Ana Sayfa Arama Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya

Plastiğin bahanesi, dünyanın bedeli

Bazen insanlığın en büyük yanılgısı, yarattığı sorunun büyüklüğünü gördüğü halde çözümün gerektirdiği cesareti gösterememesidir. Plastik meselesinde tam olarak bunu yaşıyoruz. Bu yazımıza Türkiye’nin Akdeniz kıyılarında 2026 yaz aylarında çekilmiş fotoğraflar eşlik ediyor…

Bazen insanlığın en büyük yanılgısı, yarattığı sorunun büyüklüğünü gördüğü halde

Bazen insanlığın en büyük yanılgısı, yarattığı sorunun büyüklüğünü gördüğü halde çözümün gerektirdiği cesareti gösterememesidir. Plastik meselesinde tam olarak bunu yaşıyoruz. Bu yazımıza Türkiye’nin Akdeniz kıyılarında 2026 yaz aylarında çekilmiş fotoğraflar eşlik ediyor…

Yıllardır okyanusların plastikle dolduğunu, mikroplastiklerin deniz canlılarından insan bedenine kadar ulaştığını, toprağa, suya ve besin zincirine karıştığını biliyoruz. İzmirlife’ta da defalarca yazdım. Bilim insanları uyarıyor, çevre örgütleri bağırıyor, fotoğraflar ortada… Ama plastik üretmeye devam ediyoruz.

Üstelik daha fazla. Yıllık plastik üretimi artık 400 milyon tonu aşıyor. Bunun önemli bir bölümü birkaç dakika, hatta birkaç saniye kullanılan ve ardından yüzlerce yıl çevrede kalabilen ürünlerden oluşuyor.

İşte asıl çelişki burada.

Bir poşeti, bardağı, ambalajı ya da plastik şişeyi hayatımızdan birkaç dakikalığına geçiriyoruz; sonra onun bedelini doğa yüzlerce yıl ödüyor.

Geçen Temmuz ayında bir gastronomi etkinliği için Antalya Belek’te idim. Antalya’nın dünyaca ünlü sahilleri; yeşille mavinin birbirine karıştığı koyları, Çıralı’sı, Adrasan’ı, Olimpos’u, Konyaaltıı bu ülkenin sahip olduğu en büyük doğal zenginliklerden…

Biraz dolaşınca gördüm ve sordum: Bu sahilleri ne hale getirdiniz? Antalya’nın denizinde plastikler yüzenlerin boynuna sarılıyor… Alanya’da yapılan incelemelerde bazı noktalardaki mikroplastik yoğunluğunun Akdeniz ortalamasının 60-65 katına kadar çıktığı belirtiliyor. Adrasan, Olimpos, Kaş, Kumluca, o öle bayıla fotoğraflarını paylaştığınız Kaputaş Plajı, Side plastik kirliliğiyle boğuşuyor. Bu tabloyu yalnızca “çevre kirliliği” diyerek geçiştiremeyiz. Türkiye yıllardır Avrupa’nın plastik atıklarının en büyük alıcılarından biri. Sadece 2025 yılında yalnızca İngiltere’den Türkiye’ye yaklaşık 139 bin ton plastik atık gönderildi. Avrupa kendi ülkesinde istemediği çöpü gemilere yükleyip gönderiyor, Türkiye almaya devam ediyor.

Adana’daki geri dönüşüm tesislerinin çevresinde yapılan bilimsel araştırmalarda tesislerin aşağısındaki sularda mikroplastik yoğunluğunun 132 kata kadar arttığı, bazı kanallardan saatte 5,3 milyardan fazla mikroplastik parçacığının taşınabildiği tespit edildi. Bu su yolları Seyhan üzerinden Akdeniz’e ulaşıyor. Yıllardır Avrupa’nın plastik atıklarını ülkeye dolduran politikaları, yetersiz denetim ve bugün Akdeniz’de karşı karşıya olduğumuz tablo…

Geçen Ağustos başında da Cenevre’de yapılan Küresel Plastik Anlaşması görüşmelerinden sonuç çıkmadı. Oysa Birleşmiş Milletler 2022 yılında plastik kirliliğini sona erdirmek amacıyla hukuken bağlayıcı uluslararası bir anlaşma hazırlanması konusunda karar almıştı. Ama aradan geçen yıllara rağmen dünya devletleri plastiğin yaşam döngüsünü düzenleyecek ortak bir zeminde buluşamadı.

