zaman daha fazla emek ve daha dikkatli bir süreç yönetimi gerektiriyor. Ama biz bunu ticari büyümeye karşı bir alan olarak görmüyoruz. Bizim için önemli olan hızlı büyümekten çok, doğru büyümek. Eğer büyürken üreticilerimizi, restoranlarımızı ve kurduğumuz değerleri geride bırakıyorsak o büyüme-nin çok anlamlı olduğunu düşünmüyoruz. Test Mutfağı fikri nasıl doğdu? Ingredy Test Mutfağı fikri, şeflerimiz ve üreticilerimizin kıymetli ürünlerini aynı masada buluşturma ihtiyacından doğdu. Sahada çok net gördük ki bir ürün tek başına değil nasıl kullanıldığı ve hangi reçetelerle buluştuğu ile birlikte daha fazla değer kazanıyor. Ingredy Test Mutfağında amacımız da tam olarak bu... Şeflerle ürünleri bir araya getirerek onların gastronomik potansiyelini birlikte keşfetmek. Bu alanı bir içerik stüdyosu olarak mı, Ar-Ge merkezi olarak mı görüyorsunuz? Biz burayı aslında sadece bir içerik stüdyosu ya da Ar-Ge merkezi gibi değil daha çok bir oyun alanı gibi görüyoruz. Şeflerin, üreticilerin ve ürünlerin bir araya gelip özgürce deneme yaptığı, farklı kombinasyonların keşfedildiği bir alan... Bazen beklemediğimiz eşleşmeler çıkıyor bazen de çok güçlü yeni fikirler doğuyor. Şefler ve üreticiler aynı masaya oturduğunda ortaya çıkan en şaşırtıcı sonuç ne oldu? Şefler ve üreticiler aynı masaya oturduğunda en şaşırtıcı şey aslında ne kadar hızlı bir bağ kurdukları oluyor. Birbirlerini tanımaktan, hikayelerini dinlemekten gerçekten çok keyif aldıklarını görebiliyoruz. En son Four Seasons’ta üreticilerimizin davetli olduğu bir buluşma olmuştu. Orada üreticilerimiz kendi hikayelerini doğrudan anlatma fırsatı buldu. Aslında üretici için de şef için de bu tedarik zincirinde birbirini tamamlayan parçalar olduklarını söylemek yanlış olmaz. Test Mutfağı'ndan doğup ticari başarıya dönüşen projeler oldu mu? Henüz Ingredy Test Mutfağından doğup ticari bir ürüne dönüşen bir proje olmadı. Ama şu anda Test Mutfağımız ile ilgili yeni projeler üzerinde çalışıyoruz. Süreç içinde böyle bir girişim gerçekleşirse de bunun Ingredy Test Mutfağı’ndan çıkmış olmasının mutluluğunu tabii ki paylaşırız. Beş yıl sonra Ingredy'yi nasıl bir noktada görmek istiyorsunuz? Türkiye'den çıkan küresel bir FoodTech markası olmak mümkün mü? Beş yıl sonra Ingredy’yi gastronomi dünyasında Türkiye’den çıkmış, global ölçekte kullanılan bir teknoloji markası olarak görmek istiyoruz. Hedefimiz farklı ülkelerde de restoranların ve üreticilerin işini kolaylaştıran, tedarik süreçlerini daha şeffaf ve yönetilebilir hale getiren bir yapı kurmak. Zaten biz kendimizi başından beri sadece Türkiye odaklı bir girişim olarak görmüyoruz. Rotterdam merkezli bir marka olmamız da bu bakış açısını güçlendiriyor. Bu yüzden kurduğumuz sistem, baştan itibaren farklı pazarlara uyarlanabilecek şekilde tasarlandı. Bu süreçte odağımız, teknolojiyle gastronomi ekosistemine gerçek bir değer katmak ve bu dönüşümün aktif bir parçası olmak. Yapay zekâ, restoran satın alma yöneticilerinin yerini alabilir mi? Bizce yapay zeka satın alma süreçlerinde birçok şeye karşılık verebilir. Veri analizi, fiyat karşılaştırma, geçmiş siparişlerden öğrenme gibi alanlarda zaten oldukça güçlü. Ama işin içinde hala tecrübe ve insan faktörü var. Bir ürünün kalitesi, o günkü durumu, şefin beklentisi ya da üreticiyle kurulan ilişki gibi şeyler sadece veriye indirgenebilecek konular değil. Gelecekte Ingredy'nin sadece tedarik değil, finansman, lojistik veya karbon ayak izi yönetimi gibi alanlara da girmesi mümkün mü? Biz halihazırda Ingredy’yi sadece bir tedarik platformu olarak değil gastronomi ekosistemini uçtan uca destekleyen bir yapı olarak görüyoruz. Bu konuda ilk adımlarımızı atmaya başladığımızı söylemek erken olmaz. Yakın zamanda karbon ayak izi ölçümünü entegre ederek ürünlerin çevresel etkisini daha görünür hale getirmeyi hedefliyoruz. Bir restoran sahibinin bugün hâlâ Excel dosyalarıyla satın alma yönetmesi size ne düşündürüyor? Aslında böyle bir yapı hala otantik bir taraf da taşıyor, bunu da çok iyi anlıyoruz. Ama biz burada dijitalleşmeyi daha kolay hale getirirken aynı zamanda ciddi bir zaman ve verim kaybını da ortadan kaldırıyoruz. Operasyon tarafındaki alt kullanıcı ekleme ve yetkilendirme özelliklerimizle de ekiplerin işini daha düzenli ve takip edilebilir hale getiriyoruz. Sonuçta hem modern hem de kolay bir arayüzle alışılmış sipariş yöntemlerini dönüştürüp restoranların dijital düzene daha rahat geçmesini sağlıyoruz. Ingredy başarırsa gastronomi sektöründe ne değişecek? Bizce Ingredy ile beraber gastronomi sektöründe en büyük değişim şeffaflığın ve erişimin standart hale gelmesi olacak. Bugün çok parçalı ve yorucu ilerleyen bir tedarik yapısı var. Biz bunu herkes için daha kolay bir hale getirmeyi hedefliyoruz. Uzun vadede ise şefin, üreticinin ve verinin ortak zeminde daha doğal bir şekilde buluşabildiği, gastronominin daha bilinçli ve daha bağlantılı bir ekosisteme dönüştüğünü görmek istiyoruz.
GÖRÜNMEYEN FORMLARGÖRÜNMEYEN FORMLARKıllıoğlu Hamamı sanatla yaşamaya devam ediyor: “Görünmeyen Formlar” sergisi açıldı Uzun yıllar kömür deposu olarak kullanılan ve Konak Belediyesi’nin geçen yıl restorasyon çalışmalarını tamamlayarak kent yaşamına kazandırdığı Tarihi Kıllıoğlu Hamamı, kültür ve sanatın yeni adreslerinden biri olmaya devam ediyor. Bu kez sanatçılar Elif Nadas ve Atakan Özayvaz’ın “Görünmeyen Formlar” adlı karma sergisiyle kapılarını açan tarihi mekan, gündelik nesneler üzerinden aidiyet, çocukluk ve belleğin izlerini simgeleyen eserleri büyüleyici bir atmosferde sanatseverlerle buluşturdu. Açılış törenine katılan Konak Belediye Başkanı Nilüfer Çınarlı Mutlu, sergiyi birlikte gezdiği sanatçılardan eserlerin hikayesini dinleyerek tarihi yapıyı sanatın gücüyle yeniden canlandırdıkları için teşekkürler etti. Sanatseverlerin yanı sıra sanatçılar ve akademisyenlerin yoğun ilgisiyle gerçekleşen sergi açılışında konuşan Başkan Nilüfer Çınarlı Mutlu, 300 yıllık tarihi yapının geçmişten taşıdığı değerleri sanatla buluşturmanın mutluluğunu yaşadıklarını ifade ederek, “Bugün bu tarihi mekanda sizlerle bir arada olmaktan büyük bir onur ve mutluluk duyuyoruz. Bu yapıyı geçen yıl restore ederek yeniden sanatın ve kültürün hizmetine sunduğumuzda, tam da böylesi günleri hayal etmiştik. Geçmişten bugüne taşıdığı hikayeler ve yaşanmışlıklarla bizlere ilham verirken, bugün sanatın ve birbirinden kıymetli eserlerin ışığında yeniden hayat buluyor. Değerli sanatçılarımıza, eserleriyle Konak’ımıza değer kattıkları, ilçemizi kültür ve sanatın merkezi haline getirme hedefimize katkı sundukları için teşekkürlerimi sunuyorum. Bugün burada bizlerle olan siz değerli konuklarımıza da ayrıca teşekkür ediyorum. Desteğinizi ve ilginizi Konak’tan esirgememenizi diliyorum. Hep birlikte Basmane’yi, Kemeraltı’nı ve Konak’ı kültürün, sanatın merkezi haline getireceğimize yürekten inanıyorum” dedi. Sergiyi tarihi bir mekanda sanatseverlerle buluşturan Başkan Nilüfer Çınarlı Mutlu’ya teşekkür eden Sanatçı Elif Nadas, şunları söyledi: “Atakan Özayvaz’ın üzerinde durduğu bellek, aidiyet ve algı kavramlarını ortak bir bağlamda birleştirmeyi öngördük. Ben gölge ve izlerden, hafızamızda kalan silinmiş formları resmetmeye çalıştım. Umarım sizlerde iz bırakacak bir sergi olur.” Sanatçı Atakan Özayvaz ise “Çok heyecanlıyım, yaklaşık 1 yıldır bu sergi için hazırlanıyoruz. Ben aidiyet ve bellek kavramları üzerinde duruyorum daha çok. Elif Hanım da izler ve gölgeler… Bu bağlamda ortak bir çalışma yapıp bu sergiyi sizlerle açmış olmanın gururunu yaşıyoruz. Keyifli gezmeler diliyorum” ifadelerini kullandı. “Görünmeyen Formlar” sergisi, 31 Ağustos 2026 tarihine kadar pazar ve pazartesi günleri hariç 09.00-18.00 saatleri arasında ziyarete açık olacak.
