MART NİSAN 2025 Ülkemizde, kadınlara seçme ve seçilme hakkı, adı gelişmiş olarak anılan pek çok ülkeden önce tanınmış. 3 Nisan 1930'da belediyelerde, 26 Ekim 1933'te köy ihtiyar heyeti ve muhtarlık seçimlerinde, nihayetinde 5 Aralık 1934'te ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kadınlara seçme ve seçilme hakkı Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde verilmiş. Büyük önderin vedası sonrasında Köy Enstitülerinin kapatılması ile başlayan eğitimde gerileme süreci günümüze kadar ulaştı ve ne yazık ki nüfusun yarısını oluşturan kadınların toplum içindeki temsil kabiliyetinin giderek düşmesine sebep oldu. 24. yayın yılımızda "Dünya Emekçi Kadınlar Günü"nü yine içimiz buruk kutluyoruz ama umudu yitirmedik.
ÇAĞDAŞ YAŞAMI DESTEKLEME DERNEĞİ ÇAĞDAŞ YAŞAMI DESTEKLEME DERNEĞİ ÇAĞDAŞ YAŞAMI DESTEKLEME DERNEĞİ: Geleceğe ışık tutan bir yolculuk Umudumuzu yeşerten, elini taşın altına koyarak, geleceğimizin resmini güzelleştiren sivil toplum kuruluşlarına Kafe Kariyer’de yer veriyorum. Yaptıkları ve yapacakları çalışmalar ile topluma katkı sağlayacağına inandığım kişilerle sizleri tanıştırmaya devam ederken, tanıdığım ve içinde yer aldığım STK’lara öncelik veriyorum. Bu kez konuğum; Türkiye’nin en etkili STK’larından birinde görev alıyor; Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD)’nin İzmir Şube Başkanı Aslı Balcı Tamtürk. Kendisi ile yıllar önce derneğin “Mentorluk” projesinde tanışmış, titiz ve çalışkan tutumundan etkilenmiştim. Geçtiğimiz şubat ayında yapılan seçimde, şube başkanı olduğunu öğrenince de, hemen bu söyleşiyi gerçekleştirmek istedim. Kolay değil 1989 yılında Prof. Dr. Türkan Saylan ve arkadaşları tarafından kurulan bu köklü derneğin, İzmir gibi aktif bölgelerinden birinde, bayrağı devir alarak daha da ileriye taşımak… Önümüzdeki dönemde ÇYDD’ne önemli katkılar sağlayacağına inandığım Aslı Balcı Tamtürk'le yaptığımız bu söyleşide; gelecek planlarının yanı sıra Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ni daha yakından tanıma fırsatı da bulacaksınız.
İŞE BİSİKLETLEİŞE BİSİKLETLEKarşıyakalılar işe bisikletle gidiyor Çevre dostu ve sağlıklı bir ulaşım aracı olarak bisiklet kullanımını teşvik etmek için çalışmalar yürüten Karşıyaka Belediyesi, ‘Dünya Bisikletle İşe Gitme Günü’ne özel sürüş etkinliği düzenledi. Belediye Spor İşleri Müdürlüğü çalışanları ile Bisikletliler Kooperatifi üyelerinin katıldığı buluşma, Bostanlı Vapur İskelesi’nden başladı. Erken saatlerde bir araya gelen katılımcılar, sahildeki bisiklet yolunu takip ederek Karşıyaka Vapur İskelesi’ne ulaştı. Sürüşü tamamlayanlara, “Çevreyi Düşünmeyen Kahraman Olamaz!” sloganıyla hazırlanan teşekkür belgeleri takdim edildi.
ÇİĞLİ ARITMADA DÖRDÜNCÜ FAZ SONA YAKLAŞTIÇİĞLİ ARITMADA DÖRDÜNCÜ FAZ SONA YAKLAŞTIRevizyon bitti, 4’üncü fazda sona yaklaşıldı İzmir Büyükşehir Belediyesi İZSU Genel Müdürlüğü, İzmir Körfezi'nin temizlenmesinde önemli rol oynayan Çiğli İleri Biyolojik Atıksu Arıtma Tesisi’ndeki bakım ve yenileme çalışmalarını tamamladı. Tesisin kapasitesini yüzde 36 oranında artıracak 4’üncü fazın yapımında ise yüzde 90 seviyesine gelindi. Yeni ünitelerin hizmete alınmasıyla tesis arıtma kapasitesi açısından Türkiye’nin en büyüğü unvanını elde edecek. Hedef nisan ayı Tesiste 4. faz çalışmalarının hızla ilerlediğini kaydeden İZSU Genel Müdürü Gürkan Erdoğan, “İnşaatımızda ön çökeltim, biyofosfor, havalandırma ve son çökeltim havuzları ile pompa istasyonlarının inşaatları tamamlandı. Ekipman montajlarımız ve elektrik montajlarımız devam ediyor. Bu çalışmalarımızı da nisan ayına kadar tamamlayıp testlerimizi gerçekleştirip açılışımızı yapmayı hedefliyoruz” dedi. Körfez temizliği için dev adım Yaklaşık 7 gemi ile Körfez’de tarama faaliyetine devam ettiklerini de dile getiren Gürkan Erdoğan, “İlk etapta toplam 700 bin metreküp, ikinci ihale ile de 1 milyon 800 bin metreküp dip çamurunun taramasını yapacağız. Bu dip tarama faaliyetleri tamamlandığında ve arıtma tesisinin 4. fazı devreye alındığında Körfez temizliği için dev bir adım atmış olacağız” diye konuştu.
İZBB KADIN SUTOPU TAKIMI AVRUPANIN EN BÜYÜĞÜİZBB KADIN SUTOPU TAKIMI AVRUPANIN EN BÜYÜĞÜAvrupa'nın en büyüğü yine İzmir Büyükşehir Belediyesi İzmir Büyükşehir Belediyesi Sutopu Kadın Takımı, Challenger Cup finalinde Galatasaray Zena’yı mağlup ederek ikinci kez Avrupa şampiyonu oldu. Son şampiyon ve namağlup olarak katıldığı turnuvanın yarı finalinde Hırvat temsilcisi Zavk Mladost’u 14-8 ile geçen İzmir ekibi, İstanbul Cemal Kamacı Spor Kompleksi’nde oynanan ve TRT Spor’un canlı yayınladığı final maçında Galatasaray Zena’yı 9-8 mağlup ederek üst üste ikinci kez Avrupa şampiyonluğuna ulaştı. Avrupa'da oynadığı tüm müsabakaları kazanan İzmir Büyükşehir Belediyesi Sutopu Kadın Takımı yenilmezlik serisini de 14 maça çıkardı. Sırbistan temsilcisi Vaterpolo Klub Vojvodina'yı 15-9 yenen Zavk Mladost ise kupa üçüncüsü oldu.