Plastiğin bahanesi, dünyanın bedeli

Bunun adına diplomasi diyebiliriz. Ben başka bir isim koymayı tercih ederim: Siyasi cesaretsizlik. Çünkü ortada artık bilimsel açıdan bilinmeyen bir mesele yok. Plastik kirliliğinin boyutunu biliyoruz. Mikroplastiklerin çevrede biriktiğini biliyoruz. Plastiklerin üretiminde kullanılan kimyasalların önemli bir bölümünün insan sağlığı ve çevre açısından risk taşıdığını biliyoruz.

Peki neden hâlâ karar veremiyoruz? Çünkü plastiğin yalnızca çevre meselesi olmadığını artık kabul etmemiz gerekiyor. Bu aynı zamanda devasa bir fosil yakıt ve petrokimya endüstrisi meselesi.

Nitekim Cenevre görüşmelerinde fosil yakıt ve kimya endüstrisi lobicilerinin 234 temsilcisinin kayıtlı olduğu bildirildi. Bu sayı, 27 Avrupa Birliği ülkesinin diplomatik heyetlerinin toplamından bile fazlaydı.

Şimdi insan ister istemez soruyor: Dünyanın geleceğini müzakere edenler gerçekten kimler?

Geri dönüşüm masalını artık bırakalım

Plastik konusunda yıllardır bize anlatılan en rahatlatıcı hikâyelerden biri şu: “Merak etmeyin, geri dönüştüreceğiz.”

Hayır. Geri dönüşüm tek başına çözüm değil. Dünyadaki plastiklerin yüzde 10’undan azının en az bir kez geri dönüştürüldüğünü gösteren veriler ortada. Üstelik plastik tek bir maddeden ibaret değil. Binlerce farklı kimyasalın kullanıldığı son derece karmaşık bir malzeme grubundan söz ediyoruz.

PlastChem verilerine göre plastiklerde 16 binden fazla kimyasal madde bulunuyor ve bunların dörtte birinden fazlasının insan sağlığı veya çevre açısından tehlikeli olduğu değerlendiriliyor.

Daha da ürkütücü olanı şu: Binlerce plastik kimyasalının kullanımı ve kökeni hakkında kamuoyunun yeterli bilgisi yok. Yani tüketici eline aldığı ambalajın yalnızca “plastik” olduğunu biliyor.

Plastiğin bahanesi, dünyanın bedeli

İçinde ne var? Bilmiyor.

Nereden geldi? Bilmiyor.

Sağlığına etkisi ne? Çoğu zaman bilmiyor. Geri dönüşümden sonra ne olacak? Onu da bilmiyor. Ama yine de tüketmesi bekleniyor. Buna sürdürülebilirlik değil, bilgisizlik üzerine kurulmuş bir tüketim sistemi denir.

Her plastik gerekli değildir

Burada Türkiye’de pek tanınmayan bir bilim insanından söz edeceğim. Kendisi ile Mısır’da düzenlenen COP-29’da tanışmıştım. Umarım Kasım ayında Antalya’da düzenlenecek COP-31’e davet edilmiştir.

Prof. Richard Thompson, İngiltere’deki Plymouth Üniversitesi’nde deniz biyolojisi profesörü ve üniversitenin Marine Institute’unun direktörüdür. Plastik kirliliği ve özellikle mikroplastikler konusunda dünyanın önde gelen bilim insanlarından biri kabul ediliyor.

Thompson’ın bilim dünyasındaki en önemli katkısı, 2004 yılında “microplastics” (mikroplastikler) kavramını bilimsel literatüre kazandırması ve okyanuslarda bu küçük plastik parçacıklarının uzun süredir biriktiğini ortaya koymasıdır. Araştırmaları, mikroplastiklerin yalnızca kıyılarda değil, derin denizlerde, Arktik deniz buzlarında ve deniz canlılarında da bulunduğunu gösterdi.

Kurucusu olduğu International Marine Litter Research Unit, bugün plastik ve deniz çöpü konusunda dünyanın önemli araştırma merkezlerinden biri. Birimin çalışmaları yalnızca akademik çevrelerde kalmadı; İngiltere’deki ve uluslararası düzeydeki çevre politikalarının şekillenmesine de katkıda bulundu.

