OCAKSUBAT2026
İSKANDİNAVYA NOTLARI
Vikinglerden Latte Dady ve Oodi’ye
Uz. Dr. Metin Özer
İskandinavya; Danimarka, Norveç, İsveç, Finlandiya ve İzlanda'nın yanı sıra Faroe Adaları, Grönland ve Aland'dan oluşur. Bu ülkeler yüksek refah seviyeleri ve sosyal devlet anlayışlarıyla tanınır. 2025 yılı Ağustos ayı başında eşimle birlikte bazı İskandinavya devletlerinin başkentleri olan Kopenhag, Stokholm, Oslo ve Helsinki’yi gezmiştik. Uzun süren kış yerine, kısa süren, serin yaz mevsimini tercih etmiş, yine de bazı günler aralıklı yağan yağmurlara yakalanmıştık. Yemyeşil geniş ormanları, masmavi denize serpiştirilmiş binlerce adacığı ve halkın yaşamını yakından görme imkanımız olmuştu.
Konusu 8. yüzyılda İskandinavya’da geçen “Vikingler” adlı TV dizisi 2013 yılında tüm dünyayı ekran başına toplamıştı. Savaş Tanrısı Odin'in soyundan geldiklerine inanan acımasız Vikinglerin kürekli ve yelkenli küçük teknelerle denize açılarak kanlı vurgunlara katılmaları anlatılıyordu. Barbar olan bu kavmin adı; “Korsan veya yağmacı” anlamına geliyordu. Vikingler 10. yüzyılda Hıristiyan olup, tam yerleşik düzene geçince yaşamları temelden değişmeye başlamıştı. Gezimiz sırasında birkaç yerde Vikingleri andıran yer isimleriyle karşılaşsak da Batı Uygarlığı etkilerinin ağır bastığını gözlemledik.
İsveç’in başkenti Stokholm’ü kuranlar deniz tabanına kazıklar çakarak bazı adaları birleştirmişler. Stok ve Holm sözcüklerinden; kütükler yardımıyla adacıkları sağlamlaştırma, birleştirme anlamına gelen “Stokholm” adı türetilmiş.
Kent, anakara dışında on dört adaya ve Malaren Gölü'nün denizle birleştiği bir kanala sahip. Kentin adalara ve kanallara yayılmış olması ona; “Kuzeyin Venedik’i” sıfatını kazandırmış.
Stokholm gezimize, 15. yüzyılda kurulmuş, dünyanın ilk ulusal parkı özelliğine sahip olan “Djurgarden” (Kraliyet av alanı) adlı bölgeden başladık. Burası çeşitli yeme içme alanları yanında; Gröna Land, Abba Museum, Skansen Museum, Vasa Museum gibi mekanlara ev sahipliği yapan büyük adalardan biri. Yemyeşil ağaçlar ve çimenler arasında kanal boyunca yürürken çevredeki kuşlar ve ördekler kendilerine yiyecek bir şeyler veren insanları takip ediyorlardı. Kıyı boyunca yerleştirilmiş banklarda oturanlar karşı kıyıları, gidip gelen tur teknelerini, yatları, yelkenlileri seyrediyorlardı. Bu güzel ortamı daha iyi hissetmek için kalabalığın az olduğu kısımlara yürüyüp, boş banklardan birine yerleştik. Yan tarafımızdaki genç kadın bir yandan kitabını okurken, diğer yandan ayaklarıyla bebek arabasını hafif hafif ileri geri iterek bebeğinin uyumasını sağlıyordu. Ağustos ayı olmasına karşın sıcaklık 15 derece idi. Uyumakta olan bebeğin üzerinde kısa ve ince giysiler vardı. Fakat hiçbir üşüme belirtisi göstermiyordu. Bir süre sonra bir başka anne de yan tarafa yerleşti. Onlar kalkınca; bu kez iki genç erkek; bebekleriyle, ellerinde karton bardaktaki latte kahvelerini yudumlayarak çıkageldiler.
Genç insanların iş saatlerinde bebek gezdirmeye çıkmasını anlamlandırmaya çalışıyordum ki; internet imdadıma yetişti. Çocuk bakımında aktif ve eşit ebeveynlik anlayışına uyum sağlamış genç babalar; “Latte Dady” olarak adlandırılıyormuş. İki ebeveyn toplam 480 gün olan ebeveyn iznini paylaşıp, maaşlarının %80’ini alırken, babanın da en az 90 gün bebeğe bakması gerekirmiş.
İsveçli babalar bir günde “Latte Dady” olmamışlar. İsveç; 1974 yılında "doğum izni" yerine "ebeveyn izni" terimini kullanan dünyadaki ilk ülke olmuş. İki ebeveyn arasında eşit olarak bölünebilen 6 aylık bir izin varmış. Ancak ebeveynlerden biri kendi izin günlerini diğerine devredebiliyormuş. Bu da ebeveyn izinlerinin çoğunun anneler tarafından kullanılmasıyla sonuçlanmış. O yıllarda babalık iznini alanlara "Kadife baba" lakabı takılmış.