AŞKIN BAŞKENTİAŞKIN BAŞKENTİAşkın Başkenti; İzmir Dünyada “City of Love”, aşkın şehri deyince ilk akla gelen şehir Paris’tir. Romantik şehirler listesi; Venedik, Roma, Montreal, Barselona, Prag diye devam ediyor. Peki, Türkiye’de aşkın şehirleri neresidir? Ve bunların içindeki aşkın başkenti neresidir? Bir buluşma sitesinin yaptığı araştırmaya bakılırsa, en popüler aşk destinasyonu; İzmir. 12 milyonu aşkın kullanıcısıyla Avrupa’nın lider kaçamak ilişkiler platformu olan Fransız menşeli Gleeden’ın Türkiye’deki kullanıcıları arasında yaptığı araştırma, üyelerinin romantik maceralarını en çok hangi şehirde yaşadığını ve yaşamak istediğini belirledi. Bu araştırmaya katılan 1.364 kadın ve 1.926 erkeğe yöneltilen sorulara verilen cevaplar Türkiye’nin en romantik şehri konusunda manzarayı ortaya koyar nitelikte oldu. Araştırmaya katılanlara, “Yaşadığınız şehrin dışında en çok nerede aşk yaşadınız?” diye soruldu. Cevapların yüzde 37’si İzmir, yüzde 31’i Bodrum, yüzde 18’i İstanbul, yüzde 11’i Antalya, yüzde 3’ü Eskişehir dedi. Türkiye’de Bu beş şehir en popüler aşk destinasyonları oldu. Katılımcılara “Romantik maceralarınızı en çok nerede yaşamak istersiniz?” diye soruldu. Yüzde 34’ü İzmir, yüzde 28’i İstanbul, yüzde 21’i Bodrum, yüzde 12’si Eskişehir, yüzde 5’i Kıbrıs olarak cevap verdi. İzmir; Türkiye’de aşkın başkenti olarak ortaya çıktı.
32. İZMİR AVRUPA CAZ FESTİVALİ 5 MART AKŞAMI BAŞLIYOR32. İZMİR AVRUPA CAZ FESTİVALİ 5 MART AKŞAMI BAŞLIYOR32. İZMİR AVRUPA CAZ FESTİVALİ 5 MART AKŞAMI BAŞLIYOR İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı’nın (İKSEV) düzenlediği 32. İzmir Avrupa Caz Festivali, 5 -24 Mart 2025 tarihleri arasında yapılacak. Crossing Bosporus Trio Festival, 5 Mart 2025 Çarşamba akşamı AASSM Büyük Salonda “Crossing Bosporus Trio” konseri ile başlayacak. Birbirlerini bulan üç olağan üstü müzisyen Burhan Öçal (perküsyon), Heiri Känzig (kontrbas) ve Alex Wilson (piyano/klavye), üç kültürden gelen ilhamla Boğaz’da müzikli bir köprü kuruyor. Un Poco Loco Trio 7 Mart 2025 Cuma günü AASSM küçük salonda Fidel Fourneyron (trombon), Geoffroy Gesser (saksafon, klarnet), Sébastien Béliah’dan (kontrbas) oluşan Un Poco Loco Trio, 1940’lar ve 50’lerin bebop repertuarına egzotik bir bilinmezlik katarak yeniden yorumlayacak. Bir atölye, bir söyleşi 10 Mart 2025 Pazartesi günü saat 16.00 – 18.00 arası İKSEV’de çocuklara yönelik bir atölye yapılacak. Sıra “Caz Piyanistleri”nde “Müzikli Söyleşiler” bu yıl 11 Mart 2025 Salı günü saat 19.00’da İKSEV’de yapılacak. Cazda Yunan Ezgileri 32. İzmir Avrupa Caz Festivali 14 Mart 2025 Cuma günü Athina Kontou & Mother konseri ile devam edecek. Diğer tüm konserler gibi 20.30 da başlayacak konserde Alman - Yunan basçı Athina Kontou farklı kültürleri birbirine bağlayan, müzikler arasında sınır aşan, gelenek ve kişisel deneyime derinden bağlı ve aynı zamanda yeni ifade biçimleri arayışına dayanan müziği ve üç müzisyen arkadaşı Luise Volkmann, Dominik Mahnig ve Lucas Leidinger ile birlikte canlı, renkli bir müzik deneyimi sunacak. Arbenz, Mehar, Veras İsviçre’nin beğeni toplayan Vein Triosu ile eşsiz bir caz deneyimine sahip olan Avrupa’nın çok yönlü ve başarılı davulcularından biri olan Florian Arbenz, tekrar İzmir Avrupa Caz Festivalinde. Arbenz, Nelson Veras (gitar) ve Hermon Mehari (trompet) ile 17 Mart 2025 Pazartesi günü AASSM Büyük Salonda konser verecek. Monogram tasarım 19 Mart 2025 Çarşamba günü ilgi çekici bir atölye çalışması yapılacak. Saat 10.00’da İKSEV’de başlayacak ‘Monogram Tasarım: İnsan Mı Yapay Zekâ Mı? konulu atölyede Prof. Dr. Hakan Ertep, yapay zekânın hayatımızdaki ve tasarımdaki varlığını yazı karakterlerini kullanılarak görsel sembol oluşturma işlemi olarak tanımlanan ‘Logotype Tasarımı’ yani ‘Monogram’ üzerinden sorgulatacak. Katılımın serbest olduğu atölyeye başvuru info@iksev.org üzerinden yapılabilir. Cazın Gastronomisi İzmir ve Anadolu mutfağına unutulmaz katkıları olan Nedim Atilla, unutulmayacak bir söyleşi ile İzmir Avrupa Caz Festivali’ne katılacak. 21 Mart 2025 Cuma günü saat 19.00’da İKSEV’de “Cazın Gastronomisi” konuşulacak. Kapanış Last Land Band’den 32. İzmir Avrupa Caz Festivali 24 Mart 2025 Pazartesi günü, İzmir İtalya Konsolosluğu işbirliği ile gerçekleştirilecek Paolo Damiani Last Land Band konseri ile sona erecek. Paolo Damiani (kontrbas), Elena Paparusso (vokal) ve Antonio Jasevoli (gitar), caz ve pop arasında dengelenmiş bir repertuardan oluşan yeni projelerini sunacak. Write Stuff İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı (İKSEV), 5 – 24 Mart 2025 tarihleri arasında düzenleyeceği 32. İzmir Avrupa Caz Festivali kapsamında gazetecilik öğrencilerine yönelik, caz yazarlığını konu alan “Write Stuff” düzenleyecektir. Atölyeyi, Türkiye’de bu işin en iyilerinden Ümit Tuncağ ve gazeteci Sirel Ekşi yürütecek. Başvuru için: Sirel Ekşi, sirel.eksi@gmail.com. 532 274 89 17 22. Caz Afişi Sergisi İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı’nın (İKSEV) açtığı “22. Caz Afişi Yarışması”nı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, İletişim Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü öğrencisi Kenan Yiğit’in üçlemesi kazandı. Yarışmaya katılan 308 afiş arasından otuz bir afiş sergilenmeye değer bulundu. Çocuk Gözüyle Caz başlığı altında yarışmaya katılan 27 afiş ile sergileme alan 31 afiş Festival süresince AASSM Alt Salonda sergilenecek. Bilet Satış 32. İzmir Avrupa Caz Festivali biletleri 17 Mart 2025 Pazartesi günü Biletix gişelerinde, internette ve AASSM Ana Gişede satışa çıktı.