ZEYTİNİN TARİHİZEYTİNİN TARİHİZeytinin tarihi ve Ayvalık’ta zeytincilik Geçmişten günümüze uzanan bu köklü gelenek sayesinde zeytin, Ayvalık için yalnızca bir tarım ürünü değil; kentin kimliğini, kültürünü ve ekonomik yaşamını şekillendiren en önemli değerlerden biri olmayı sürdürüyor. Soframızdan eksik olmayan, fakirin zenginin sofralarını süsleyen zeytinin insanlık tarihiyle buluşmasını merak edip araştırdım. Dalından toplandıktan sonra, zeytinyağına dönüşen, böreklere, çöreklere, yemeklere lezzet katan sağlık beslenmenin ilk adımı zeytinyağın serüvenine bir bakalım. Zeytin, insanlık tarihinin bilinen en eski tarım ürünlerinden biri olmasının yanı sıra, birçok uygarlığın diline, kültürüne ve ekonomisine yön vermiş önemli bir bitki. Yazılı kaynaklarda adına ilk kez MÖ 3000’li yıllarda Akadca metinlerde “zeyirtum” olarak rastlanıyor. Günümüzde kullandığımız “zeytin” sözcüğüne oldukça yakın olan bu kelime, zaman içinde farklı dillere uyarlanarak çeşitli biçimler almış. Akadcadaki “zeyirtum” sözcüğü zamanla “zertum” biçimine dönüşmüş; İbranicede “zay” veya “zeta”, Arapçada “zaytun”, Hititçede ise “zertum” olarak kullanılmışt. Eski Yunancada “elaia” ve “elaion” biçiminde görülen kelime ise Latince aracılığıyla günümüz Batı dillerindeki “olive”, “olea” ve “oil” gibi sözcüklerin kökenini oluşturmuş. Botanik açıdan zeytin ağacı, Zeytingiller (Oleaceae) familyasının Olea cinsine ait. Günümüzde yetiştirilen kültür zeytini Olea europaea sativa, yabani zeytin ise Olea europaea oleaster olarak sınıflandırılıyor. Akdeniz iklimine mükemmel uyum sağlayan bu uzun ömürlü ağaç, ılık ve yağışlı kışları, sıcak ve kurak yazları tercih ediyor; uygun koşullarda yüzyıllar boyunca yaşamını sürdürebiliyor. Meyvesi sofralık olarak tüketilen, yağı ise beslenmeden kozmetiğe kadar birçok alanda kullanılan zeytin, binlerce yıldır Akdeniz medeniyetlerinin ekonomik ve kültürel yaşamının temel unsurlarından biri olmuş. Ayvalık’ta zeytinciliğin başlangıcı Ayvalık’ın zeytinle buluşması Antik Çağ’a kadar uzanıyor. Arkeolojik bulgular, bölgede MÖ 4. yüzyıldan itibaren zeytin yetiştiriciliği ve zeytinyağı üretiminin yapıldığını gösteriyor. Doğal olarak yetişen yabani delice ağaçlarının zamanla insanlar tarafından aşılanmasıyla kültür zeytinciliğinin geliştiği kabul ediliyor. Bölgede yaşayan Aiol ve İyon uygarlıkları, zeytin tarımının yaygınlaşmasında önemli rol oynamış, zeytinyağı üretimi ise zamanla Ayvalık ekonomisinin temel faaliyetlerinden biri hâline gelmiş. Antik döneme ait taş baskı düzenekleri ve zeytin işlikleri, bu köklü geçmişin somut kanıtları arasında yer alıyor. Osmanlı Döneminden günümüze Yüzyıldan itibaren Ayvalık’ta zeytinlik alanları hızla genişlemiş, özellikle Rum üreticilerin geliştirdiği tekniklerle zeytincilik büyük bir ivme kazanmış. 19. yüzyılda zeytinyağı, kentin en önemli ihraç ürünlerinden biri olmuş; sabunhaneler ve yağhaneler Ayvalık’ın ekonomik yaşamında merkezi bir konuma yükselmiş. 1884 yılında yabancı sermayenin bölgeye yaptığı yatırımlarla modern makinelerin kullanılmaya başlanması, geleneksel taş baskı yöntemlerinden sanayi tipi üretime geçişte önemli bir dönüm noktası olmuş. 1923 nüfus mübadelesinin ardından Girit ve Ege adalarından gelen göçmenler de sahip oldukları bilgi ve deneyimle Ayvalık zeytinciliğinin gelişimine önemli katkılar sağlamış. Bugün Ayvalık, Türkiye’nin en önemli zeytin ve zeytinyağı üretim merkezlerinden biridir. Bölgeye özgü Ayvalık (Edremit) çeşidi zeytinler, yüksek kaliteli yağları ve kendine özgü aromalarıyla ulusal ve uluslararası alanda tanınıyor ve ödüller alıyor. Modern kontinü sistem tesislerde gerçekleştirilen üretimde zeytinler hasattan kısa süre sonra işlenerek düşük asit oranına sahip nitelikli sızma zeytinyağları elde ediliyor. Bunun yanında kentteki tarihi yağhaneler ve müzeler, Ayvalık’ın yüzyıllara yayılan zeytincilik mirasını yaşatmaya devam ediyor. Geçmişten günümüze uzanan bu köklü gelenek sayesinde zeytin, Ayvalık için yalnızca bir tarım ürünü değil; kentin kimliğini, kültürünü ve ekonomik yaşamını şekillendiren en önemli değerlerden biri olmayı sürdürüyor. Kaynakça Zeytin Hakkında”, Balıkesir Üniversitesi/ Edremit Zeytincilik Enstitüsü, http://www.balikesir.edu.tr/site/icerik/edremit-zeytincilik-enstitusu-1738 (Erişim Tarihi: 22.04.2022)
GEMİ MODELCİLİĞİGEMİ MODELCİLİĞİGEMİ MODELCİSİ ZAFER İYİDİLLİ: "Denizcilik müze ve faaliyetleri artırılmalı." Dünyanın en keyifli ama sabır ve titiz olmayı gerektiren uğraşlarından biri olan gemi modelciliği üzerine çalışan Zafer İyidilli konuk oluyor sayfalarımıza... Uzun yıllar tarım sektöründe çalıştıktan sonra emekli olan İyidilli'yi bir model üstünde iyileştirme yaparken yakaladık. Hem sohbet ettik hem de çalışmasını izledik. Zafer İyidilli kimdir? 1965 doğumluyum. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi mezunuyum. Uzun yıllar tarım sektöründe çalıştım. Daha sonra gayrimenkul danışmanlığı yaptım. Artık emekliyim ama aynı zamanda gemi modelcisiyim. Seyahat etmeyi severim. Tarihi kitap ve film meraklısıyım. El zanaatları çalışmalarına yoğun ilgi duyuyorum. Hiç bir şey yapmadan oturmayı sevmem. Televizyon izlerken bile gemi modelinin bir parçasını ya da gaz lambasına ahşaptan bir duvar askısı, ahşap bir fırın küreği veya ahşap bir deniz objesi üretirim. Gemi modeli yapmaya nasıl başladınız? Gemi modelleri yapmaya 2005 yılında, 8 yaşındaki oğluma bir el becerisi, hobi kazandırmak amacıyla başladım. İlk yaptığınız model hangisiydi, bugün dönüp o ilk modele baktığınızda neler hissediyorsunuz? İlk yaptığım model, projesine ilk ulaşabildiğimiz 1900’lü yıllarda yaşamış üç direk yelkenli Albatros isimli guletti. Şimdi onu hatırladığımda iyi ki yapmışız diyorum. Daha sonra yapacağımız modellerin başlangıç kapısı oldu. Geçmişte, içinde pek çok olay yaşanan hikayelere, hislere ulaşmaya başladım. Gemi modelleri sizin için hobi mi, zanaat mı, sanat mı? Hepsini içerdiğini düşünüyorum. Hobi olarak başlanır. Modelci kendini geliştirip bir taraftan da yeteneğini ön plana çıkararak ortaya çıkardığı eser, gerçeğini görsel olarak yakalayabiliyor derecedeyse bu bir sanattır. Gemi modelcilerinin çoğunun amacı para kazanmak değil modeli en az kusurla ortaya çıkarabilmektir. Diğer yandan sanat olabilme şartlarına baktığımızda estetiği yakalama kaygısıyla çalışılır. Gemi modelciliği toplumumuzda çok geniş kapsamda tanınmamasına rağmen estetik, his, duygu oluşturur. Ortaya çıkan eser kalıcı olma amaçlıdır, insanlık için tamamen bir iz bırakma amaçlıdır ve tarihi yansıtır. Bu şartları sağladığı için gemi modelciliği ülkemizde resim, heykel kadar ilgi görmese de bir sanat dalıdır düşüncesindeyim. Çizgi, doku, şekil ve renk içerir. Bir gemiyi çalışmaya başlarken önce onun hikâyesine mi, teknik çizimine mi odaklanırsınız? Bir modele başlamak istediğimde ilk önce hikayesini dikkate alırım. Geçmişte hangi dönem ve şartlarda yaşamış, toplumsal amacı nedir, neler yapmış, hangi maceralara yelken açmış ya da demir almış. Ve ister istemez o dönemle ilgili bir sürü soru belirir düşüncelerimde… Zihnimde o günlere, o koşullara ulaşmaya çalışırım. Örneğin bir TRİREME (eski Yunan savaş gemisi) yaparken sizlere yansıtabilmek amacıyla örnekliyorum. Truva Savaşı filmini izlemişsinizdir veya bir Viking gemisi