Bebek arabalı genç ebeveynlerin geldiği yöne doğru yürümeye karar verdim. Biraz sonra karşıma geniş bir bahçe içinde, kapısında; "Junibacken" (Çocuk müzesi) yazan bir bina çıktı. Bahçesinin girişine yüzlerce bebek arabası park edilmişti. Genç ebeveynler ve çocuklar bahçedeki oyuncaklarda gönüllerince eğlenmekteydiler. Binaya girdiğimde; her santimetre karesinin ebeveynler, bebekler ve 8 yaşına kadar çocuklarla dolu olduğunu görmek çok ilginçti. 10.00-17.00 saatleri arasında açık olan merkezde; tiyatro gösterileri, sergiler, büyülü hikaye treni, çocuk kitapları ve yeme-içme bölümleri vardı.
Kraliyet ailesi tarafından 8 Haziran 1996'da açılan merkez İsveç çocuk edebiyatına ve çocuk kitapları yazarı Astrid Lindgren'e adanmıştı. Broşüründe şunlar yazıyordu; “Junibacken özünde kitaplar olan bir çocuk kültür merkezidir. Yaptığımız her şey okuma arzusunu uyandırmak, sayfalar arasındaki büyüye giden yolu göstermek, yaratıcılığı ve hayal gücünü teşvik etmek içindir. Bunu, İskandinav bölgesinin en iyi çocuk kitapları yazarlarının eserlerine dayanan sergiler ve tiyatro gösterileriyle yapıyoruz. Kesinlikle ülkenin en büyük çocuk tiyatrosu yapımcılarından biriyiz. Yılda 1.500'den fazla gösteri düzenliyoruz. Çocuk kitapçımız İsveç'in en büyüğü. Elde ettiğimiz gelirle faaliyetlerimizi yapıyoruz.Hissedarlara kazanç olarak hiçbir şey ödemiyoruz.”
Finlandiya’nın başkenti Helsinki’ye ulaştığımızda; tüm İskandinavya kentlerindeki parklarda ve bahçelerde ebeveynlerin bebekleriyle ilgilenmelerine ve öğretmenlerin gruplar halindeki okul çocuklarıyla müzeleri, kütüphaneleri ziyaret etmelerine burada da şahit olduk.
Finliler ülkelerini “Suomi” olarak adlandırıyorlar. Suomi; Fince'de “bataklık” anlamına gelen “Suomaa” kelimesinden geliyormuş. Helsinki (Helsingfors), 1550 yılında İsveç Kralı I. Gustav tarafından bir ticaret kenti olarak kurulmuş. “Helsingfors”; İsveççede tehlikeli su akıntısının bulunduğu bölge anlamında. 19. yüzyılda Rusya Finlandiya'yı fethettiğinde, eski başkent Turku'nun İsveç'e çok yakın olduğu düşünüldüğü için Helsinki başkent ilan edilmiş. 19. yüzyılın sonlarına doğru, kent sanayi devrimiyle birlikte büyümeye başlamış. Bu yeni sakinlerin çoğu Türkçe gibi Ural Altay dil gurubundan olan Fince konuşuyormuş. Böylece kentin adı Finceye uygun olarak “Helsinki” diye anılmaya başlanmış.
Bir kütüphaneden bir hayli fazlası
Helsinki'nin kalbinde, Kansalaistori Meydanı'nda Şehir Kütüphanesi'nin 38 şubesinden biri olan Merkez Kütüphanesi Oodi bulunmakta. Özellikle gençlerin rağbet ettiği, kentin simge yapılarından biri olan kütüphane, 5 Aralık 2018’de faaliyete başlamış. “Oodi” adını kısa olduğu ve kolay söylendiği için seçmişler. Kelime kökenini Antik Yunan'a dayanan yüce ve ilham verici duygular uyandıran lirik şiir tanımından almış. Kütüphane, Helsinki'nin modern yüzünü temsil eden, kültürel bir buluşma noktası olarak şehre ve dünyaya yeni bir bakış açısı sunan, üç katlı bir yapı. Sadece bir kitaplık olmanın ötesine geçerek, toplumsal etkileşimi, yaratıcılığı ve dijitalleşmeyi bir araya getiren çağdaş bir kültür merkezi. Modern mimarisi, teknolojik altyapısı ve sunduğu hizmetlerle ilgi çekici bir mekan. Binada kafe ve restoran bölümleri de unutulmamış.
Oodi, kitap ödünç vermenin yanı sıra okurlara geniş bir deneyim alanı sunuyor. 100 bin kitap, dergi, gazete, nota, film ve oyundan oluşan bir koleksiyona sahip. Koleksiyonunda 20 farklı dilde kitap ve çocuklara, gençlere ve yetişkinlere yönelik materyaller yer almakta. Kitap rafları arasında bebek arabasıyla dolaşan genç ebeveynleri de görmek şaşırtıcı değil.
İçerisinde; sıradan kütüphanelerde bulunmayan 3D yazıcılar, PC oyun odaları, fotoğraf baskı makineleri, belgesellerin izlenebildiği sanal gerçeklik gözlükleri, makerspace atölye alanı, görsel-işitsel kayıt stüdyoları, toplantı odaları, dinlenme odaları, müzik odaları, çocuk oyun odaları ve halka açık bir teras bulunuyor.
