EYLULEKIM2026 Ayse Perin (Tatari)
Sakız Adası- Kampos ve Narenciye Müzesi
Sakız Adası- Kampos ve Narenciye Müzesi Sakız Adası, komşu kapısı... En kolay yurtdışı gezilerden biridir Çeşme’den Sakız Adası’na gitmek. Yunan Adaları tatil cenneti; herkes kendine göre bir güzellik bulur adalarda. Biz Türklerin büyük bir kısmı Girit, Midilli gibi adalardan ya da Balkan ülkelerinden mübadele ile Anadolu’ya gelmişlerdir. Benim de baba tarafımdan her iki dedemin ailesi buralardandır... Rumeli türküleri, Rumeli yemekleri özetle yaşam kültürlerine yakınlığım vardır. Adalara ne zaman gitsem mutlu olurum. Bir tatlı huzur kaplar içimi... Yurdumdan koşa koşa tatile buralara giden onca insan da sadece ucuz yemek, ücretsiz plaj gibi meseleler için çoluk çocuk vize ve giriş zorluklarına katlanmıyor elbette... Asıl mesele “Huzur”, ülkemizde yıllar önce kaybettiğimiz ve nerede ve nasıl bulacağımızı bilemediğimiz bir duygu durumu. Biz de kızım ile "shengen" vesilesi için adaya birkaç günlük ziyarette bulunduk. Defalarca gittiğimiz adanın yabancısı değiliz. Ancak bu vize meselesi oldukça can sıkıcı dahası onur kırıcı. Pandemiden bu yana ara verdiğim yurt dışı gezilerine yeniden heveslendim; malum emeklilik zamanlarında insanlar daha gezgin olma eğiliminde oluyorlar. Ben de bu duygu durumu ile harekete geçtim. En yakın ve en kolay yaz gezisi olarak Sakız’ı seçtim. Çeşme’den çok rahat şartlarda feribota bindik. İniş noktası şaşırtıcı bir bakımsızlıktaydı. Oldukça kalabalık bir insan topluluğu ile sıraya girdik ve uzun bir bekleyiş sonrası "Chios"a ayak bastık. Ada’yı denizden ve karadan birkaç kez gezdiğim için yabancısı değildim. Köyleri, yolları, merkezi tanıyordum. Fakat Kampos Bölgesine gitmediğimi hatırladım. Merkezde kaldığımız otelden 15 dakikada bir taksi ile bölgeye vardık. Narenciye bahçelerinin arasından bir asfalt yol bizi hedefimiz olan narenciye müzesine ulaştırdı. Citrus Museum (Perivoli) Perivoli Köyü’ndeki müzenin ahşap kapısından avluya girdik. 18. yüzyıldan kalma bir köşkte kurulan müzenin altı küçük odası var. Ana salonda, Kambos Ovası’nın mandalina, portakal, limon ve turunç yetiştiriciliğine dayanan efsanevi tarımsal geçmişi, dinamik bir sergi anlayışı ile aktarılıyor. Bir küçük odada kısa film ile bilgileri ada sakinlerinden dinliyoruz. Köşede bir piyano ve sürekli çalışan vantilatör ile dekor tamamlanıyor. Narenciye sektörünün yerel ekonomi ve gelenekler üzerindeki derin etkisini keşfederken güzel bir bahçede Perivoli Kafe’nin sunduğu tatlardan seçip biraz etrafa bakınıyoruz. Mutfaktan gelen güzel kokular... Henüz fırından çıkmış revani, az sonra üzerine gezdirilecek olan mandalina şerbetini bekliyor. Müze; bünyesinde yer alan sanat galerisi, bahçe alanı, küçük dükkân, kültürel bir deneyim ile birlikte her yaştan ziyaretçi için huzurlu bir ortam oluşturuyor... Güler yüzlü ve kaliteli bir hizmet sunan personeli de eklersek müze, Sakız Adası’nın narenciye mirasını yaşatmaya devam ediyor. Bir taksi için kafede görevli olan delikanlıdan yardım istiyoruz. Az sonra kapıya kırmızı bir Mercedes geliyor. Güler yüzlü şoföre Kampos Bölge’sini taksi ile gezmek istediğimizi söylüyoruz; "Biliyorum, beni çağıran oğlumdur" diyor. Kampos veya Kamochora Taksici anlatıyor, ben de binaları inceliyorum...Ceneviz ve yerel mimarinin harmanlandığı, yüksek taş duvarların ardında görkemli konakları ve narenciye bahçelerini yol boyunca izliyoruz. Konakların yapımında Thymiana taşı kullanılmış. Adını bu köyden alan ve buradan çıkarılan Thymiana; kırmızımsı kahve rengi, turuncu ve sarı tonlardaki tüf taşı... Gözenekli ve işlenmesi kolay. Böylece Kampos sokaklarına, kendine has sıcak, ahenkli ve karakteristik bir renk dokusu kazandırılmış. Yol boyunca uzanan, içeriye girmeyi neredeyse imkânsız kılan, yüksek taş duvarlar, mahremiyet ile beraber, içerideki hassas narenciye bahçelerini şiddetli rüzgârdan, kış soğuklarından ve tozlardan koruma işlevi görüyor. 