modeli yaparken o dönemi ve yaşamları filmler kısmen yansıtır. Sonra da teknik çizimine ulaşır, modeli önce düşünsel olarak neyi nasıl yapabileceğinizi kurgular, modeli önce kafanızda bitirirsiniz. Sonra başladığınızda artık model çoğunlukla bitmiş demektir. Modeli kafanızda bitiremiyorsanız o modele başlayamazsınız. Modelin “ruh taşıması” sizce ne demek? Bir modelin ruh taşıması, tamamen o geminin var olduğu dönemde yaşanmışlıklarıyla ilgilidir. Yine örnek; Çanakkale savaşında NUSRAT’ın boğaza gecenin sessizliğinde usulca mayın döşeme görevi, demir alan bir BANDIRMA Vapurunun sessizce ilerleme anında taşıdığı giz ve muhteşem bir görev yükü ile tarihe dokunuşu… Bir gemi modelinin yapımında en kritik aşama nedir? Bir modelin yapımında en kritik nokta; bahsettiğim gibi modeli önce kafada bitirebilmeniz… Modelin hangi parçalarını hangi malzemeden oluşturabileceksiniz? "Malzemeyi Yenmek" kavramı der buna kaybettiğimiz gemi modelcisi Prof. Dr. Erdoğan Aksel... Hangi malzemeler vazgeçilmeziniz? Çok enteresan gelecek, toplu iğne... Modele baktığınızda bir tane bile göremezsiniz ama aslında yüzlerce toplu iğne kullanılmıştır. Tutturmak amacıyla ya da bazı parçaları sabitlemek amacıyla… Toplu iğne neredeyse bir modelin iskeletidir. Bir modelin yapımı ortalama ne kadar sürüyor? Bir modelin yapımı, büyüklüğü ve detayına bağlı olarak 1 ayla 6 ay arasında vakit alabiliyor. El işi mi daha zor, araştırma kısmı mı? El işçiliği tabii ki daha zor. Ancak araştırması daha keyif verici ve heyecanlı… Kusursuzluk takıntınız var mı? “Bu detay görünmeyecek ama yine de yapmalıyım” dediğiniz oluyor mu? Böyle bir takıntım var. Özellikle modelde parça yaparken çalışmayı "hah işte bu oldu’’ değinceye kadar tekrarlıyorum. Detay görünmeyecek bile olsa onu yapmak bana rahatlık hissi veriyor. Dijital üretim çağında tamamen el emeği ile çalışmak nasıl bir his? İşte esas keyfi burada alıyorum. Modelcilikte de dijital çağı yaşıyoruz. Birçok parça dijital ortamda üretilebiliyor. Ancak ben, onu ahşaptan kendi ellerimle üretebilmeliyim. Uzun saatler boyunca tek başına çalışmak... Gemi maketi sabır dışında başka hangi karakter özelliğini geliştiriyor? Resmen meditasyon yaşıyorum. Kendimi kaybediyorum. Sanki başka boyutta oluyorum. Kendime geldiğimde saatin sabahın dördü olduğunu görüyorum. Bir model üzerinde çalışırken günlük hayatla bağınız kopuyor mu? Ve bitirdiğinizde boşluk hissi oluyor mu? Kesinlikle oluyor. Model bitimine doğru kafamda hangi modele başlasam tilkileri dolaşıyor. Tabii hayat koşulları dolayısıyla modelciliğe ara verdiğim süreler oldu. Sizce insanlar neden minyatürlerle duygusal bağ kuruyor? Her zaman her şeyin daha küçüğü sevimli ve cazip gelir. Koca bir bisikleti koyamazsın salonuna ama küçük bir modeli hoş durur sehpanda ya da vitrininde... Hep göz önündedir, yakınsındır ona, dokunabilirsin. Türkiye’de denizcilik hafızasının yeterince korunuyor mu? Bunu hangi bazda sorduğunuz önemli. Güncel üretim bazındaysa üretimsel olarak yatçılık sektöründe dünyanın ilk sıralarındayız. Deniz taşımacılığında çok önemli firmalarımız var. Yine belirli bir sınıfta savaş gemileri üretiyoruz. Denizlerde enerji araştırma faaliyetlerimiz var. Gençlerimiz için denizcilik meslek okullarımız var. Bence denizciliğin önemini kavradık. Bir de tarihe dönüp daha çok bakabilsek… Bu alanda en büyük eksik nedir? Denizcilik müze ve faaliyetleri artırılmalı. Sizce hangi tarihi gemilerin mutlaka yeniden modellenmesi gerekir? Tarihte sosyal ve toplumsal yönde görev yapmış, bilimsel araştırmalara hizmet vermiş, iz bırakmış gemiler modellenmeli. Bir gün müze ölçeğinde büyük bir proje yapmak ister misiniz? Tabii ki isterim. Ülkemizde çok değerli ve yetenekli modelci dostlarımız var. Türkiye bazında çoğunu tanırım. Onların çalışmaları sergilenip turizme katkı sağlanabilir. Gemi modelciliğinde Türkiye uluslararası bir marka haline bile gelebilir. Maketlerinizi satıyor musunuz? Hiç satmak istemediğiniz bir model oldu mu? Evet sattığım da oluyor. İstemediğimde oldu. "BAĞDAT" isimli bir modelim vardı; yandan çarklı eski dönem İstanbul şehir hatları vapuru… Başka yeni model yapma heyecanıyla yapıp bitirmiş olduğunuz modeli, geri dönüp tekrar yapmak istemiyorsunuz her zaman... Modelleri nerelerde sergiliyorsunuz? Modellerim bir dönem ayaklıydı. Bir ara İzmir Gemi Modelcileri Derneğimiz vardı. Derneğin başkanlığını yaptım. Kişisel ve dernekle bir sürü sergi yaptım. İstanbul Yelken Kulüp, Çesme Çarşı Kilise, Yaşar Üniversitesi, 9 Eylül Üniversitesi, Çınarlı Teknik Okulları, İzmir Ticaret Odası, Konak Vapur İskelesi katıldığım sergi lokasyonları… Şimdi Güneydeniz Saha Komutanlığı İnciraltı Müze Gemiler demirledi. Çoğu modelim orada görülebilir. Bir gün biri yaptığınız modelleri anlatacak olsa, nasıl hatırlanmak isterdiniz? Geçmiş dönemde yaşamış bu gemiler unutuluyor. O dönem yaşayanlar biliyor ama yeni kuşaklar bilmiyor. Biz bu modelleri yaparak geçmişteki deniz kültürünü ve değerlerini bu güne ve muhafaza edilirse yarınlara taşımak istiyoruz. Bir gün birileri "bunu da Zafer yapmış" derse en büyük ödül olur. Hayata bir çentik atmış olurum. Son çalışmanız Gülcemal Vapuru... Neden sizi etkiledi? Gülcemal’in hikâyesi nedir? GÜLCEMAL Vapuru geçmiş tarihimizde adına şiirler ve şarkılar yazılan, resimlere konu olan, çok büyük sosyal toplumsal görevler yapmış. Göç, acılar, savaşlar, umutlar, anılar barındırmış. Halk tarafından da çok sevilmiş. Benim "Kutsal Vapur" diye adlandırdığım ve "Anadolu’dan bir vapur geçti, adı Gülcemal’di’’ denilen bir "Gazi" gemidir. 75 yıllık hizmet hayatında, Osmanlı’nın son dönemini ve Cumhuriyet dönemini yaşamıştır. Yemen’e asker taşımak, Balkan Savaşı sonrası askerlerimizi Kazım Karabekir komutasında ana vatana taşımak, Çanakkale Savaşı en önemli görevlerinden… Mübadelede insanlarımızı Anadolu’ya taşıması, hastane ve posta görevi yapması gibi pek çok hizmeti var. Keza Atamızın en sevdiği gemilerden biridir. Gülcemal’le ilgili övgü mektubu İstanbul Deniz Müzesi’nde asılıdır. Mudanya ve çoğu deniz seyahatlerini onunla yapmış, yabancı devlet başkanlarını ağırlamıştır. O dönem dünyada merak konusudur. Hem motorlu hem de yelkenli olma özelliği nedeniyle Atlantik’i en hızlı geçen gemi olarak Mavu Brove kazanan ve Amerika’ya giden ilk gemimizdir. Orijinal planlara ulaşmak zor oldu mu? Konunun içinde eskiden beri olduğum için zor olmadı, kolay temin ettim. Gülcemal’i çalışırken “tarihe dokunuyorum” dediğiniz anlar oldu mu? Dokunmak ne kelime tamamen içindeydim. Zaman zaman aşırı duygulandım, hikayeleri hatırladıkça… Zorlandığınız bölüm hangisi? Modeller zorluk derecesine göre sınıflandırılır. GÜLCEMAL en zor modellerden biri. Ölçek 1/150, bu şu demek; bir parçasının 150’de birini yapacaksın. İkincisi detay çok. Bu ölçekte gerçekten el- parmak tutmuyor. İşim tırnakla cımbızla... Geminin vardevela puntel diye adlandırdığımız korkulukları, 1mm çıtaya 0.7 mm yüzlerce delik açıp içinden 0.7 mm korkuluk tellerini geçirmek gibi… Gülcemal modeli, bildiğim kadarıyla Türkiye’de 2 veya 3 adet yapılmış olabilir. Dördüncüsünü ben yapıyorum. Detaylar yüzünden yıllarca başlayamadım. Sonunda oğlum yaparsın dedi, Elimden geldiğince hassas çalıştım. Sizce insanlar Gülcemal’i neden hâlâ romantik bir sembol gibi görüyor? Gülcemal’le tarihte yaşanmış hikayeler çok derin anılar bırakmış. Deyimler ortaya çıkarmış. Bir yere giden insana yakınları çabuk gelsin diye "Gülcemal gibi her yere uğrama" derlermiş. Hasta olanlar şifa bulsun diye Gülcemali tavaf