MAHA KUMBH MELAMAHA KUMBH MELA7000 YILLIK BİR GELENEK MAHA KUMBH MELA Hindistan’ın Prayagraj kentinde 144 yıl sonra tekrar kutlanan Maha Kumbh Mela festivaline 650 milyona yakın kişi katılıyor. İzmir’den 8 kişilik bir fotoğrafçı grubu ile dünyanın en büyük dini festivalini görmeye gittik ve o egzotik, gizemli atmosferi fotoğrafladık. Festivalde yaşananlardan önce size Hinduizm ve mitolojisinden kısaca söz etmem gerekiyor. Hinduizm’in üç ana tanrısı Brahma, Şiva ve Vişnu ile şeytanlar arasında bir savaş çıkar. Şeytanların amacı tanrıların elindeki ibrik benzeri bir kaptaki ölümsüzlük iksiri Amrita’ya sahip olmaktır. Savaşı elbet tanrılar kazanır, ne var ki o hengame sırasında ibrikteki iksirden dört damla dünya yüzüne düşer. İşte Jüpiter, Dünya ve Ay, 3 yılda bir aynı düzleme geldiğinde, o damlaların düştüğü dört kutsal şehir olan Prayagraj, Haridvar, Uccain ve Nasik’te festival düzenleniyor. Bir çeşit haç sayılan bu kutsal festivale 1,4 milyar nüfuslu ülkenin her yanından katılımlar oluyor. Bu dört kutsal şehre 12 yılda bir sıra geliyor, son kutlamaya 110 milyon Hindu katılmış. Bu yıl Maha Kumbh Mela’da bir ayrıcalığı var; Jüpiter, Dünya ve Ayın hizalandığı düzleme Güneş de katılmış ki bu son olarak 144 yıl önce olmuş! Festivalin beş bin senedir sürdüğü bilinirken, son zamanlarda bulunan yazılı tabletler, festivalin aslında yedi bin senedir süregeldiğini ortaya çıkartmış.
YENİDEN KÖKLER DİZİSİ; ERTAN AİLESİYENİDEN KÖKLER DİZİSİ; ERTAN AİLESİSakız’dan Çeşme’ye, oradan Türkiye’ye Ertanlar Onlar Giritli bir dedenin ve Sakızlı gelinlerin Çeşme’den çoğalan çocukları. Aralarından, İzmirli işadamlarının TOBB Başkan Vekilliğine dek yükselen duayeni, üç belediye başkanı ve okul yaptıran hayırseverler çıktı. "İzmir iş dünyası" denince, Türkiye’de yankılanan birkaç soyadından biridir, Ertan. "Duayen işadamı Şinasi Ertan..." diye başlayan bir cümleyi duymayan kalmış mıdır? İzmir’de çok ortaklı bir şirket kurulacak ya da İzmirli işadamları konsorsiyum kurup bir ihaleye katılacak olsa başkan yine odur. Yıllarca Çeşme Belediye Başkanlığı yapan kuzeni Nuri Ertan da politik arenanın yakın geçmişteki İzmirlilerindendir. Nuri Bey, babası Kelami Ertan ile amcası Ali Rıza Ertan’dan almıştır, başkanlık bayrağını. Ağabeyi Kaya Ertan da İzmirli "Kır At"lardandır. Çeşmeli olarak bilinir, Ertanlar. Aslında kökleri, büyük dede tarafından Girit’e, hem büyük babaanne hem de anneleri tarafından Sakız’a dayanıyor. Nuri Ertan’ın bildiği en eski aile ferdi, 1800’lerin başında Girit’in Resmo Kenti’nden Sakız’a öğretmen olarak giden Hafız İbrahim Efendi. Orada ticaret yapmaya başlıyor ve Sakız’ın en zengin tüccarlarından birinin kızı Ayşe Hanım’la evleniyor. İkisi de Osmanlı toprağı olan Sakız ile Çeşme, iç içe. O nedenle Nuri Ertan, "Hafız İbrahim Efendi Sakız’a gelmiş ama belki daha sonra Çeşme’ye gelmiştir, bilemiyoruz. Kız alıp kız verme olayında da bence böyle olmuştur. Ayşe Hanım mı Sakız’a gitmiştir, yoksa Hafız İbrahim Efendi mi Çeşme’ye gitmiştir; bunu söylemek mümkün değil" diyor. Rıza adındaki oğullarından, Şinasi ve Ahmet Vafir adında iki torunları dünyaya geliyor. Şinasi Bey’in üç kızı oluyor. Hacı Ahmet Vafir Ertan ise ailenin bugün tanıdığımız fertlerinin babası ve dedesi. Gelinler Sakız’dan 1871 yılında Çeşme’de doğan Hacı Ahmet Vafir Ertan, ticaretle uğraşıyor. Sakız, Çeşme ticaretinin can damarı. Çeşme ise turistik bir belde. Şinasi Ertan’ın anlattığı gibi, Sakız’da plaj ve termal su yok. Sakız’ın zenginleri yaz aylarında Çeşme plajlarına ve termal banyolarına geliyor. Şinasi Ertan, dedesi Hacı Ahmet Vafir Ertan’ın, babaannesi Atiye Hanım’ı böyle gördüğünü anlatıyor: "Dedem, babaannemin kim olduğunu, ailesini öğreniyor, ona talip oluyor. Dedem Çeşme’de işini kurmuş. İlle alacağım bunu, diyor. Onlar da soruşturuyorlar dedemi; evleniyorlar." Böylece aileye, Sakızlı zengin bir gelin daha gelmiş oluyor. Sakız gelişmiş bir il, Çeşme ise küçük bir yer. Atiye Hanım’ın, Yömalaki (İkizler) lakabıyla anılan babası, Sakız’ın en tanınmış tüccarlarından. Kızının, doğumlarını Sakız’da yapmasını sağlıyor. Nüfus kayıtlarına göre Atiye-Ahmet Vafir Ertan’ın dört oğlundan ilk üçü Sakız’da, sonuncusu Çeşme’de doğuyor. Yaş sırasına göre adları; Mehmet Muammer, Ahmet Rıdvan, Hüseyin Kelami ve Ali Rıza Ertan. Dört kardeşin çocukluklarının ve gençliklerinin büyük kısmı, annelerinin memleketi Sakız’da geçiyor. Aile, mübadeleyle birlikte sadece Çeşme’de yaşamaya başlıyor. Sakız’da doğan üç kardeş, Sakızlı kadınlarla evleniyor. Çeşme doğumlu en küçüklerinin eşi ise Denizlili. 1895 doğumlu Mehmet Muammer Ertan, Çeşme’de dava vekilliği yapıyor. Vafir adında bir oğlu ve Engin adında bir kızı oluyor. Engin Ertan, İzmir’in en büyük pamuk tüccarlarından Hayri Özmeriç ile evleniyor. Özmeriçler, kendi adlarını taşıyan pek çok okul yaptırıyor. 1896 doğumlu Ahmet Rıdvan Ertan; Orhan, Şinasi ve Türkan Ertan’ın babası. 1903 doğumlu Hüseyin Kelami Ertan’ın oğulları, Kaya ve Nuri Ertan. Dört kardeşin en küçüğü, 1907 doğumlu Ali Rıza Ertan’ın ise beş çocuğu oluyor: Atalay, Tülay, Vafir, Atiye ve Perihan Ertan.