14-16. yüzyıllar arasında Sakız, Cenevizlilerin kontrolündeydi ve o dönemde Kampos en gözde bölgeydi. Yerel dilde Archodico olarak adlandırılan bu köşkler Cenevizli asilzadelere aitti. (Sakız Adası ve Rodos’ta daha çok rastlanır). Bu yapılar genel olarak iki veya üç katlıdır. Zeminde tarımsal işler ahırlar vb. üst katta geniş pencereli mermer kolonlu pasajlar ve küçük kemerlerle desteklenen dış balkonlar ve yaşam alanları...Ahşap, dövme kapılar, süslü tavan resimleri, kemerli pencereler, mermer işçilikleri bu kozmopolit geçmişin estetik kanıtlarıdır. Devasa bir ana kapı (giriş portalı) sizi dış dünyadan soyutlayarak bir avluya davet eder. Avluda, zemin çakıl taşlıdır (Lila). Siyah-beyaz, deniz çakıl taşları dikey olarak dizilerek geometrik veya bitkisel geleneksel motifli mozaikler oluşturur (Chiotiko lila). Bahçede kuyular, çıkrıklar sarnıçlar ve havuzlar yer alır. Bizans, Ceneviz ve Osmanlı etkisi görülür. Özetle Kampos Mimarisi: Bizans, Ceneviz, Osmanlı, Venedik kültürlerinin katmanlı bir sentezidir. Kampos, Perivoli, Narenciye müzesi ve Kampos mimarisi... Bu gezinin iz bırakan, anılar arasında yer aldılar. Dönüş yolunda ve eve dönünce bu yazıyı yazarken düşündüm ki... Birkaç gün kaldığım, neredeyse aynı coğrafi özellikler taşıyan Sakız Adası’nda kendimi iyi hissettim. Adaya ayak attığım andan itibaren trafikteki terbiye, herhangi bir yerde içilen bir kahvenin yanına ikram edilen bir şişe soğuk su ve kurabiye, ara sokaklarda özelliğini koruyan ince zevkli, bakımlı evler, güler yüzlü öfkesiz insanlar, muntazam ve temiz kaldırımlar, parsellenmemiş ve bozulmamış kıyı kenar çizgisinde plajlar ve “beton iskelesiz" bir ada. Özetle huzurlu saatler ve günler ile adeta arındık. Alışveriş yapmadık biz de her şey var dedik sadece bizde olmayanı “huzuru" taşıyabildiğimiz kadar yüklendik vatanımıza getirdik. Çeşme’deyim. Kasabada yürüyorum, adımımı atar atmaz üzerime her yönden araçlar motorlar yağıyor. Kendimi korumak için sekerek kaldırımlara sığınmaya çalışıyorum. Ülkemizde böyle bir refleksin sonucu hüsran. Kaldırım bulmak mucize, kırık kopuk yüksekliği genişliği ve seviyesi değişken olan bir zemin üzerinde cambazlık ile yürümeye çalışıyorum. Dükkanlar restoranlar bütün mekanlar taşkın, herkes yola nesi varsa diziyor. Binalar ne olduğu meçhul bir mimari ile göz terbiyemi altüst ediyor. Kaybolan yöresel mimarinin yerini “canımız ne isterse onu yaptık mimarisi” almış. Sinirlenmek ile beraber üzülüyorum. Fiyat standardı yok. Taksiler ayrı bir konu. Gelelim yazının dilek ve temenniler kısmına: Çeşme’de neler olabilir? Müzeler olmalı... Elbette öncelikle arkeoloji yanı sıra; kavun, sakız, üzüm gibi yöresel ürünlerin geçmişini anlatan, anlatırken de ülkemizi ve kültürümüzü tanıtan küçük kaliteli mekanlara ihtiyacımız var. Bugün hala, 30 Ağustos kutlanırken Dj’lerle eğlenilen, plaj kulüplerinden denize girilebilen, çok katlı ve her biri ayrı telden çalan binalar ile doldurulmuş, trafikte oradan oraya gözü dönmüş bir biçimde araç kullanılan bir kasaba kimi mutlu eder? Kime huzur verebilir? Yazıyı olumsuzluklar ile bitirmek istemiyorum, iyimser olmayı da başaramıyorum. Ufukta bir gemi görüyor muyuz? Yoksa okyanusta dalgalarla mücadeleye devam mı? Önce değişim istemekle başlayalım. Bir küçük gezinin rahatlatan düşündüren izlenimleri beni buralar getirdi. Hepinize “huzurlu” bir sonbahar dilerim.