ederlermiş. Gundelik yaşantıda sandıkların üzerinde, duvar halılarında yer almış. Gülcemal’le ilgili bilgiler? Gemi 1874 yılında yapılmış ve Osmanlı’ya 1910 yılında gelmiş. İmal edildiği 1874’den Osmanlı’ya geldiği döneme kadar yaklaşık 36 yıl Avrupa’dan Amerika’ya göçmen taşımış. En hızlı vapur olduğu, Atlantik’i 7 günde geçtiği yazılı kaynaklarda yer alıyor. Biz Türkiye açısından faydalarına bakıyoruz ancak insanlık için Amerika yeni dünya, yeni umutlar gerçekten muhteşem bir iş Gülcemal’inki... Gemiyi ilk batan Titanik’in de sahibi olan İngiliz seyahat firması, Irlanda Belfast tersanelerinde 1874’de yaptırıyor. Gülcemal 1.750 yolcu kapasiteli, 142 metre boyu ile alt katlarında inek beslenebilip sütleri 1.mevkii yolcularına sunulan, üst güvertelerinde sebze ve çiçek yetiştirilebilen hem motorlu hem de yelkenli bir gemi… 1910’da Sultan Mehmet Reşat, 200 bin altın karşılığı satın alıyor. O, 2 yaşındayken vefat eden annesinin ismini – Gülcemal- vapura veriyor. Cumhuriyet dönemi Atatürk, vapurun ismini değiştirmiyor. Yaptığım modelin %90’ı ahşap ve yaklaşık 5 aylık bir süreçte tamamladım. Şu an hayalini kurduğunuz ama henüz başlamadığınız model hangisi? Bu hobide seçenek çok. Aslında çok da geç kaldığımı düşünerek BANDIRMA Gemimizi çalışmayı düşünüyorum. Bir de oğlumun isteği var; 15. yüzyıla ait antik bir yelkenli, Caravel…
PARŞÖMEN VE ÇANTALARPARŞÖMEN VE ÇANTALAR“Ruhu olan çantalar” ve parşömenin ışıltısı Çeşitli hayvanların yüzülen derilerinden ürünler yapmanın tarihi antik çağların çok ötesine ilk çağlara değin uzanır. Nitekim, bilim insanlarının Anadolu coğrafyasında toplu ilk yerleşim yeri olarak aktardıkları Konya Çatalhöyük’te bulunan ve günümüzden 10 bin yıl öncesine tarihlenen Çatalhöyük Duvar Resimlerinde, avcının avladığı hayvanın derisini işleyerek bedeninde giyim amaçlı kullandığının betimlemeleriyle karşılaşırız. Bu açıdan ele alındığında derinin bin yıllara yayılan serüveni söz konusudur. Bir çeşit işlenmiş deri olan ve antik çağlarda üzerine yazı yazmak amacıyla kullanılan parşömen de bu serüvende yer alır. Parşömen adı antik dönem Bergama’sından (Pergamon) gelir ve o dönemin Bergama’sı, tam 200 parşömen kitabı barındıran kütüphanesiyle ünlüdür. Bu adı veren ise o yıllar bu malzemeyi Bergama’dan satın alan Romalılardır. Parşömen bu kez de yine ana malzeme olarak ama farklı bir kimlikle karşımıza İstanbul’un en renkli sokaklarından birisi olan Çukurcuma’da çıkıyor. Mehry Mu markasıyla çanta olarak karşımıza çıkan parşömen üstüne, bu tür deriye gönül vermiş markanın yaratıcısı Güneş Mutlu Mavituncalılar ile keyifli bir söyleşi yaptık. Mehry Mu markasını yaratmak için 2010 yılında kollarını sıvayan Güneş Mutlu Mavituncalılar, parşömen çanta ürünleriyle ilgili olarak ‘ruhu olan’ ürünler değerlendirmesini yapıyor, yerel malzeme kullanıldığının altını özellikle çiziyor, “farklı disiplinlerden zanaatkarlar ile işbirliği sağlanarak elde edilen zarif koleksiyonlar aracılığıyla nostaljik ve romantik unsurları renkli hikayelere taşıdıklarını” anlatıyor. İşte Güneş Mutlu ile o keyifli, keyifli olduğu denli bilgindirici söyleşimiz: Adını Bergama’dan alan parşömenle tanışmanız nasıl oldu? Çukurcuma’nın en eski ve köklü antikacılarından Alaturca House’un sahibi, sevgili dostum Erkal Aksoy beni bir gün bir parşömen üreticisiyle tanıştırdı. Hayatımda ilk kez parşömeni o gün gördüm ve adeta ilk görüşte âşık oldum. Aslında yaklaşık bir buçuk yıldır bu kadar karakterli bir deriden günlük kullanılabilecek bir çanta yapmanın hayalini kuruyordum. Fakat benim için herhangi bir deriyi alıp üzerine logomu basarak üretim yapmak hiçbir zaman söz konusu olmadı. Doğru malzemeyi bulmak için uzun süredir bir arayış içindeydim ve açıkçası umudumu kaybetmek üzereydim. Parşömeni görür görmez bunun Mehry Mu için çok doğru bir seçim olduğunu hissettim. Hikâyesini öğrendikçe de heyecanım daha da arttı. M.Ö. 2. yüzyılda Bergama’da keşfedilmiş, bu topraklarda doğmuş böylesine kıymetli ve anlam yüklü bir malzemenin markamızın ruhuyla mükemmel bir bağ kurduğunu düşündüm. Bergama’da daha küçük ölçekte ve amatörce de üretilen bu deriyi gerçek anlamda anlamış ve geliştirmiş bir üretici ile çalışmak bana cesaret verdi. Birlikte hem lokal hem de global ölçekteki faaliyetlerimize uygun olacak şekilde koleksiyonlarımıza entegre ettik. İşte parşömen serüvenimiz böyle başladı. “İnsan çantayı taşımaz; aslında kendini taşır!” Parşömenin sizde yarattığı duyguyu nasıl tariflersiniz? Mehry Mu, on beş senelik bir marka ve benim çantaya bakış açım belki de biraz alışılmışın dışında. Uzun yıllardır Mehry Mu için “ruhu olan çantalar” diyorum ve bunu gerçekten içtenlikle söylüyorum. Benim için çanta hiçbir zaman bir statü sembolü olmadı. İnsan bir çantayı taşımaz; aslında kendini taşır. Çanta, insanın kendini ifade etme biçimlerinden biridir. Bir çantaya yüksek bir bedel ödeyerek bir statü kazanmazsınız. Tam tersine, değerli olan sizsiniz; çanta sadece sizin bir uzantınızdır. Bu yüzden “ruhu olan çantalar” derken romantik bir söylem kurmuyorum. Çantanın ruhu, onu taşıyan kişinin ruhunun bir yansımasıdır. Parşömenle tanıştığımda da tam olarak bunu hissettim. Bu malzemenin çok güçlü bir tınısı, çok derin bir hafızası vardı. Sonuçta MÖ 2. yüzyılda Bergama’da, papirüse alternatif bir yazı malzemesi olarak geliştirilmiş bir materyalden bahsediyoruz. İlk amacı, insanların düşüncelerini, hikâyelerini ve bilgilerini taşımaktı. Dolayısıyla kendini ifade etme fikri zaten bu malzemenin özünde var. Biz de bu yüzden parşömeni alıp herhangi bir çantaya dönüştürmek istemedik. Üreticimizle birlikte yaklaşık yedi-sekiz ay süren bir geliştirme sürecinin sonunda, patenti bize ait olan bir kişiselleştirme sistemi tasarladık. Parşömenin yazıyla olan tarihine gönderme yaparak, Mısır hiyerogliflerini anımsatan dikey bir yerleşim geliştirdik. Böylece insanlar harflerini yukarıdan aşağıya işleyebiliyor; ister isimlerini, ister kendileri için anlam taşıyan kelimeleri çantalarına ekleyebiliyorlar. Bunun yanı sıra numerolojiden ve arketip çalışmalarından ilham alan semboller ya da kişisel anlam taşıyan figürlerle çantalarını tamamen kendilerine özgü hâle getirebiliyorlar. Bence bütün bunlar parşömenin büyüsünü daha da güçlendiriyor. Bu malzemenin taşıdığı tarihsel ve manevi derinlik beni o kadar etkiledi ki koleksiyonun adını Cosima koydum. İsim, hem “kozmos” kelimesine hem de evrenle kurduğumuz görünmez bağa küçük bir selam niteliğinde. Çünkü bana göre her Cosima, onu taşıyan kişinin hikâyesini evrene taşıyan kişisel bir obje. Müşterileriniz parşömeni ilk öğrendiklerinde ve dokunduklarında nasıl tepki veriyor? En çok duyduğumuz cümle şu oluyor: “Gerçekten deri mi? Bu kadar hafif olamaz.” Kırışık görüntüsünden dolayı kâğıt zannedenler de oluyor. Gerçekten eşi benzeri olmayan, değişik bir malzeme. İnsanlar önce şaşırıyor çünkü deriyi genellikle ağır bir malzeme olarak düşünüyorlar. Dokunduklarında ise yumuşak ama tok yapısı onları etkiliyor. Astarsız kullanılabilmesi büyük artı, böylece kendi hafifliği ile kullanılabiliyor. Kâğıt gibi hafif ancak son derece dayanıklı bir malzeme. Parşömenin Bergama’dan dünyaya yayılan tarihi öğrenildiğinde ise çanta onlar için sadece bir aksesuar olmaktan çıkıyor. O andan sonra taşıdıkları şeyin aynı zamanda kültürel bir miras olduğunu hissediyorlar. Bu bağ bizim için çok kıymetli. Yabancı turistlerin parşömene ilgisi Yabancı turistlerin parşömene ilgisi nasıl? Çukurcuma zaten hikâyesi olan bir şeyleri keşfetmek isteyen