KÖKLER KOCAGÖZ AİLESİKÖKLER KOCAGÖZ AİLESİFikir namusuna önem veren bir geleneğin adı: Kocagözler Yedi kuşak önce Söke’de, saray adına vergi toplamakla Ege’ye kök saldılar. Türk edebiyatının temel taşlarından Samim Kocagöz ile anıtlaşan bu soyadı, sanat, düşünce, siyaset ve ekonomi dünyasına yön verdi. Bir aile düşünün ki, soyağacının hangi üyesinden söz açılsa yeni bir hikâye doğuruyor içinden. Aydın’daki beylikten vergi toplamakla görevlendirilen "kocagözlü" mütesellimden mi söz etmeli, ailenin Kurtuluş Savaşı’ndaki gizli kahramanlıklarından mı, Uşakizâde Latife Hanım ile akrabalıklarından mı, Türkiye’nin düşünce, siyaset, ekonomi ve sanat dünyasına imzasını atan onlarca entelektüelinden mi?... Sakız Savaşı’nda şehit düşen komutan da var, Milli Mücadele’ye katkıda bulunan da... Aralarından biri, Mehmet Ali Aybar’ın, Yaşar Kemal’le birlikte ikinci adamı. Diğerleri, kuşak farkıyla Bülent Ecevit’in en güvendiklerinden dayı-yeğen. Ailenin adını geniş kitlelerin belleğine kazıyan üyesi; cezaevindeki Nazım Hikmet’e kitap imzalayan, Necati Cumalı’dan Salâh Birsel’e, Sait Faik’ten Halikarnas Balıkçısı’na, Aziz Nesin’den Fakir Baykurt’a Türk edebiyatının yapısına harç koyan onca kalemin dostu ve o kalemlerden biri: Samim Kocagöz. Ama eminiz ki, birazdan adını anacağımız aile üyelerini de iyi biliyorsunuz. O kadar yer etmişler ki kolektif belleklerimizde, her birini sadece kendi adlarıyla anmak yetiyor. Böyle, bütüncül bir hikâyede karşınıza çıktıklarında, "O da mı?" diye şaşırtabilirler, baştan uyaralım...
FADO KONSERİFADO KONSERİFadonun divası Çeşme'de 35. Uluslararası İzmir Festivali 20 Temmuz 2022 Çarşamba akşamı Çeşme Kalesi’nde yapılacak fado konseriyle sona eriyor. Portekiz Büyükelçiliği işbirliği ile gerçekleşecek konserde, otantik fadosu ile izleyicilerini büyüleyen Tania Oleiro sahne alıyor. Oleiro'ya konserde Portekiz gitarı sanatçısı Bruno Chaveiro ve fado violada João Domingos eşlik edecek.
FAZIL SAY PORTRELERFAZIL SAY PORTRELERPortreler İzmir prömiyeri Dünyaca ünlü piyanist ve besteci Fazıl Say İzmirli sanatseverlerle buluşacak. 22 Ağustos'ta Kültürpark Atatürk Açıkhava Tiyatrosu'nda gerçekleşecek konserde sanatçının yeni eseri Portreler İzmir'de ilk kez seslendirilecek. Konserde Fazıl Say'a flüt sanatçısı Bülent Evcil eşlik edecek.
İZMİR DUBAİ UÇUŞLARIİZMİR DUBAİ UÇUŞLARIİzmir'den Dubai uçuşları başladı İzmir Adnan Menderes Havalimanı, Flydubai’nin Dubai’den gerçekleştirdiği ilk uçuşu törenle karşıladı. TAV Havalimanları tarafından işletilen İzmir Adnan Menderes Havalimanı’nda, Dubai’den gelen Flydubai uçağı törenle karşılandı. Boeing 737-800( B738) tipi uçakla düzenlenen uçuşla 84 yolcu İzmir’e geldi. Dubai’den gelen yolcular terminalde çiçeklerle karşılandı. Flydubai sezon boyunca pazartesi, çarşamba ve pazar günleri olmak üzere haftada üç gün İzmir-Dubai arası karşılıklı uçuş gerçekleştirecek. İzmir Adnan Menderes Havalimanı bu yeni hatla birlikte 32 ülke, 69 destinasyon ve 30 havayoluna hizmet veriyor.
URLADA HERA Ayın MekanıURLADA HERAURLA'DA HERA Kadın girişimciler her zaman göğsümüzü kabartıyor. Başarılarından mutluluk duyuyoruz. İşte bir örnek daha; Gökben Güven Özçiçek ve Evin Egeli… Urla’da Hera, sağlıklı lezzetler sunuyor.