4. İZMİR KADIN İKTİSAT KONGRESİ4. İZMİR KADIN İKTİSAT KONGRESİTÜRKONFED İDK Başkanı Prof. Dr. Yasemin Açık: “Cumhuriyetin ikinci yüzyılında ekonomiyi kadınlar dönüştürecek” TÜRKONFED’in desteğiyle BASİFED tarafından düzenlenen 4. İzmir Kadın ve İktisat Kongresi’nde konuşan TÜRKONFED Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı ve İş Dünyasında Kadın Komisyonu (İDK) Başkanı Prof. Dr. Yasemin Açık, kadınların iş dünyasına katılımının yalnızca bir eşitlik meselesi değil, ülkenin ekonomik büyümesi için bir zorunluluk olduğuna dikkat çekti. “Kadınların ekonomik bağımsızlığını desteklemek için çalışıyoruz” TÜRKONFED İDK’nın çatısı altında bulunan 55 kadın derneği ile Türkiye’nin en büyük örgütlü kadın gücü olduğunu söyleyen Prof. Dr. Açık, “Bizler, ilki 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk tarafından yapılan bu kongrenin bir parçası olmaktan gurur duyuyoruz. Aradan geçen 102 yılda kadınların ekonomik mücadelesi aralıksız devam etti. Ancak günümüzde hala kadınların toplumdaki yeri, sağlığı ve statüsü, olması gereken ve özlenenin çok gerisinde kalıyor. Kaynaklara ulaşma ve kaynakları etkin kullanma açısından kadınlarla erkekler arasında eşitsizlikler mevcut. Her ne kadar son yıllarda kadın girişimciliği ve istihdamı bir miktar artmış olsa da halen gidilecek çok yol, atılacak çok adım var. Cumhuriyetin ilk yüzyılında eşit haklar için mücadele eden kadınlar, ikinci yüzyılda ekonomiyi dönüştürecek. Biz de TÜRKONFED İDK olarak, kadınların iş dünyasında güçlenmesini sağlamak, iş hayatında eşit fırsatlar yaratmak ve Türkiye’nin dört bir yanındaki kadınların ekonomik bağımsızlığını desteklemek için çalışıyoruz” dedi. “Küresel ekonominin şekillendiği bir dönemdeyiz” Küresel ekonomide yaşanan büyük dönüşümlere vurgu yapan Prof. Dr. Açık şöyle devam etti; “Dijitalleşme, yeşil dönüşüm ve sürdürülebilir kalkınma politikalarının kadınların ekonomideki yerini yeniden şekillendirdiği bir dönemdeyiz. Kadınların bu alanlarda daha fazla yer alması önemli bir fırsat. Bu noktada, kadınların iş dünyasına katılımını sadece bir eşitlik meselesi olarak değil, ülkenin ekonomik büyümesi için bir zorunluluk olarak görmeliyiz. Çünkü daha fazla kadının iş dünyasında aktif olması, daha yüksek milli gelir, daha düşük işsizlik ve daha sürdürülebilir bir kalkınma demektir.”
DÖNGÜSEL EKONOMİDÖNGÜSEL EKONOMİZorlu: Döngüsel ekonomi alternatif değil, zorunluluk ESİAD Sürdürülebilirlik ve Sosyal Politikalar Yuvarlak Masası’nın katkılarıyla online olarak düzenlenen “Döngüsel Ekonomi: Endüstriyel Atıkların Geri Dönüşümü” başlıklı toplantıda elektrikli ve elektronik ürünlerde endüstriyel atıkların geri kazanımı ele alındı. ESİAD Yönetim Kurulu Başkanı Sibel Zorlu, 2050 yılında dünyadaki yıllık atık üretiminin yüzde 70 oranında artmasının beklendiğini belirterek, “Döngüsel ekonomi modeli artık bir alternatif olmaktan çıkıp zorunluluk haline geldi” dedi. Moderatörlüğünü ESİAD Sürdürülebilirlik ve Sosyal Politikalar Yuvarlak Masası Başkan Vekili Yrd. Doç. Dr. Vildan Gündoğdu’nun üstlendiği toplantıda ClimeCo Türkiye Sürdürülebilirlik Lideri Oğuzhan Akınç, Beko Çevre Direktörü Zeynep Özbek ve Mol-e Kurucusu Müge Baltacı birer sunum gerçekleştirdi. Rekabet gücü için önemli ESİAD Yönetim Kurulu Başkanı Sibel Zorlu, günümüzde döngüsel ekonomi modelinin artık bir alternatif olmaktan çıkıp zorunluluk haline geldiğini belirterek, “2021 yılında OECD tarafından yapılan bir araştırmaya göre 2060 yılına kadar 167 milyar ton malzeme kullanımına ulaşılacağı tahmin edilmektedir. Kişi başına günlük malzeme kullanımının ise 45 kg’a ulaşacağı ve çevresel sorunların iyice ağırlaşacağı ifade edilmektedir. Bakanlıklarımız tarafından hazırlıkları sürdürülen Döngüsel Eylem Planına ve bu kapsamda çıkarılacak düzenlemelere hazır olması uluslararası rekabet gücümüze önemli katkılar sağlayacaktır” dedi.