insanların uğrak noktası. Yabancı misafirler de parşömeni duyduklarında büyük ilgi gösteriyorlar. Üzerine eklediğimiz sembolleri de uzun uzun inceleyip soruyorlar. Parşömeni kanvas olarak kullanıp, hemen kendi hikâyelerini yaratmak istiyorlar. Parşömen ürünleriniz Çukurcuma’nın ruhuna ne katıyor? Çukurcuma geçmişin bugüne taşındığı çok özel bir semt. Antikalar, sanat eserleri, eski objeler… Hepsinin bir hafızası var. Bizim parşömen çantalarımız da bu hafızaya çağdaş bir yorum katıyor. Tarihi bir malzemeyi bugünün yaşamına taşıyoruz. Bu yüzden mağazamızdaki her Cosima bana göre Çukurcuma’nın ruhuyla doğal bir diyalog kuruyor. Çukurcuma’da hoşuma giden bir unsur daha var. Komşularımızla harika bir diyalog içerisindeyiz. Bu tip kendi kodları olan mikro toplulukların içine kolay kolay giremezsiniz. Bu mahalle bilakis bizi daha gelmeden, taşınma sürecimizde sarıp sarmaladı. Komşularımızın da malzemenin dokusuna saygı duyan, ve günümüze taşıyan bakış açımızı, bu ruhu sevdiğini düşünüyorum. Çantalarınız koleksiyon halinde mi üretiliyor, yoksa her biri ayrı mı? Cosima bir koleksiyon ama aynı zamanda kişiselleştirilebilir yaşayan bir sistem. Müşterilerimiz farklı boyutlar, renkler ve kendilerini ifade eden kişisel detaylar arasından seçim yapabiliyorlar. İsim baş harfleri, semboller veya arketiplerle her çanta sahibine özel hâle geliyor. Bu yüzden aynı modelden iki kişi alsa bile ortaya çıkan Cosima birbirinin aynısı olmuyor. Her biri kendi sahibinin hikâyesini taşıyor. Buradan Cosima çantalarını sipariş ettikten sonra sabırla bekleyen sevgili müşterilerimize de küçük bir mesaj iletmek isterim. Öncelikle gösterdikleri sabır ve güven için hepsine gönülden teşekkür ediyorum. Beklemenin kolay olmadığını biliyorum. Ancak Cosima’nın üretim süreci, alışılmış bir çanta üretiminden oldukça farklı ilerliyor. Her şey kesim aşamasıyla başlıyor. Parşömen son derece karakterli ve kıymetli bir malzeme olduğu için onu kesen ustanın bile bu deri konusunda özel bir uzmanlığa sahip olması gerekiyor. Bu nedenle bekleme sürecinin önemli bir kısmı aslında daha en başta, kesim aşamasında başlıyor. Her çanta tek tek sıraya alınıyor ve tek tek kesiliyor. Ardından dikim sürecine geçiliyor. Dışarıdan bakıldığında son derece sade ve yalın görünen bir çantanın arkasında ise oldukça karmaşık bir teknik altyapı ve büyük bir ustalık var. Doğu felsefesinin de bize öğrettiği gibi, bir şey ne kadar sade görünüyorsa, ardındaki emek ve ustalık çoğu zaman o kadar büyüktür. Cosima tam da böyle doğuyor. Aceleye getirilmeyen, her aşaması özenle tamamlanan ve zamana saygı duyan bir üretim sürecinin sonunda hayat buluyor. Ustalar hakkında neler söylersiniz? Bu malzemeyi güzel yapan yalnızca parşömenin kendisi değil, ona hayat veren ustalar. Ben, ustalarımızı yalnızca üretici olarak değil, bu kültürel mirasın bugünkü temsilcileri olarak görüyorum. Onların emeği olmadan bu hikâyeyi yaşatmak mümkün olmazdı. Deri kullanımının azaldığı günümüzde parşömenin öne çıkan özellikleri nelerdir? Bizim kullandığımız parşömen tabaklanmamış, krom ve sülfat içermeyen bir deri. Bu hem daha doğal bir üretim anlayışını destekliyor hem de malzemenin karakterini koruyor. En önemli özelliklerinden biri ise inanılmaz hafif olması. Birçok deri çanta zaman içinde omuzda ciddi bir ağırlık oluştururken, parşömen bunu hissettirmiyor. Gün boyunca bilgisayarınızı, günlük eşyalarınızı taşısanız bile çanta sizi yormuyor. Bence gerçek lüks biraz da budur; kullanırken hayatınızı kolaylaştırması. Çantaların ortalama ağırlığı nedir? Cosima ailesindeki modeller boyutlarına göre değişmekle birlikte yaklaşık 250 gramdan başlıyor. Bu, deri bir çanta için oldukça düşük bir ağırlık ve koleksiyonun en ayırt edici özelliklerinden biri. Parşömeni, ana malzeme olarak nereden alıyorsunuz? Parşömenimizi, tanıştığım ilk günden beri birlikte çalıştığımız üreticilerimiz bizim için özel olarak üretiyor. Deriler, Mehry Mu’ya özel geliştirdiğimiz renk kodlarında, dokuda ve ağırlıkta hazırlanıyor. Bu konuda kendilerine sonsuz güven duyuyoruz. Daha en başından, deriyi bir yerde üretip başka bir yerde diktirmek bu malzemenin doğasına aykırı geldi bana. Çünkü parşömen, onu gerçekten tanıyan, karakterini bilenlerin elinde hayat bulan bir malzeme. Bu yüzden üretim modelimizi, derinin hazırlanmasından çantanın son dikişine kadar tüm sürecin aynı ekibin ve aynı uzmanlığın içinde ilerleyeceği şekilde kurguladık. Bence bu, yalnızca kaliteyle ilgili bir karar değil; aynı zamanda malzemeye ve uzmanlığa duyulan saygının da bir göstergesi. Böylece her Cosima, ilk dokunuştan son dikişe kadar aynı anlayış ve aynı özenle üretiliyor. Ve tabii ki benim için ayrıca büyük bir gurur kaynağı olan bir şey daha var: Cosima’nın her aşaması tamamen Türkiye’de üretiliyor.
YAZAR SEMRA YEŞİLYAZAR SEMRA YEŞİLSEMRA YEŞİL: "Gezdim, gördüm, yazdım..." O sadece bir gezgin değil, aynı zamanda gördüklerini, duyduklarını, hissettiklerini edebiyatın sihirli iksiriyle hikâyeleştirerek anlatan bir yazar. Üstelik bu hünerini tek bir alana sıkıştırmamış, gezi yazarlığının yanında, göç ve mübadele araştırmalarına yönelmiş, sözlü tarih çalışmaları yapmış, türkü hikâyeleri anlatmış çok yönlü bir insan. Önce öykülerle başlamış. Ailesinin geçmişinden esinlenerek kaleme almış ilk öykülerini. Sonra gezip gördüğü yerleri anlatmak istemiş, böyle başlamış gezi yazılarına ve bu daldaki ilk ödül onu hem daha çok gezmeye hem de daha çok yazmaya itmiş. Tarih, kültür, göç, mübadele ve Anadolu'nun ortak hafızası üzerine eserler veren Semra Yeşil, her eserinde yalnızca mekânları değil; o mekânlarda yaşamış insanların seslerini, anılarını ve duygularını da geleceğe taşımayı amaçlıyor. Ege coğrafyasını, tarihini ve kültürel mirasını anlatan eserleriyle dikkat çekiyor Semra Yeşil; "Adatepe'den Bozburun'a Köy Köy Ege", "Ege'de Bir Tanrıça Şehri Selçuk-Aslında Efes", "Kozak Yaylası'ndan Işıklı'ya Köy Köy Ege", "Elveda Makedonya-Bir Göç Hikâyesi" ve "İzmir'de Çarpar Yüreğim" adlı kitaplarıyla hem gezi edebiyatına hem de kültürel belleğe önemli katkılar sunuyor. Yalnızca yazan değil, anlatan bir kültür insanı olan Semra Yeşil, 2022 yılında geliştirdiği "Hikâyeleriyle Anadolu'nun Türküleri" projesiyle Ege Üniversitesi Etnografya Müzesi'nde Türkiye'nin yedi bölgesine ait türkülerin ardındaki hikâyeleri dinleyicilerle buluşturmuş. 2023 yılında mübadele temalı "Kaya Köylü Ayşe" öyküsü "Döneceklerdi" adıyla tiyatroya uyarlanmış, 2026 yılı itibarıyla ise "Anadolu'nun Masalları" projesi kapsamında müzik ve dans eşliğinde masal anlatımları gerçekleştirmekte. Göç ve mübadele üzerine yürüttüğü araştırmalar, yazarlığının en belirgin çalışma alanlarından biri kuşkusuz. Efes Selçuk Belediyesi bünyesinde gerçekleştirilen "Yüzüncü Yılında Her Yönüyle Mübadele" toplantılarının düzenlenmesine katkı sağlamış, bu çalışmaların ürünü olan "Sandıkla-ra Sığdırılan Hayatlar" antolojisinin editörlüğünü üstlenmiş. Tüm bunların ardından çok güçlü ve aynı derecede sıcak bir kurgu ile son kitabı çıkıyor karşımıza: EGE’NİN İKİZLERİ, SELANİK-İZMİR. Sadece tarihsel bilgi aktarmayı değil; İzmir ve Selanik’i iki kız kardeş olarak konuşturan edebi bir anlatı kurmayı, tarih ile duyguyu bir araya getirmeyi başarıyor bu kitabında Semra Yeşil. Mübadele, ortak kültür, Atatürk, mimari miras ve iki halkın ortak hafızası, acıları, sevinçleri ve kaderleri üzeri-ne çok şey anlatıyor iki kız kardeş, sevgi dolu bir yürekle okuyan herkese. Öfke dilinden uzak kardeş iki halkın, iki kentin, dünya güzeli iki