EGİAD MELEKLERİ YILIN YATIRIM AĞI SEÇİLDİEGİAD MELEKLERİ YILIN YATIRIM AĞI SEÇİLDİEGİAD melekleri yılın yatırım ağı seçildi Mimar ve Mühendisler Grubu (MMG) tarafından Kocaeli’deki Bilişim Vadisi’nde bu yıl beşincisi düzenlenen MMG-EURITECH Avrasya Ar-Ge, İnovasyon & Teknoloji Zirve ve Sergisi kapsamında gerçekleştirilen Euritech Awards Avrasya Ar-Ge, İnovasyon ve Teknoloji Ödülleri “Yılın En İyilerini Seç” hedefiyle yola çıkarak; halk oylaması ve jüri değerlendirmesi sonucunda 16 yatırım ağı arasından EGİAD Melekleri’ni “Yılın Melek Yatırım Ağı” seçti. EGİAD Başkanı Alp Avni Yelkenbiçer; “2011 yılında EGİAD olarak başladığımız girişimcilik çalışmaları ile farkındalığımızı arttırmayı ve önemini yaygınlaştırmayı hedeflemiştik. Bu bağlamda ise en büyük adımı 2015 yılında EGİAD Melekleri’nin TC Hazine ve Maliye Bakanlığı’na akredite olarak kurulumu ile attık. Böylece İzmir ve Ege Bölgesi’nin tek akredite ağı oldu, olmaya da devam ediyor. Bugün ise elde ettiğimiz başarı ile EGİAD Melekleri hakkında aldığım pozitif geri bildirimler, beni ve Ege Bölgesi’nin birçok iş insanını gururlandırıyor. Bu dönem çalışmaları ile çıtayı yükselten EGİAD Melekleri İcra Kurulu Başkanı Levent Kuşgöz ve tüm icra kurulu üyelerine teşekkürlerimi sunarım” dedi.
ARYA YATIRIMARYA YATIRIMAhu Büyükkuşoğlu Serter: "Birliktelik zekasının gücüne çok inanıyorum" Bir yanda "kadının yeri evidir" görüşüyle, ülke nüfusunun yarıdan fazlasını oluşturan kadınların ekonomik gücünü küçültmeye çalışanlar, diğer yanda kadınların kendi güçlerinin farkına varmaları için var güçleriyle çalışanlar... Şimdi size kadın liderliğiyle dünyayı dönüştürme vizyonuyla sosyal bir girişim olarak kurulan Arya Kadın Yatırım Platformu'nun iki kurucusundan biri olan Ahu Büyükkuşoğlu Serter'i tanıtmak, platformun faaliyetlerine ilişkin bilgi aktarmak istiyoruz.
KENTİN YENİ SAHNESİ; 6 ÜSTÜ TİYATROKENTİN YENİ SAHNESİ; 6 ÜSTÜ TİYATROİzmir yeni bir tiyatro sahnesi kazandı Bizden Geriye Kalanlar" adlı oyunu ile İzmirli seyirciye 'merhaba' diyen 6 Üstü Tiyatro, kendi sahnesini açtı. İlk oyunları ile büyük ilgi gören özel tiyatro, artık oyunlarını kendi sahnesinde oynayacak. Alsancak Tren Garı karşısındaki Ahmet Muhtar Atman İş Hanı'nın 6. katında kurulan 32 kişilik cep tiyatrosu sahnesinin açılışı için yapılan özel etkinliğe çok sayıda davetli katıldı. Cep tiyatrosunun kurucularından olan Alican Pulat, "Bertolt Brecht’in de dediği gibi; sanat dünyayı yansıtan bir ayna değil, dünyanın onunla şekillendirildiği bir çekiçtir. Biz altı arkadaş dünyalarını sanatla şekillendiren, bunu yaparken de tiyatronun büyüsüne kapılıp sahnenin de tozunu yutunca kendi hayat ve sanat sahnemizi sizlerle paylaşan sanatçılarız" dedi. Aynı zamanda Bizden Geriye Kalanlar adlı oyunda sergilediği performansla Özdemir Nutku Tiyatro Ödülleri'nde Yılın Genç Kuşak Oyuncu Adayı olan Alican Pulat, "Yıl boyunca çocuk, genç yetişkin oyunculuk atölyelerimiz, drama ve doğaçlama tiyatro eğitimlerimiz, diksiyon ve iletişim eğitimlerimiz de bu sahnede olacak" diye konuştu.