PROF. DR TUNCAY YAKALIPROF. DR TUNCAY YAKALITürkiye’nin ilk deri profesörü Tuncay Yakalı şimdi saraçlık yapıyor Deri bir serüvendir. Yerkürede insan var olduğundan bu yana, bir biçimde hayvanlardan yüzülen deri değişik amaçlar için kullanılmıştır. Anadolu insan yaşamını 10 bin yıl öncesine götüren bulguların merkezi Konya’nın Çumra İlçesi Çatalhöyük Ören Yeri’nde günışığına çıkarılan kaya resimlerinde; avcının, avladığı hayvanın derisini yüzerek post amaçlı giyim malzemesi biçiminde kullandığını görürüz. Yıllar önce National Geographic dergisinin kapağını süsleyen fotoğrafta; buzullardan çıkartılmış, eski çağlardan kalma bebek mumyasının üstündeki kürk giyim eşyası, yüzülen derinin dikilerek modele dönüştüğünü bizlere gösterir. Anadolu’ya dönecek olursak; Selçukluların ağır geçen kış koşulları dolayısıyla kürk yapımında ileri oldukları görülür. Osmanlı Dönemi'nde ise deri işleme küresel ölçekte ün kazanmış, ilk organize sanayi bölgesi diyebileceğimiz, İstanbul’daki Kazlıçeşme deri işleme bölgesi, Padişah Fatih Sultan Mehmet'in 360 debbağı bir araya getirmesiyle kurulmuştur. Padişah, burada işlenen derilerin son ürüne dönüşmesi amacıyla ayrıca yakınındaki Saraçhane’yi de inşa ettirmiştir. Gâzi Mustafa Kemal Atatürk de dericiliğin önemini, değerini bilmekten hareketle, Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Ankara’daki Çiftlik’te bir tabakhanenin kurularak yabancı bilim insanlarının burada eğitim vermelerini sağlamıştır. İzmir’de, 1955 yılında kurulan Ege Üniversitesi bünyesinde de deri alanında eğitim öğrenim programlamasının daha başlarda yapıldığını görmekteyiz. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi bünyesinde ilk olarak ‘Lif Teknolojisi’ adını taşıyorken daha sonra ‘Mühendislik Fakültesi Deri Mühendisliği’ bölümüne dönüştürülen kurumun, dolayısıyla ülkemizin ilk deri profesörü Tuncay Yakalı ile dericilikten, emekli olduktan sonra uğraşı alanı seçtiği saraçlığına ve tutkusu denizciliğe ilişkin keyifli bir söyleşi yaptık.
AHŞAP OYUNCAKLARAHŞAP OYUNCAKLARAhşap oyuncaklar çocukları eğitirken eğlendiriyor Kültür Bakanlığı Sanatçısı ve Anadolu Elsanatları Derneği (ANELSANDER) üyesi olan Adnan Karagülle, ahşaptan tamamen eğitici oyuncaklar yapıyor. “Oyun ve oyuncakla derdini, sevincini anlatan birçok çocuk ve yetişkin hikayesine de tanıklık etme fırsatı olduğunu belirten Karagülle, “Oyuncak yapıyoruz. Onları biricik kılan kusurları" diyor. Plastik hayatımızın her alanına sirayet etti. Plastik bir şişenin doğada yok olması için 450 yıl gerektiği bilinirken, dünya nüfusu ve kullanılan plastiğin oranı düşünülürse korkunç bir tablo çıkıyor ortaya. İçme sularında, deniz ürünlerinde, hatta tuz, şeker gibi akla gelmeyecek bazı besinlerde de mikroplastik tespit edildi. Yani yediğimiz içtiğimiz şeylere kadar plastiğe battık. 2022 yılında ilk kez insan kanında mikroplastik bulundu. Üstelik bu durumun sadece tükettiğimiz besinler yüzünden değil solunum yoluyla da mümkün olacağı açıklandı. Bizler bu kadar fazla plastiğe maruz kalırken, gelecek neslin yaşayacaklarını düşünmek daha da ürkütücü. Çünkü artık bebekler oyuncaklarını ellerinde tutmaya başladığı andan itibaren plastiğe maruz kalıyor. Büyüklerimizin hep anlattığı “benim bir tahta oyuncağım vardı” diye başlayan hikayelerin bugün aslında ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha anlamamız gerekiyor. Son birkaç yılda uzmanlar çocuklar için ahşap oyuncakların daha doğru seçimler olduğunu açıklasa da henüz yaygın bir kullanım söz konusu değil. Ahşap oyuncakların önemini ahşaba hayat veren Adnan Karagülle ile konuştuk.