kızın hikâyeleriyle dolu olan Ege’nin İkizleri bağlamında buluşuyoruz değerli yazar Semra Yeşil ile. Semra Hanım bize zaman ayırdığınız için öncelikle teşekkür ederiz. İzin verirseniz kişisel bir yorumla başlamak isterim. Sadece iki şehrin değil, iki halkın kardeşliğini anlatan, sevgiyi ve barışı yüceltip, öfkeyi Ege sularına gömen ve iki halka sevgiyle yazılmış bir mektup adeta bu kitap. Geçmişi anlatarak güzel bir geleceği yaratma gayreti var tüm satır aralarında. İki güzel kardeşin hikâyesinden önce sizin hayatınızın köşe taşlarına şöyle bir göz atsak. Nereden geliyor Semra Yeşil? Hasan Bey, yeni kitabımla ilgili böyle hoş bir sohbet ortamı hazırladığınız için ben de size teşekkür ederim. Elbette, biraz kendimden söz edeyim. İzmir doğumluyum. Çocukluğumda, babamın İstanbul’a tayini nedeniyle üç yıl boyunca İzmir’den ayrı kaldığımız dönem dışında hayatımın tamamı bu şehirde geçti. Baba tarafımın da yaklaşık dört kuşaktır İzmir’de yaşadığını biliyorum. Bu nedenle eğitim hayatımın neredeyse tamamını da İzmir’de sürdürdüm. İzmir, yalnızca doğup büyüdüğüm şehir değil; aynı zamanda kişiliğimin, bakış açımın ve yaşam biçimimin şekillenmesinde önemli bir yere sahip olan kenttir. Meslek seçimimi yaparken, o dönemin koşulları ve ailemin de görüşleri doğrultusunda, her zaman ve her yerde geçerliliğini koruyabilecek bir meslek sahibi olma düşüncesiyle İşletme Fakültesi’nde eğitim almayı tercih ettim. Uzun yıllar mesleğimi yaptım ve bu alanda oldukça başarılı oldum. Ancak küçük yaşlarda başladığım halk oyunları, Anadolu kültürüne duyduğum merakın temelini oluşturdu. Aktif olarak yazmaya başlamadan önce edindiğim pek çok kaynak kitap da sanki bugünlere hazırlık yapmak için alınmış gibiydi. Gezmeye olan tutkumun da bu meraktan kaynaklandığını düşünüyorum. Kitaplarda okuduklarımı yerinde görmek, hissetmek ve yaşamak; ardından da bunları başkalarına sözlü ya da yazılı olarak aktarmak istiyorum. Aslında öykü yazmaya başlamam da aile hikâyelerimizi çevremdekilere anlatmamla başladı. Ailemizde yaşanmış olaylar defalarca anlatıldığı için bu hikâyeler zihnime kazınmıştı. Ben de özellikle komik olanlarını sohbet ortamlarında çevremdekilere anlatmayı alışkanlık hâline getirmiştim. Bir gün arkadaşlarım, “Neden bunları kaleme almıyorsun? Daha geniş kitleler de senin anlattıklarını okusun” deyince yazmayı denemeye karar verdim. Yıl 2008’di. İlk öyküm olan "Nar Ağacının Altındaki Deniz Kabukları"na başladığımda, yazmanın anlatmak kadar kolay olmadığını fark ettim. Lisede kompozisyon derslerinde oldukça başarılıydım; ancak aradan yıllar geçmiş, birçok yazım ve anlatım kuralını unutmuştum. Bu öyküyü tamamlamam günler sürdü. Buna rağmen okuyanlardan aldığım olumlu geri dönüşler, yazmaya devam etmem gerektiğini hissettirdi. Yazılarım çeşitli edebiyat, gezi dergilerinde ve kent yaşam gazetesinde yayımlanırken, 2018 yılında ilk kitabım "Köy Köy Ege" okurlarla buluştu. Bu süreçte artık yazmanın keyfini ve heyecanını iyice hissetmeye başlamıştım. Ege’nin pek çok köyünü gezerken mübadil ailelerle tanışma fırsatı buldum. Onların hayat hikâyelerini dinledikçe hem derinden etkileniyor hem de geniş kitlelerin yeterince bilmediği bu yaşanmışlıkları yazılı ve sözlü olarak aktarma sorumluluğu hissediyordum. Göç ve mübadele konularına yönelik araştırmalarım da böyle başladı. Bu alandaki ilk romanım "Elveda Makedonya" oldu. Ardından kaleme aldığım "İzmir’de Çarpar Yüreğim" ise hem İzmir’e duyduğum büyük sevginin hem de göç olgusunu anlatma arzumun bir yan-sımasıdır. Yazdığım her yazıyla, insanların yaşanmışlıklarını, köklerini ve aidiyet duygularını geleceğe taşımayı amaçladım… "Ege'nin İkizleri" fikri ilk kez ne zaman zihninizde oluştu? Sizi bu kitabı yazmaya iten asıl duygu neydi? 2022 yılında İzmir ile Selanik arasında feribot seferleri başlamıştı. Akşam saat 19.00’da Alsancak Limanı’ndan gemiye biniyor, ertesi sabah saat 10.00 civarında Selanik Limanı’na ulaşıyordunuz. Biz de bu fırsatı değerlendirerek bu yolculuğa çıktık. Daha önce Selanik’i görmüştük; ancak bu kez yaşadığımız deneyim çok farklıydı. Sabah limana indiğimizde gözlerime inanamadım. Sanki saatlerce yol almamış, başka bir şehre, hatta başka bir ülkeye gelmemiş gibiydik. Kendimi hâlâ Alsancak Limanı’ndaymış gibi hissediyordum. İki şehir birbirine şaşırtıcı derecede benziyordu. Selanik’i yazma fikri zihnimde belirmeye başladı. Başlangıçta aklımda İzmir’i de içine alan bir kurgu yoktu. Ancak şehri gezdikçe iki kent arasındaki benzerlikler dikkatimi çekti. Adeta birbirinin yansıması olan mekânlarla karşılaşıyordum. Örneğin; Selanik Körfezi’ne Yedi Kule’den bakarken, İzmir Körfezi’ni Kadifekale’den seyrettiğimi hatırlıyordum. Selanik’in Kapanî Çarşısı ile İzmir’in Havra Sokağı da çok benziyordu. Bu benzerlik beni çok etkiledi. Araştırmalarımı derinleştirdikçe yalnızca mimari ve coğrafi açıdan değil, sosyal yaşam ve hafıza bakımından da iki şehrin birbirine ne kadar yakın olduğunu gördüm. Özellikle 19. yüzyıldaki yaşam biçimleri, kültürel yapı ve günlük hayat neredeyse birbirine paralel bir şekilde gelişmişti. Atatürk’ün dünyaya gözlerini açtığı Selanik’i ve yaşamında ayrı bir yere sahip olan İzmir’i, tarihin ve insan hikâyelerinin izinde bir kez de ben anlatmak istedim. Kitabı yazmaya başladıktan sonra Selanik’e birkaç kez daha gittik. En küçük ayrıntıyı bile gözden kaçırmak istemiyordum. Gördüklerimi, hissettiklerimi ve araştırmalarım sonucunda edindiğim bilgi-leri mümkün olduğunca doğru bir şekilde aktarmaya çalıştım. Umarım okuyucularıma Selanik’i ve hikâyesini yeterince anlatabilmişimdir. İzmir zaten benim şehrimdi. Onunla ilgili bilgilerime ne kadar güvensem de bu kitap sayesinde bir kez daha şehrimi detaylı olarak çalışma fırsatı bulmuş olduğum için de ayrıca mutluyum. Kitabı yazarken çok detaylı bir araştırma yaptığınızı görüyoruz. Araştırmalarınız sırasında sizi şaşırtan veya doğru bildiğiniz şeylerin yanlış olduğunu gördüğünüz anlar oldu mu? Kitabı bitirdiğinizde İzmir ve Selanik’e bakışınız değişti mi? Daha önce de sözünü ettiğim gibi, iki şehir arasındaki benzerlikler gerçekten şaşırtıcıydı. Ancak bu durum aslında oldukça doğaldı; çünkü hem İzmir hem de Selanik uzun yıllar Osmanlı’nın önemli liman kentleri olarak gelişmişti. Mimari yapılarından günlük yaşamlarına, kültürel dokula-rından ticaret hayatlarına kadar pek çok ortak özellik taşıyorlardı. Hatta yaşadıkları büyük yangınlar bile birbirine benziyordu. Ancak 1917 Selanik Yangını sonrasında şehir, eski yerleşim düzeninden farklı olarak yeniden inşa edilmişti. Bu süreçte yalnızca mimari yapılar değişmemiş, bazı semtlerin demografik yapısı da önemli ölçüde dönüşmüştü. Buna rağmen Selanik’in geçmişten taşıdığı çok kültürlü izleri bugün hâlâ görmek mümkün. Bu değişim ve dönüşüm 1922 yangınından sonra İzmir’de de görülür. Bu arada sorunuzun tam karşılığı olarak; doğru bildiğimin yanlış olduğundan daha ziyade, bilmediğim çok şey olduğunu fark ettim de diyebilirim. İki halk arasındaki pek çok acının siyasi otoriteler yüzünden yaşandığını biliyoruz. Ancak günümüzde dahi gerçekleri konuşmak yerine düşmanlaştırma amaçlı öfke dili kullanılmaya devam ediyor. Sizce iki halkın barışsever aydınlarına ne gibi görevler düşüyor? Biz aslında birbirine çok benzeyen iki halkız. Çünkü aynı coğrafyanın insanlarıyız. Üstelik yüzyıllar boyunca bir arada yaşadığımız için şarkılarımız, türkülerimiz, danslarımız, yemeklerimiz ve tatlılarımız bile birbirine karışmış durumda. Ortak geçmişimizin izlerini bugün hâlâ günlük yaşamın