Bu kütüphanede kitapların taşınma işleminin binanın bodrumu ile üçüncü katı arasında hareketli küçük robotlarla yapıldığından da bahsetmek gerekir. Okurlar iade kitaplarını girişteki bir konveyör bandına yerleştiriyorlar. Oradan bodrum katına indirilen kitaplar kutulara ayrılıyor. Kutular, robot tarafından alınarak üçüncü kattaki uygun bölüme taşınıyor. Robotlara çocuklardan gelen öneriler doğrultusunda Tatu, Patu ve Veera gibi adlar verilmiş.
Kütüphanenin günde 10 bin, yılda ise yaklaşık 2 milyon ziyaretçisi var. Finlandiya'nın 5,5 milyonluk nüfusuyla karşılaştırıldığında bu önemli bir oran.
Kütüphanenin yöneticileri tanıtım broşürlerinde herkesi Oodi’ye davet ediyorlar: “Oodi, yaşam boyu öğrenmeyi, aktif vatandaşlığı, demokrasiyi ve ifade özgürlüğünü teşvik etmekte. Arkadaşlarınızla tanışın, bilgi edinin, bir kitaba veya işe dalın. Oodi stüdyolarında veya Urban Workshop'ta yeni bir şeyler yaratın. Oodi'nin hizmet ve olanakları, sabahın erken saatlerinden akşamın geç saatlerine kadar haftanın yedi günü hizmetinizde. Oodi, hem sessiz hem de gürültülü aktiviteler için geniş bir alana sahiptir. Konferans, yemek pişirme dersi veya konser gibi büyük bir etkinlik düzenlemenize yardımcı olabiliriz. Aynı zamanda, okuma, çalışma ve toplantı gibi daha sessiz aktiviteler için de tesislerimiz mevcuttur.” Dileyen herkes tüm bu imkanlardan ücretsiz olarak faydalanabilmektedir.
Vikinglerin günümüzdeki torunları Birleşmiş Milletlerin İnsani Gelişme Endeksi'ne göre üst sıralarda yer almaktadır. İskandinav ülkelerinin bugününe bakarak tarihleri boyunca refah toplumu olarak yaşadıklarını düşünmek yanıltıcı olacaktır. Bu gelişmeyi yakalamanın büyük bir çaba gerektirdiğini söylemek gerekir. İskandinavya tarihinde de büyük kıtlık ve savaş dönemleri vardır. Son büyük kıtlık 1867-1869 yılları arasında yaşanmış. O yıllarda Haziran'da hala kar varmış. İlkbaharın sonunu çok kısa bir yaz ve erken bir sonbahar izlemiş. Bu durum sadece kötü hasatlara neden olmakla kalmayıp, sığırları beslemeyi de zorlaştırmış. Açlık, halkı ABD’ye göçe yöneltmiş. Tüm bunlara karşın 1870-1913 yılları arasında kereste, hidroelektrik ve demir cevheri ile desteklenen gelişmiş bir ekonomi oluşturmaya başarmışlar.
Alfred Nobel’in (1833-1896) dinamiti keşfi sanayinin gelişmesine katkıda bulunurken, insanları topluca katletmenin de bir aracı olmuştur. Nobel Bilim ve Barış Ödülleri’nin oluşturulmasının asıl sebebinin bunu maskelemek olduğunu düşünenler çoktur.
İskandinav ülkeleri çocukların ve gençlerin eğitiminin önemini 19. yüzyıldan itibaren kavramışlardır. Yazar Grigory Petrov Finlandiya seyahatlerindeki notlarını “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” adlı eserinde toplamıştır. Bu kitapta; 1800'lerin son döneminde halkın durumunu, küçük ve geri kalmış bir sömürü ülkesi olan Finlandiya’nın bataklıktan zambaklar ülkesine dönüşümünü, cehaletten kurtulmak için başta Johan Vilhelm Snellman olmak üzere ülkedeki bir avuç Fin aydının verdiği olağanüstü mücadeleyi, eğitim ve kültür hamleleriyle kalkınmayı anlatır. 1923’de basılan kitap, 1928 yılında Atatürk’ün emriyle Bulgarcadan Türkçeye çevrilmiştir. Atatürk, kitabın ülkedeki tüm okulların programına dahil edilmesini istemiştir. Kitap, o tarihten itibaren defalarca basılmış, harp okullarından köy okullarına kadar Türkiye’nin öğretmenlerine, aydınlarına kılavuz olmuştur.
Bugün İskandinav ülkelerinin modern eğitim anlayışını, çağdaş kütüphanelerini özenerek izlemekteyiz. Aslında ülkemizin bilgi birikimi ve yetişmiş insan gücü geleceğimiz olan çocuklarımız ve gençlerimizin İskandinav ülkelerindeki akranları gibi çağdaş eğitim ve öğretim almalarını sağlayabilecek düzeydedir. Sadece istemek yeterlidir.