Mikroboncukların yasaklanmasında rolü

Thompson’ın araştırmalarının çok somut bir sonucu da kozmetik ürünlerde kullanılan mikroboncukların gündeme gelmesi oldu. Araştırmaları, tek bir kozmetik ürününün milyonlarca mikroplastik parçacık içerebildiğini ortaya koydu ve bu çalışmalar İngiltere’de mikroboncukların kozmetik ve kişisel bakım ürünlerinde yasaklanmasına giden sürece bilimsel dayanak sağladı.

Plastiğin bahanesi, dünyanın bedeli

Yani Thompson yalnızca “plastik okyanusları kirletiyor” diyen bir bilim insanı değil; bilimsel bulguların yasaya ve kamu politikasına dönüşmesini sağlayan isimlerden biri.

Prof. Richard Thompson’ın en önemli önerilerinden biri burada devreye giriyor. Plastik ürünler için önce “gerekli mi?” sorusunu sormalıyız.

Thompson’ın yaklaşımı aslında daha incelikli: Sorun yalnızca plastiğin varlığı değil, plastiği nasıl tasarladığımız, nasıl ürettiğimiz, nasıl kullandığımız ve kullanım ömrünün sonunda ne yaptığımızdır.

Bu nedenle “plastikleri tamamen yasaklayalım” demekten ziyade, “hangi plastik gerçekten gerekli?”, “hangi plastik güvenli?”, “hangi plastik sürdürülebilir?” sorularının sorulmasını savunuyor.

Şu soru çok önemli: “Mesele plastik kullanıp kullanmamak değil; insanlığın gerçekten ihtiyacı olmayan plastiği neden hâlâ ürettiğini sormaktır.”

Önemli bir ayrıntı daha var: Thompson bugün yalnızca akademisyen değil, etkili bir Küresel Plastik Anlaşması için bilimsel kanıt sağlayan Scientists’ Coalition for an Effective Plastics Treaty’nin eş koordinatörlerinden biri.

Prof. Thompson’un sorusu kıymetli… Ve bence bu soru son derece basit. Ama sonuçları son derece radikal. Bir plastik ürün gerçekten toplum için gerekli mi? Sağlık açısından zorunlu mu? Güvenlik açısından vazgeçilmez mi? Toplumun işleyişi için kritik mi?

Ve daha önemlisi: Plastiğin yerine kabul edilebilir başka bir seçenek var mı? Eğer varsa neden hâlâ plastik kullanıyoruz?

Plastiğin bahanesi, dünyanın bedeli

“Tek kullanımlık” aslında “sonsuz kullanımlık” bir atık

Bugün hayatımızda “tek kullanımlık” diye tarif ettiğimiz plastiklere biraz daha dikkatle bakmamız gerekiyor. Çünkü “tek kullanımlık” ifadesi aslında yalnızca insan için geçerli. Doğa açısından tek kullanımlık değil. Sonsuz süreli. Bir kahveyi içmek için kullanılan plastik kapak birkaç dakika hayatımızda kalıyor. Ama parçalandığında ortadan kaybolmuyor. Daha küçük parçalara ayrılıyor. Mikroplastik oluyor. Sonra daha da küçülüyor. Suya karışıyor. Toprağa karışıyor. Denize ulaşıyor. Canlıların bedenine giriyor. Besin zincirine dahil oluyor. Ve sonunda dönüp dolaşıp bizim soframıza geliyor.

Gastronominin sözü

Burada gastronominin de söyleyecek sözü var. Çünkü sofrayı yalnızca tabağın içindekinden ibaret görürsek büyük resmi kaçırırız. Gıdanın ambalajı da gıda sisteminin parçasıdır. Üretimden tüketime, tarladan sofraya kadar her aşamada doğayla kurduğumuz ilişkinin hesabını yapmak zorundayız.

Plastik konusunda yeni bir paradigma şart. Bence artık “daha iyi plastik” tartışmasının da ötesine geçmek gerekiyor. Elbette bugün plastiğin gerekli olduğu alanlar var. Tıbbi ekipmanlar, bazı güvenlik uygulamaları, kritik teknolojiler…

Mesele plastiği bir gecede hayatımızdan tamamen çıkarmak değil. Mesele gereksiz plastiği sistemden çıkarmak. Gerekli olan plastiği ise güvenli, izlenebilir, dayanıklı ve gerçekten sürdürülebilir kriterlere bağlamak.