OİNOKHOEOİNOKHOEKARUN HAZİNELERİNDEN ŞARAP SÜRAHİSİ: OİNOKHOE Gyges ile başlayıp ta 150 yıl süren Lidya Krallığı, kral Kroisos zamanında en parlak dönemini yaşamıştı. Kroisos’un öyle müthiş, dillere destan zenginliği vardı ki MÖ 6. yüzyılda bu hazine tüm antik liderlerin başını döndürmüştü. Hiç üşenmeden bu zenginliğe sahip olmak isteyen Persler, doğudan güçlü bir şekilde önce Kapadokya’ya geldi ve sonra da Ege Bölgesi’ne uzanarak Lidya hanedanlığına son verdi. Bu tarihten sonra Anadolu’ya yerleşen Perslerin egemenliği, 200 yıl sonrası Büyük İskender’in gelişine kadar sürdü. Daha sonra ise tüm Anadolu’da Helen, Roma ve Bizans hâkimiyetleri ve medeniyetleri ardı ardına hüküm sürdü. Burada bir şeyi ortaya koymamız gerekiyor. Evet, Lidya Kralı Kroissos zengindi ama halkı da onun kadar zengindi. Bunların arasında tüccarlar, çiftlik sahipleri ve askerlerden oluşan çok sayıda soylular vardı. Onların ölümleri de debdebeli törenlerle yapılıyor ve krallar gibi yığma tepelere gömülüyorlardı. Bunun ispatı olarak Gölmarmara da bugün 90’a yakın Tümülüs’ü görmekteyiz. Bu mezarlarının hepsi Kral Kroisos ve ailesine ait olmayacağına göre bu tepe mezarlar o yörede yaşayan, sevilen soylular ve zenginler için yapılmıştır diyebiliriz. Bu mezarların üzeri ölen kişinin şanına layık bir şekilde toprakla kapanıyordu. Mezarın üzeri ne kadar çok toprakla örtülmüşse, bu o kişinin o kadar çok sevildiğinin ve değerli olduğunun nişanesiydi. Ayrıca, bu şahsiyetler ölünce kendine ait çok değerli altın, gümüş ve ziynet eşyalarıyla birlikte gömülüyorlardı. Kıymetli eserlerle dolu bu Tümülüsler yıllarca o yörede hiç ellenmeden sakin bir şekilde durdular. Kimse buraları merak edipte ya bunun içinde ne var deyip kazmamıştı. Halk lahitlerin kapağını açmak kolay olduğu için onlara yönelmişti. Deniyor ki bazı soygunlar olduysa da bu da tek tük olmuştur. Ancak 19 ve 20. yüzyılda bu definecilik işleri ülkemizde çok yaygınlaştı. Avrupalı aristokratların 19. yüzyıldan sonra gelişen antikaya düşkünlüğü, bizde ki defineciliği, çok kuvvetli bir şekilde tetikledi ve sonunda da bu iş yağmaya dönüştü. Bu yağmanın en önemlileri, Uşak- Güre yakınlarında bulunan Top tepe, İkiztepe, Aktepe ve Basmacı ve Harta Tümülüslerinin kazılmalarıyla başlamıştı. Bazı değerli eserlerin bulunduğunu duyan Avrupalı antika eser kaçakçıları da Anadolu’ya üşüşür olmuşlardı. İsviçrelisi, Amerikalısı İstanbul’da, Anadolu’da cirit atmaya başlamıştı. Öyleki her yabancı antika kaçakçısının, başta İstanbul Kapalıçarşı kuyumcuları olmak üzere her Ege kentinde şube gibi çalışan adamları vardı. Hem de bu yurt dışından gelen gözü dönmüş kaçakçılar, eski eserlere inanılmaz paralar ödüyorlardı ki kimse o paralara hayır diyemiyordu. Bu kaçırılan eserlerin, yurt dışındaki en büyük alıcısı ise Amerika’daki Metropolitan Müzesi’ydi. Gözü kara kaçakçılar ellerine ne geçti ise doğrudan bu müzeye kat kat fazla fiyata devrediyorlardı. Sistem çok güzel kurulmuş ve çark tıkır tıkır işliyordu. Buna ülkemizde “Hop bi dakika, beyler burada ne oluyor” diyen kimse de yoktu. Bırakın dur diyeni, yağmayı önleyecek kanunlarımız bile yoktu. O, yıllarda antika eser ticaretinin cezası en fazla 20 gün cezaevinde yatmaktı. Ayrıca kazı alanları koruma altında da değildi. Yaz aylarında birkaç ay kazı yapılan yerler, kışın terk ediliyordu. Yani antik yerlerimiz, Allaha havale ediliyordu. Bu durumların üstüne üstlük o zamanın siyasetçileri de, “Ne var bunda, vatandaş bu işten ekmek yiyor, bırakın garipler üç beş kuruş para kazansın, cezalandırmayalım” diyordu. “Ağalar, beyler bunlar ülkemizin değerleridir koruyalım” diyerek verilen kanun teklifleri bile hemen red ediliyordu. Öyle ki bu vurdumduymazlık, kaçakçıların dernek kurmalarına, gece gündüz detektörlerle define aramalarına kadar iş gitmişti. İşte o yıllarda böyle bir ortamda Güre’den Mıdıklılı Ahmet adlı şahıs, 10 kişiyle birlikte bir tümulusu soyar. Bulduklarını da iyi paralara satarlar. Altlarına da yepyeni gıcır arabalar alırlar ve evlerini yeni mobilyalarla donatırlar. Hal ve hareketleri değişmiştir. Kasabada gerine gerine dolaşmaktadırlar. Öteki köylerin kadınları, bunlardaki değişimi görünce kocalarına “Tüh yazıklar olsun size bir Mıdıklılar kadar olamadınız, bakın adamlar yağ bal içinde yaşıyorlar” diyerek başlıyorlar kocalarına söylenmeye. Kadınların bu mızmızlıkları, Güre yöresindeki köylerin erkeklerini hareketlendirmiş ve onları ciddi bir şekilde her gün define aramaya itmiş. Öyleki köyde her sabah erkenden kazmayı küreği kapan, define aramaya gidiyormuş. Köylüler arasında bir define bulma yarışı başlamış ve onlar için define aramak, artık ana meslek haline dönmüş. Zaman zaman tarlalarda gümüş altın paralar bulunan bu heyecanları daha da artmış, niyetler bozulmuş daha büyük antika bulma iştahları kabarmış ve gözlerini yığma tepelere dikmişler. İşte, şimdiye kadar hiç dokunulmayan bu mezarlar, bir hışımla kazılmaya başlanmış. 