pek çok alanında görmek mümkün. Haklısınız, geçmişte siyasi yönetimler halkları birbirine düşman gibi göstermeye çalıştı. Ancak günümüzde bakış açısı giderek değişiyor. Artık önemli olan insanın kendisi; insanların ne düşündüğü ne hissettiği ve nasıl bir dünyada yaşamak istediği. Bu nedenle iki halkın aydınlarının da düşüncelerini ifade ederken öfke dilinden uzak durmaları gerektiğine inanıyorum. Ben kitabı yazarken böyle bir yaklaşım benimsedim. Eğer öfke ve suçlama dili kullansaydım, iki halkın birbirine sempatiyle yaklaşmasına katkı sağlayamazdım. Bugün Türkiye’den Yunanistan’a gidenler olduğu gibi, Yunanistan’dan Türkiye’ye gelenler de var. İnsanlar birbirlerini tanıdıkça önyargılar yerini anlayışa bırakıyor. Bu noktada ortak kültürümüzü yaşatacak etkinliklerin son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Örneğin 2018 yılında üyesi olduğum folklor derneği aracılığıyla Kavala’dan bir halk oyunları ekibini İzmir’e davet etmiştik. Birlikte yemek yedik, dans ettik, gezdik ve sohbet ettik. Daha sonra onlar bizi Kavala’ya davet etti ve aynı sıcaklığı onlar da bize gösterdiler. O günden bu yana dostluğu-muz devam ediyor. Biz Kavala’ya gittiğimizde ya da onlar Türkiye’ye geldiklerinde mutlaka birbirimizi arıyoruz. Üstelik bu insanların büyük bölümü, mübadele döneminde Türkiye’den Yunanistan’a göç etmek zorunda kalan ailelerin çocukları ve torunları. Geçmişin acılarına rağmen kurulan bu dostluklar, geleceğe dair umutlarımızı güçlendiriyor. Bu kitap yalnızca iki şehri anlatmıyor; ortak geçmişi, ayrılığı, özlemi ve yeniden birbirini anlamaya çalışan iki kültürün hikâyesini de taşıyor. Ama buna rağmen geçmişte olduğu gibi günümüzde de ayrıştığımız şeyler var. Birbirini anlama yolunda Selanik’te de yüzünü barışa dönmüş, kardeşlik için emek harcayan aydınlar, sanatçılar vardır diye düşünüyorum. Onlarla ortak çalışmalarınız, paylaşımlarınız oluyor mu? Evet, var. Öncelikle Selanik’te yaptığım araştırmalar sırasında bana büyük destek veren Angela Fotopoulou ve Christos Georgiadis’e özellikle teşekkür etmek isterim. Birlikte şehri gezerek araştırmalar yaptık; onların rehberliği sayesinde tek başıma keşfetmemin zor olacağı pek çok yeri görme ve tanıma fırsatı buldum. Bu süreç, çalışmalarıma önemli katkılar sağladı. Bunun yanı sıra Kavala’daki dostlarım Eleni Kotonidou ve Yohanna Vasiliou ile de kültürel paylaşımlarımız ve dostluğumuz yıllardır devam ediyor. Ortak tarihimiz ve kültürel mirasımız üzerine yaptığımız sohbetler hem araştırmalarıma hem de bakış açıma değerli katkılar sunuyor. Tüm bunların yanı sıra, yeni kitabımla ilgili sosyal medya paylaşımlarımı gören, Amerika’da yaşayan Samos kökenli Yunan asıllı bir Amerikalı hanımefendiyle de hâlen bilgi alışverişinde bulunuyorum. Farklı ülkelerde yaşayan insanların ortak geçmişimize duyduğu ilgi ve bu konularda kurdu-ğumuz iletişim, kültürel bağların sınırları aşabildiğini göstermesi açısından benim için oldukça anlamlı. Bu kitap aslında İzmir ve Selanik'in hikâyesi mi, yoksa birbirini özleyen bütün insanların hikâyesi mi? “İzmir ve Selanik odağında birbirini özleyen bütün insanların hikâyesi” çok doğru bir değerlendirme. Katkınız için teşekkür ederim. Çok keyifli bir sohbetti, kitabınızın iki şehirde de herkese ulaşmasını dileriz. Benim için de son derece keyifliydi. Bu kitabın öncelikle iki şehirde, ardından bu şehirlerin dışında da geniş bir okuyucu kitlesi tarafından okunması en büyük arzumdur. Bu doğrultuda, hem Yakın Yayınları’nın kurucusu Levent Salıcı hem de benim tarafımdan çalışmalar ve araştırmalar devam ediyor.
CINDY SHERMANCINDY SHERMANCindy Sherman’ın eserleri üzerinden kadın kimliğini okumak İnsan olmak zor. Neredeyse bir hiç olarak doğarız. Elimizden geldiğince insan olma çabamız yaşamımız boyunca bizi hiç terk etmez. Güzel olan da bu çabamız. Öyle zor ki insan olmak! Hepimizin sorunu aynı. Bize bağlı, bizim işimiz o. Herkesin kendi dünyasının başkalarıyla özdeş olmadığını biliriz. Yönü, yolu, amacı, biçimiyle, biz kendimiz sorumluyuz kendi yaşamımızdan. Bir o yana, bir bu yana yalpalayarak ilerleriz. Sever, üzer, çeker, çektiririz. Çalışır, öğrenir, didiniriz. Zamanla biri oluveririz. Bu konuda Cindy Sherman “insan olmak ne demektir” sorusuna yanıt arayan çalışmaları ile öne çıkar. Eserlerinde her birimizin yaşam serüveninde kişiliğimizi inşa etmenin zorluğuna değinirken günümüz dünyasına kadın üzerinden bakar. “Kadın” olmak ne demektir? Ona göre; kadın bedeninin nasıl bir tüketim nesnesine dönüştüğünü, medya, sinema, moda ve güzellik endüstrisi gibi kültürel pratikler aracılığıyla nasıl metalaştırıldığını görmek kadının değersizleştirilmesidir. Kadın bedeni, artık gerçek bir varlık değil, sonsuzca çoğalan, pazarlanan ve tüketilen bir gösterge haline gelmiş, bu sistemin vitrini olmuştur. 20. yüzyılın şöhret ve ünlülük kültü, 21. yüzyılda influencer’lar ve sosyal medya yıldızları bağlamına dönüşürken, Sherman’ın toplumsal cinsiyet üzerine yaptığı çözümlemeler hâlâ güçlü bir güncellik taşımaktadır. Sherman’ın çalışmaları bize kimliklerimizi ne ölçüde inşa ettiğimizi gösterir; onun her performansı yeni ve benzersiz bir karakter yaratır. Sanatçı, performans ile fotoğrafı birleştirir. Sanatı ile kadınların en önemli temsilcilerinden biri hâline gelmiştir. Eserleri kimliğin karmaşık, inşa edilmiş ve performe edilen bir yapı olduğuna dikkat çeker. Televizyonda izlediğimiz bir reklama bakalım. Ekranda bir kadın beliriyor. Rüzgârda savrulan saçları, pürüzsüz teni, belirgin hatları ile bir parfümün reklamını yapıyor… Ürünü hatırlamıyorum. Ama o bedeni, o bakışı, o “kusursuzluğu” unutmak zor. Herhangi bir gün. Bir vitrinin önündeyiz. Camın ardında bir manken. Üzerinde “yeni sezon/sınırlı stok” yazısını taşıyor. Mankenin bedeni ışığa göre ayarlanmış. Göğüsleri dolgun, kalçası bir tık uzağında arzunun. Ve sesi susturulmuş. Tüketim toplumunun gerekliliklerini yerine yetirmiş. İnce, bakımlı, pürüzsüz bir bedeni sergiliyor. Yol boyunca uzuyor vitrinler. Vitrinde yine mankenler…. Aralarına değişik pozlarda kadın fotoğrafları. Yerde kadın iç çamaşırları, kumaş parçaları, tekstil ürünleri kadın cinselliğini çağrıştırmakta. Sadece belden aşağısı gösterilen kadın modeller, birazdan “olacakları” izleyicinin fantezilerine sunmakta. Model burada tamamen erkek bakışının nesnesi durumunda. Pürüzsüz, saf, doğal bir güzellik ve mükemelliyet temsili olarak sergilenmekte. Sinema sektöründe durum farklı değil. Mükemmel ışık, kusursuz makyaj, seçilmiş bakışlar, dijital rötuşlarla yaratılmış bir kadın. Kadın onu izleyen kadınlara sen de benim gibi olmalısın diyor. Sana “öyle olmalısın” diyor, çünkü “sen olduğun gibi yeterli değilsin” dedikçe kadının özgüveniyle oynuyor. Sinemada kusursuz kadını izleyen kadın ben onun gibi güzel değilim, dudaklarım yamuk, bakışlarım donuk diyor. Dünya hep onu alkışlıyor onun gibi olamayanları arka sıralara itiyor. Sonra bir gün yorgun bir kadının karşısına Cindy Sherman’ın bir fotoğrafı çıkıyor. Ve ona “iyi ki varsın” diyor. Ve kadın o an anlıyor, her sabah yorgun da olsa her koşulda ayağa kalkanın kendi olduğuna. Ve gerçek zaferini haykırıyor. Bu zafer, göz kamaştırmakta değil, kırılmadan ayakta kalmakta gizli. Kadının zaferi onun görünmeyen ışıltısında değil, onun her sabah yeniden kalkışında gizli. İlk kez özgür hissediyor kendini, kendi biricikliğini. “Evet, bugün en çok kendimim”, diyor. Cindy Sherman’ın fotoğrafları çoğu zaman kadınların ikonik temsillerini yakalarken aynı zamanda eleştirel bir yaklaşım da sunar. Bu