Bunun için uluslararası bir anlaşmada üç kelime belirleyici olmalı: Gereklilik. Güvenlik. Sürdürülebilirlik.

Üstelik bunlar yalnızca iyi niyet beyanı olarak kalmamalı. Bağlayıcı olmalı. Denetlenebilir olmalı. Şeffaf olmalı. Üretici, kullandığı kimyasalın ne olduğunu açıklamalı. Tüketici bunu bilme hakkına sahip olmalı. Devletler ortak standartlar oluşturmalı. Ve üretici, “Ben bunu ürettim, gerisini siz düşünün” diyememeli.

Ya anlaşma olmazsa? İşte burada Prof. Thompson’ın üçüncü senaryosu önemli. Eğer bütün ülkeler iddialı bir anlaşmada buluşamıyorsa, 100’den fazla ülke daha güçlü bir çerçeve oluşturabilir ve zaman içinde diğer ülkelerin de bu sisteme katılmasını sağlayabilir.

Bence bu yalnızca diplomatik bir seçenek değil. Aynı zamanda çevre politikasının geleceği açısından önemli bir mesajdır: Gezegenin tamamının aynı anda ikna edilmesini beklemek, hiçbir şey yapmamanın bahanesine dönüşmemeli.

Plastiğin bahanesi, dünyanın bedeli

Öncü ülkeler harekete geçebilir. Daha yüksek standartlar belirleyebilir. Plastik üretimini azaltabilir. Tek kullanımlık ürünleri yasaklayabilir. Kimyasalların şeffaflığını zorunlu kılabilir. Üreticiyi sorumluluk altına sokabilir. Ve sonunda ekonomik sistem de buna uyum sağlamak zorunda kalabilir. Çünkü bazen piyasayı değiştiren şey piyasanın kendi iradesi değil, doğru yasadır.

Artık plastikle değil, alışkanlıklarımızla mücadele ediyoruz

Bugün plastik meselesini yalnızca “çevreyi kirletiyoruz” cümlesine indirgemek artık yetersiz. Biz aslında bir tüketim kültürüyle mücadele ediyoruz. Her şeyi paketleyen, her şeyi tek kullanımlık hale getiren, kolaylığı sürdürülebilirliğin önüne koyan ve maliyeti doğaya yükleyen bir sistemle karşı karşıyayız.

Bir restoranın müşterisine plastik çatal vermesi yalnızca restoranın tercihi değildir. Bir otelin banyosunda her gün yüzlerce küçük plastik şişenin çöpe gitmesi yalnızca otelin operasyonu değildir. Bir markette birkaç gram ürün için kat kat plastik ambalaj kullanılması yalnızca üreticinin tercihi değildir. Bunların tamamı ekolojik bir faturadır. Ve bu faturayı artık doğa ödüyor. Oysa doğanın kredi kartı yok. Sonsuz bir limiti de yok. Burada Prof. Thompson’ın çok önemli bir cümlesi var: “Gerekli olanı yapacak güce sahip olmayan bir anlaşmanın anlamı yok.”

Bence plastik meselesinin özeti tam olarak budur. Dünyanın ihtiyacı, devletlerin fotoğraf verdiği yeni bir uluslararası metin değil. İhtiyacımız olan şey, plastik üretimini gerçekten azaltacak; gereksiz plastikleri ortadan kaldıracak; tehlikeli kimyasalları denetleyecek; üreticiyi sorumlu tutacak ve tüketicinin bilme hakkını güvence altına alacak bağlayıcı bir sistem.

Çünkü artık zamanımız yok. Okyanusların dibinde plastik birikiyor. Toprakta plastik var. Havada plastik var. Yediğimizde, içtiğimizde, soluduğumuzda bu görünmez parçacıklarla karşılaşma ihtimalimiz her geçen gün artıyor.

Ve biz hâlâ Cenevre’de hangi kelimenin anlaşmaya gireceğini tartışıyoruz. Benim önerim daha basit: Önce plastiğin değil, gezegenin tarafını tutalım.

Çünkü mesele plastik karşıtlığı değil. Mesele, insanlığın kendi yarattığı atığın altında kalıp kalmayacağıdır.

Ve unutmayalım: Doğa, bizim “tek kullanımlık” dediğimiz hiçbir şeyi tek kullanımlık olarak kabul etmiyor.