1965 – 1970 yıllarında yığma tepelerin bir bir kazılıp da değerli eşyaların bulunması dünyayı şaşırtmıştı. Hele kanatlı altı broşun yanında bulunan gümüş sürahi herkesin dikkatini çekiyordu… Ağzı yonca yapraklı sürahi “Oinokhuo” O Karun hazinesi içindeki en ilginç eserlerden biri olan kanatlı at broşunu ayrı tutarsak hazinenin içinde benim ilgimi çeken çok özel bir sürahi bulunmaktadır. İşte bugün size Toptepe yığma tepede bulunan 16,3 cm yüksekliğinde gövde çapı 9,5 cm olan gümüş kulplu sürahiyi sunacağım. Eski Yunanca da şarap “oinok” diye anılırmış. Oinokhoe ise şarap sürahisi diye adlanıyormuş. Şimdiler de bu isim kullanılmaz olmuş. Bu müthiş sürahiyi ilginç kılan şeyler arasında öncelikle çok özel tasarımı var. Sürahinin üzerindeki detaylar koçlar, aslanlar ve çıplak erkek figürünün sunumu öyle müthiş ki şaşırıp kalıyorsunuz. İçimden bağırarak “Ey birader, sen bunu nasıl düşünüp yaptın. O devrin sanatçısının bu sürahiyi yaratırken sanatın zirvesindeymiş. Yani adam sanatını konuşturmuş. Önce gümüş sürahinin ağzı üç yapraklı yonca şeklindedir. Bu öyle pek görülmüş şey değildir. Onu nadide kılan bir başka bir özellik ise sürahi dövme işlemiyle yaratılmış. Dökme olan kulpu ise diğer hayvan figürleriyle birlikte sürahiye lehimlemiştir. Kulp bildiğiniz basit bir parça değildir. Uzun saçlarıyla, kaşıyla, gözüyle gövdesindeki kıvrımlarla erkeklik organıyla birlikte çırılçıplak sunulmuş erkek figürü vardır. Bu erkek figür sanki ters parende atar durumda, bir atlet ya da asker gibidir. Arkaik dönemde bu atlet ya da askerlere “Kuros” adı verilmektedir. İşte bu erkek atlet figürlü kulpu, vücuduna eğim verilerek sürahiye eklenmiştir. Ve bu erkek figür iki eliyle kabın ağzına yerleştirilmiş ve aslanların kuyruklarını tutmaktadır. Sanatçı ona bu şekli verirken kulpun lehim yerlerini de örtmüştür. Yine kulpun gövdeyle birleştiği yere lehimli kısım gözükmesin diye aynı amaçla iki koç yerleştirilmiştir. Deniyor ki Yunan hidralarında ve onikocheolerinde bu figüre sıkça rastlanır. Ama bu gümüş eser her şeyiyle tektir. Aklınıza şöyle bir soru gelebilir. Peki, hocam kulp yapılmış da asker neden çıplak sunulmuş. Hemen cevap vereyim. Antik dünyada atletler ve askerler çıplak antrenman yapar ya da koşarlardı. Bu normal olan bir şeydi. Sanatçı burada ne gördüyse gerçekçi bir çalışma yapmıştır. Eseri Uşak Müzesi’nde sergilenmektedir. Bilginize sunulur.
TRUMP'IN İKLİM KARŞITI KABİNESİTRUMPTrump’ın İklim Karşıtı Kabinesi: Geleceğe Dönüş (!) Trump’ın "Make America Great Again” (Amerika'yı Yeniden Harika Yap) lafı “her şeyi del bakalım del” sloganına dönüşmüş durumda. İkinci Donald Trump döneminde ABD’nin en zengin kapitalistleri doğrudan ülke yönetecek mevkilere atandı. Elon Musk, Vivek Ramaswamy, Chris Wright, Doug Burgum ve Howard Lutnick bunlardan birkaçı. Amerika’nın “yeniden harika” yapılması için en gerekli şey ne olabilir? Tabii ki temiz enerji yatırımları ve iklim dostu politikalar değil! Donald Trump, ikinci döneminde de bunu kanıtlamak için elinden geleni ardına koymuyor. Çevre mi? O da ne? Zaten koca bir yalan, değil mi? En azından kabinesindeki petrol baronları, kömür madeni sahipleri ve iklim değişikliği inkarcıları böyle düşünüyor. Fosil Yakıt Endüstrisinin Kahramanı Kamu arazilerini koruma görevini devraldı, ama korumak yerine petrol şirketlerine açma misyonuyla. Alaska’da sondaj yapmak mı? Hadi bakalım, “del, bebeğim del!” Greta Thunberg mi? O da sadece Twitter’da engellenmesi gereken biri. Paris Antlaşması mı? O da ne? Trump kabinesi, Amerika’nın uluslararası iklim taahhütlerinden sıyrılması konusunda da kararlı. Ne gerek var çevre koruma taahhütlerine? Zaten Çin ve Avrupa Birliği bu işlerle uğraşıyor. Amerika fosil yakıtlarının dumanı altında özgür kalmalı!
SERKAN ANAVATANSERKAN ANAVATANSerkan Anavatan "En Genç Şef Ödülü" adım adım geldi Geleneksel Balkan lezzetleri ile örülmüş bir çocukluk ve Fırın çıraklığı ile başlayan bir pişirme tutkusu yaşamının rotasını çizmiş. "Operasyonel olarak tüm yeme- içme yapılarını tecrübe etme fırsatım oldu" diyen ve bu adım adım yükselişin getirdiği uluslararası bir ödül sonrasında şef Serkan Anavatan ile Urla'da bir enginar tarlasında buluştuk ve keyifli bir sohbet yaptık.
OSMANCALI KÖYÜNDE FOSİL AĞAÇLAROSMANCALI KÖYÜNDE FOSİL AĞAÇLARORADA BİR KÖY VAR, HEM DE YAKINDA! Fotoğraf tutkum sayesinde, fırsat buldukça gezgin fotoğrafçı kimliğine bürünmeyi hep sevmişimdir. Deklanşör sesinin büyüsünün peşi sıra araştırmalarımı sürdürmekten hep keyif almışımdır. Öğrencilik yıllarımdan itibaren başlayan yoğun fotoğraf tutkum, özellikle de doğada makro fotoğrafçılığı keşfetmemle birlikte iyice arttı. Genelde sık sık dağlarda bulurum kendimi. Kentin karmaşası ve gürültüsünden kaçabilmek, doğayla baş başa kalabilmek biz kent insanlarının özlemidir. Ama nedense yarım saat içinde doğanın kollarında olmak yerine kendimizi bir alışveriş merkezinde buluveririz sıklıkla. Her mevsim ayrı güzellikleri içinde barındıran dağlar, aynı zamanda görsel açıdan sürprizlerle doludur. İşte bu eşsiz yerlerden biri de 1210 metre yükseklikteki, volkanik kökenli taşlardan oluşan Yunt Dağı'dır. Yunt Dağı, Ege Bölgesi'nin kuzey kısmında yer alan ve doğal güzellikleriyle dikkat çeken bir dağ... Kanyon, dere ve doğal göletler ile zengin ekosisteme ve biyolojik çeşitliliğe sahiptir. Yunt Dağının antik hazinesi ise Aigai Antik Kentidir. Başlı başına ayrı bir yazı konusudur. Bugün esas konumuz bu denli yakınımızda, adeta burnumuzun ucunda yer alan başka bir değerli bölgemiz, Osmancalı Köyü. 16 ila 21 milyon yıl önce Yunt Dağındaki volkanik patlamalar sonucu oluşan lavların ve küllerin üstünü örttüğü, bu sayede taşlaşarak fosil haline gelmiş ağaçların bulunduğu alan olan, Manisa’nın Yunus Emre Beldesi’ne bağlı Osmancalı Köyü’ndeki Fosil Ormanı.
