MARTNISAN2026 Avram Ventura
Ses ya da sessizlik
SES YA DA SESSİZLİK Hepimizin seslerden yorulduğu, sessizliği özlediği zamanlar oluyor. Ben yalnızca doğadan değil, insan seslerinden, gereksiz konuşmalardan da söz ediyorum. Nitekim konuşmanın olduğu kadar, suskun kalabilmenin bir sanat olduğunu, bunun için bir eğitimin gerektiğini, hayatın için-den, düşünürlerin sözlerinden öğreniyoruz. Yaşanmışlıklar, deneyimler de bu konuda yol göstermek için etkili olmaktadır. Ayrıca paylaştığımız sosyal ortamlar, bunu her gün bize anımsatı-yor. Bulunduğum topluluklarda, kimi insanları dinlediğimde, aklıma bazen şu soru geliyor: Düşündüklerimizi her zaman gerçek anlamıyla dile getirebiliyor muyuz? İçtenlikle yanıtlamam gerekirse, hiç sanmıyorum! Bu yüzden ne söylediğimiz kadar, nasıl söylediğimiz de önemli olmaktadır. Konuşurken beden dilimizle birlikte, o an hissettiğimiz duyguların, sözcüklerimizi etkileyebildiğini biliyoruz. Diyelim ki bir insana, ona olan sevgimizi anlatmak istiyoruz. Ses tonumuzla birlikte bu duygunun sıcaklığı, elbette ki kullandığımız sözcüklere de yansıyor. Aynı şekilde coşkumuz, kızgınlığımız, hoşgörümüz ya da nefretimiz; konuşma şeklimiz, duruşumuzla da kendimizi mut-laka hissettiriyor. Çoğu kez sözlerimizin yetersiz kalmasının en önemli nedeninin, bedenimizle bu uyumu sağlayamamaktan kaynakladığını düşünüyorum. Ayrıca yanlış kullandığımız sözcük-lerin, içi boş konuşmaların da ortamın gerilmesinde tetikleyici unsurlar olabileceğini söyleyebili-rim. Kimi zaman sessizliğimizin, sözlerimizden daha etkin olabildiği gibi… İçeriğin her zaman daha önemli olması gereğine karşın, sesin ya da sözün büyüsüne kapılarak bu gerçeği nasılsa gözden kaçırıyoruz. Tanıdığım kimi insanlar kadar, okuduğum kimi kitapların beni daha çok etkilediğini söyleyebilirim. Sayfa sayısını bir yana bırakacak olursak, bir kitapta yazarın yarattığı kurgu, öne sürdüğü görüş ya da anlatım dilinin bende bıraktığı izlenim her şeyden daha önemlidir. Nitekim ünlü İngiliz yazar D.H.Lawrence, anlatana değil anlatılana, bir başka deyişle içeriğe inanmamızı söyler. İçerik, sözlü ya da yazılı anlatımdaki öz, düşünce, duygu ve imgelerin bütünüdür. Kuş-kusuz bunu kavrayabilmek için uzun süren bir eğitim, alışkanlık, sabır, altyapı ve inanç özgürlüğü gerektirir. Yoksa belirli bir görüşün körü körüne savunucusu olmamız işten bile değildir. Bir konuşmanın ya da bir kitabın içeriğini şu soruyla açıklayabiliriz: “Neyi anlatıyor?” Buna doğru bir yanıt veremiyorsak, sözlerin doyurucu bir içerikten yoksun olduğunu söylememiz gerekiyor. Filozofun biri Buda’ya şöyle sormuş: “Sözcükler olmadan, sözsüz bir şekilde gerçeği söyleyebilir misiniz?” Buda sessizce yerinde oturmayı sürdürmüş. Bir süre sonra filozof Buda’ya övgülerini sıralamış ve gerçeğe giden yolu bulduğunu söyleyerek saygıyla eğilmiş, sonra da yoluna devam etmiş. Filozof gittikten sonra müritlerinden Ananda Buda’ya, filozofun neyin farkına vardığını ve niçin bu kadar övgü düzdüğünü sormuş. Buda şöyle yanıtlamış: “Atın iyisi daha kırbacın gölgesini gördüğünde başlar koşmaya!” Demek ki iletişim yalnız sözcüklerle kurulmuyormuş! Bir sessizlik ortamı içerisinde kuru-lan tümceleri dinlemek için de farklı bir eğitim gerekiyor. Bu denli olgunlaşmış olamasak da susmamız gereken yeri bilmek bile, bir başarıdır bence… Shakespeare’in şu sözlerini anımsatmak istiyorum: “Sözcüklerin kölesi olmaktansa, ses-sizliğin kralı olmak daha iyidir.” Söz ağızdan çıktığında, artık bunun dönüşü yoktur. Namludan çıkan bir mermi gibi olumlu ya da olumsuz, tüm sonuçlarına katlanmak zorundayız. Elbette ki sessiz kalmanın, suskunluğun bir bedeli vardır; ama gecikmiş olsak da, bunu telafi etmenin her zaman olanağı bulunabilir. Sessizlik üstüne düşünürken, bir zaman önce notlarıma eklediğim İspanyol ilahiyat profesörü Juan José Tamayo’nun şu sözünü paylaşmak istiyorum: “Tanrı evrenin sessizliğidir ve insan bu sessizliğe anlam veren çığlık.” Sözü Tanrı ile özdeşleştiren bir gelenekten gelen bir bilim insanının, yine onu sessizlikle tanımlıyor olması, bana ilginç geldiği gibi daha çok düşünmeye yöneltti.