çalışmalar, feminist sanat perspektifi üzerinden toplumsal cinsiyet normlarını sorgulayan yapıtlar olarak yorumlanıyor. Amerikalı sanatçı Cindy Sherman 1954 yılında doğmuştur. Çalışmaları genellikle sanatçının kendisini farklı kadın karakterler olarak giydirip makyaj yaptığı fotoğraflardan oluşur. Sherman’ın fotoğrafları çoğunlukla feminist sanat kapsamında değerlendirilir; çünkü eserleri, kadınların erkek bakışı tarafından nesneleştirilmesi ve kadın kimliğinin nasıl inşa edildiği üzerine sorular ortaya koyar. Cindy Sherman’ın fotoğraflarının kadın temsilini nasıl sorguladığını daha iyi anlayabilmek için, Laura Mulvey ve Judith Butler gibi feminist kuramcıların düşüncelerini bilmek önemlidir. Feminist film kuramcısı Laura Mulvey, ünlü makalesi Visual Pleasure and Narrative Cinema’da kadınları bilinçaltında nasıl gördüğümüzü ve onların 1930’lardan 1950’lere kadar olan Hollywood filmlerinde nasıl temsil edildiğini ele alır. Mulvey’e göre bu filmlerde kadınların temsili, kadın bedenini nesneleştiren belirli bir bakış açısı tarafından şekillendirilmiştir. Ona göre o dönemde çekilen filmler ataerkil bir yapının parçasıdır ve kadınları erkeklerin haz alması için bakılan nesneler olarak sunan anlayışı güçlendirir. Kadının temel amacı, erkek arzusunun nesnesi olmak ve filmlerde erkek başrolü desteklemektir; ancak kadın karakterlerin kendi başlarına gerçek bir anlamı ya da bağımsız bir önemi yoktur. Laura Mulvey bu bağlamda kadınları “anlam üreten değil, anlam taşıyan” varlıklar olarak tanımlar. Kadınların erkek izleyiciyi memnun etmek amacıyla fetişleştirilen ve dikizleyici bir bakışla sergilenen pasif nesneler olarak kullanıldığı bu perspektif, “erkek bakışı” (male gaze) olarak bilinir. Cindy Sherman’ın siyah-beyaz fotoğraf serisi Untitled Film Stills, 1930’lardan 1950’lere kadar olan film estetiğini hatırlatır ve Sherman’ı kostümler, makyaj ve peruklar yardımıyla farklı kadın rolleri içinde gösterir. Bu çalışmalar, Mulvey’in sözünü ettiği erkek bakışına meydan okuyan ve bu nedenle feminist sanat kapsamında değerlendirilebilecek yapıtlar olarak yorumlanabilir. Cindy Sherman’ın fotoğraflarında yüz hiçbir zaman yalnızca bir yüz değildir. Bir maske gibi durur bazen; ama maskenin altında başka bir maske daha vardır. Makyajın altında yorgunluk, yorgunluğun altında zaman, zamanın altında ise silinmek istemeyen bir beden saklanır. Onun kadınları aynaya bakarken kendilerini görmezler yalnızca; kendilerine kim olmaları gerektiğini söyleyen dünyayı da görürler. Bir Hollywood yıldızı, yaşlanmayı inkâr eden bir sosyete kadını, hüzünlü bir palyaço, korkmuş bir ev kadını, kaçmaya çalışan bir kadın, çoktan unutulmuş bir oyuncu…Hepsi aynı kişinin içinde dolaşır. Çünkü kimlik, Sherman’ın fotoğraflarında sabit bir şey değildir; giyilip çıkarılan bir elbise gibidir. Belki de bu yüzden onun yaşlı kadınları bu kadar etkileyicidir. Yüzlerinde geçmişin pudrası vardır. Ruj hâlâ parlaktır ama gözlerin çevresinde zamanın sessiz çatlakları dolaşır. Bir zamanlar arzunun merkezinde olmuş bedenler, şimdi kendi ihtişamlarının hayaletine dönüşmüştür. Fakat Sherman onları acımasızca yargılamaz. Tam tersine, onların yalnızlığını görünür kılar. Çünkü yaşlanmak yalnızca bedenin değişmesi değildir; insanın kendi görüntüsüne yabancılaşmasıdır biraz da. Bir gün aynada gençliğinin değil, onun anısının kaldığını fark etmek gibi. İşte Sherman’ın fotoğrafları tam bu kırılma anında durur: kadının hem kendisini kurduğu hem de yavaş yavaş kaybettiği yerde. Bugünün sosyal medya dünyasında herkes kendi yüzünü yeniden üretirken, filtrelerle, uygulamalarla, dijital dokunuşlarla kendisini kusursuzlaştırmaya çalışırken, Sherman’ın görüntüleri tuhaf biçimde daha gerçek görünür. Çünkü o kusursuzluğu değil, kusursuzluk arzusunun trajedisini gösterir. İnternet çağında beden artık yalnızca bir beden değildir; sergilenen, düzenlenen, pazarlanan bir yüzeye dönüşmüştür. Sherman bu yapaylığı açığa çıkarırken aynı zamanda şunu da sorar: Bir insan, kendi görüntüsünün içinde ne kadar yaşayabilir? Onun fotoğraflarına uzun süre bakınca insan şunu hisseder: Kimlik dediğimiz şey belki de hiçbir zaman tamamlanmış değildir. Hep biraz eksik, biraz performans, biraz korku, biraz taklit içerir. Ve yaş almak, belki de bu performansı sürdüremeyeceğimizi anladığımız anda başlar. Sherman’ın kadınları tam da bu yüzden unutulmazdır. Çünkü onlar yalnızca kadınları değil, zaman karşısında rol yapmaya devam eden bütün insanları anlatır. Sherman kırk yıl boyunca, gördüğü insanlardan yola çıkarak kendisini sürekli yeni karakterlere dönüştürmüştür. Çok sevilen Untitled Film Stills (1977–80) serisinde, hayali filmlerin başrollerini üstlenmiş; ancak bunu tanıdık arketipler aracılığıyla yapmıştır: kırılgan, huzursuz, özlem duyan ya da kaçış hâlindeki kadınlar… Korkularının ya da arzularının nesnesi ise çoğu zaman kadrajın hemen dışında kalmaktadır. Zaman geçtikçe, Cindy Sherman’ın kadınlığa yönelik sessiz altüst edici yaklaşımı daha keskin, daha alaycı ve hatta grotesk yorumlara dönüştü. Sanatçı, sanat tarihinin ünlü figürlerini etten yapılmış protez göğüslerle yeniden canlandırdı; masalların ormanlık dünyasında kendisini ölü ya da canavar olarak tasvir etti; çocukluk kâbuslarını andıran palyaçoların kimliklerine büründü. Son on yılda ise toplumsal statü, yaşlanma ve güzelliğin internet üzerinden metalaştırılması kavramlarıyla meşgul oldu. Sherman’ın Instagram hesabı başlı başına bir sanat eseridir. İnsanların yüzlerini dijital uygulamalarla “tekinsiz vadi” hissi veren yapay görüntülere dönüştürdüğü bir çağda Sherman da yüz hatlarını dijital olarak gerer, inceltir ve biçimlendirir; böylece çevrimiçi kimliklerin yapaylığını açığa çıkarır. Kariyeri boyunca kadın klişeleriyle oynayan yüzlerce portre üretmiş olmasına rağmen, Cindy Sherman çalışmalarını akademik bir bakış açısıyla analiz etme konusunda son derece mesafelidir. Cindy Sherman teorik yorumları başkalarına bırakmayı tercih eder; nitekim bunu üstlenmeye istekli çok sayıda eleştirmen ve akademisyen olmuştur. Yaklaşık kırk yıllık kariyeri, özellikle feminizm alanında sayısız metin doğurmuştur. Sherman’ın büyük sanatsal çıkışı Untitled Film Stills ile gerçekleşti. Bu seri için sanatçı hem fotoğrafçı hem de model olarak çalıştı; makyaj, peruk ve ayrıntılı kostümler aracılığıyla kendisini eski kuşak sinema yıldızlarını anımsatan figürlere dönüştürdü: Monica Vitti, Sophia Loren ve Brigitte Bardot gibi. Bir kadın tarafından çekilen bu kadın fotoğrafları feminist çevrelerde hızla ilgi gördü. Laura Mulvey, 1991 tarihli “A Phantasmagoria of the Female Body” adlı makalesinde Sherman’ın işlerini dönemin baskın feminist düşünceleri içinde konumlandırdı. Mulvey’e göre Sherman’ın ortaya çıkışı, “kadın bedeninin artık neredeyse temsil edilemez hâle geldiği ya da ancak teori aracılığıyla temsil edilebildiği dönemin sonunu” işaret ediyordu. Ancak Sherman bu durumdan kaçınmak yerine gündemi değiştirmiştir. Mulvey’in sözleriyle, Sherman “70’ler feminizminin karmaşık dönüşleri içinde kaybolmuş ya da ihmal edilmiş beden politikasını yeniden geri kazanmıştır.” Kaynakça Graf, Stefanie. " How Cindy Sherman’s Artworks Challenge the Representation of Women" TheCollector.com, July 18, 2021, https://www.thecollector.com/stefanie-graf/ https://www.cinerituel.com/gorsel-haz-ve-anlati-sinemasi-laura-mulvey/ https://www.artsy.net/article/artsy-editorial-is-cindy-sherman-a-feminist https://www.artmajeur.com/tr/magazine/5-sanat-tarihi/cindy-sherman/333655