LA BELLE EPOQUELA BELLE EPOQUERenoir ve "La Belle Epoque" Dönemi Kimi sanatçılar yaşadıkları dönemi eserlerinde yansıtmaya çalışırlar. Bir ressamsanız kara bulutların arasından sızan gün ışığı, sularla öpüşen salkım söğütler, fırtınalı bir havada kabaran dalgalar, suyun üstündeki ak köpükler tablolarınız içinde yer alır. Eseriniz aracılığıyla yaşadığınız dünyaya dokunabilir, onun da var olduğu yargısına varırsınız. Yaşadığınız çağı kavramaya, onu tanımlamaya çalışırsınız. Çünkü bilirsiniz ki, yaşadıklarınız parmaklarınız arasından akıp gidecektir. Ben varım, yaşıyorum, ölümlüyüm demek istersiniz. Eserlerinizle kayda geçmek, küçük de olsa bir iz bırakmak istersiniz. Pierre-Auguste Renoir böyle bir sanatçı. Onun döneminde Fransa’da "La Belle Epoque" (Güzel Dönem, 1871-1914) adı verilen bir dönem yaşanmaktaydı. 19. yüzyıl bitmeden önce Fransa'da hayatın eğlenceye adandığı altın yıllar olan "La Belle Époque" halk eğlencesinin, kafe konserlerinin ve dans şölenlerinin dönemiydi.
YAKIN'DAN: HÜLDA ÖKLEM SÜLOŞYAKINHülda Öklem Süloş Hülda Öklem Süloş İzmir’de doğdu, büyüdü ve bu şehirden hiç ayrılmadı. İzmir Amerikan Kız Koleji’nden sonra, 1979’da Ege Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Mimarlık Bölümü’nü bitirdi ve hemen çalışmaya başladı. Mimarlığın yanı sıra bir süre, bazı yerel gazetelerde çevirmenlik yaptı. Ayrıca iki basılmış kitap çevirisi var: Kenneth Slawenski’nin yazdığı J. D. Salinger biyografisi, Üzüntü Muz Kabuğu ve J. D. Salinger (A Life Raised High) ve Samuel Beckett’ın ölümünden sonra yayımlanan otobiyografik romanı Sıradan Kadınlar Düşü (Dream of Fair to Middling Women). Yıllar geçtikçe, yazmak için giderek daha fazla zaman ayırmaya başladı; bu süre içinde seçkilerde, edebiyat dergilerinde ve bazı süreli yayınlarda öyküleri yayımlandı. Kırk yıl boyunca çizdikten sonra şimdi artık yazmak, hep yazmak istiyor.
GANYAN SELAMİGANYAN SELAMİAt yarışlarında Ganyan Selami aradığında saat çoktan 23.00’ü geçmişti. Merakla açtım telefonu. - Abi rahatsız ettiğimi biliyorum ama çok mutlu olacağın bir haber vereceğim. - Ulan yoksa ÖTV mi kaldırıldı? - Yok yok abicim! Daha da güzeli… - Aklıma bir şey geliyor ama söylemeyeyim şimdi telefonda. Başımız belaya girmesin! - Yarınki at yarışı için müthiş tüyolarım var güzel abicim. Gidelim mi? Bizim Selami, 40’ından sonra at yarışına merak sarmış bir arkadaş. Deneyimsiz ama çok bilmiş. Altı aylık seyisliği olup kırk yıllık at boku eşeliyor da diyebiliriz. Epeydir bana sözü vardı. Sağlam bir tüyo ile birlikte Şirinyer Hipodromu’na gidip tonla para kazanacaktık. “Tonla para kazanma” kısmına inanmasam da hipodroma gidip koşuları izlemeyi çok istiyordum. Bunca senelik İzmirli olmama rağmen nedense hiç görmemiştim. Ertesi gün sözleşip Şirinyer yolunu tuttuk. Selami benden kaptığı bin liranın üzerine küçük bir katkı payı ekleyerek ilk koşu için hemen gidip tüyosunu aldığı kuponu doldurdu. Kopgel Kız’a (atın adı böyle valla) yatırmış bütün paramızı. Önce padok denilen yere götürdü beni. Atlar yarış öncesinde burada dolaştırılıp arz-ı endam ediyormuş. Mankenlerin turladığı podyum gibi düşünebilirsiniz. Ben bir yandan bizim ata (Kopgel Kız yani) bakarken diğer taraftan hipodromun genel havasını koklamaya çalışıyorum. Çok ilginç… Etrafta sadece erkekler yok. Çoluk çocuğu toplayıp ‘pikniğe’ diye at yarışına getiren adamların sayısı hayli fazla. Kadınlar çocuklarıyla vakit geçirip top oynarken adamlar da rakı içip yarım saatte bir yarışa koşuyor.
CANTERBURY HİKAYELERİCANTERBURY HİKAYELERİCanterbury Hikâyeleri Rahmi M. Koç Müzesi’nde İngiliz edebiyatının ölümsüz eseri Canterbury Hikayeleri’nden esinlenerek tasarlanan el yapımı porselen at figürleri Rahmi M. Koç Müzesi’ndeki Beygir Gücü sergisinde ziyaretçileri bekliyor. Rahmi M. Koç Müzesi’nde açılan “Beygir Gücü” sergisi ziyaretçilerin büyük beğenisini kazandı. Müzenin 30’uncu kuruluş yıldönümünü kutlamak amacıyla açılan sergi, M.Ö. 2’nci yüzyıldan günümüze atın sanat ve mühendislikteki izlerini sürüyor, otomobilin endüstri tarihindeki dönüşümünü gösteriyor. Serginin “Rahmi M. Koç Koleksiyonu’ndan At Figürleri” bölümünde farklı coğrafyalardan ve kültürlerden seçilen at formunda yaklaşık 1000 adet obje ve eser sergileniyor. Renkli ve ilgi çekici bu objeler metal, pişmiş toprak, ahşap, pirinç, teneke, silikon, seramik ve porselen gibi farklı malzemelerden üretilmiş.