TAYFUN ÖNELTAYFUN ÖNELBODRUM’UN MAVİSİNDEN CUNDA’NIN TURKUAZINA Geçtiğimiz yıl muhteşem resim paylaşımlarıyla karşılaştığım Tayfun Önel ile sosyal medyada arkadaş olduk. İlerleyen sohbetlerimizden sonra telefonunu istedim. Ayvalık’ta yaşadığını ve Cunda (Alibey) Adası’nda oturduğunu söyledi. Birkaç kez sözleştik, buluşamadık, bir akşamüstü anlaştık, mütevazı evinde bir araya geldik. Değerli eşi Gülriz Hanım’ın ikramları ve güzel bir sohbetin ardından, üst kattaki atölyesine çıktık. Gözüm ilk anda Cunda’yı kuşbakışı gören pencereye gitti. Böyle görsel güzellik bir sanatçıyı doğal olarak etkiler diye geçirdim aklımdan. Maviden sarhoş olmuş Yaptığı resimlere göz ucuyla baktım. Mavi, mavi, masmavi, mavi sarhoşu bir sanatçı, her gün her gün maviye fırça sallayınca sarhoş olmuş, sevmiş, vurulmuş maviye. Ama işin ucunda Bodrum, Cunda olunca da mavi öyle yakışıyor ki resimlere. Bodrum’da yaşadığı yıllarda da yaptığı resimlerinde genel olarak hep mavi kullanmış Tayfun Önel. Bodrum’un mavisi, Cunda’ya yerleşince, turkuaza dönmüş. Turkuaz ile mavi yakın kardeş değil mi zaten? Bir de içinde, yelkenler, kanolar, yel değirmenleri, şirin beyaz Bodrum evleri, Cunda’nın Rum mimarisi birleşip onlarca resme dönüşünce sanatçının dediği gibi renk cümbüşü yaşanıyor. Atölyesini süsleyen resimlerin arasında, ressam Tayfun Önel’e ardı ardına sorular yönelttim. “Nereden çıktı bu resim sevdası?” dedim.
KARATAŞLI ONASSİSKARATAŞLI ONASSİSKarataşlı armatör Aristotle Onassis Liberya bayraklı Christina isimli yat 4 Ağustos 1959, Salı günü saat 9.30 civarında İzmir Limanı'na girmişti. Milliyet gazetesi aynı gün “Churchill yatla şehrimize geliyor. Milyoner Onassis’le birlikte Akdeniz’de geziye çıkan eski başvekil bugünlerde şehrimizde olacak” başlıklı bir yazı yayınlamıştı. Rodos’tan İstanbul’a gitmesi beklenen yat İzmir Limanı'na bağlanmıştı. Onassis İzmir’de Gazete hususi muhabir Doğan Özgüden’i bu haber için görevlendirmiş, 5 Ağustosta, bu kez “Churchill İzmir’e bugün geliyor” başlığını atmıştı. “Saat 10.30’da Christina’nın motoru sahile yanaşmıştır. Ancak motorda sabık başvekilin bulunmayışı, büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Mr Onassis 65 yaşındaki devlet adamının rahatsız olduğunu ve bu yüzden karaya çıkamayacağını bildirmiştir. Mr Churchill dışındaki misafirler üç arabaya binerek şehirde gezintiye çıkmışlardır.” Pasaport iskelesi önünden başlayan İzmir turu; Güzelyalı, İnciraltı ve Kadifekale’de son bulmuş, kafile saat 13.00’da yata dönmüştü. Churchill’in karaya çıkmaması üzerine gazeteciler eşinden ricacı olmuş, güçlükle küpeşteye çıkan eski başvekil uzaktan fotoğrafının çekilmesine izin vermişti. Gazeteciler sadece Churchill ile ilgilenip, Onassis’in İzmir gezisine ilgi göstermemişlerdi. Geminin rotasını İstanbul’dan önce İzmir’e çevirmesinin tek nedeni Onassis’in 16 yaşına kadar İzmir’de yaşaması ve doğduğu kenti görmek istemesiydi. Türk gazeteleri Onassis’i takip etmediği için konunun ayrıntılarını Yunan kaynaklarında bulabiliyoruz. Alphafreepress’in 19.09. 2020 tarihli “Onassis’in evi” başlıklı yazısında; Onassis’in evini bıraktığı gibi bulduğu anlatılmaktadır. “Ailesin evi, onu içeri davet eden bir Türk aile tarafından işgal edilmişti. Onassis şaşkına döndü, odaları hala çocukluğunun eşyalarıyla döşeliydi” satırları vardır. (1) Onassis’in İzmir'de geçen çocukluğu ve gençliği Onassis’in dedesi 19. yüzyılda ticaret için Kayseri-Talas’tan Akhisar'a göçen Konyalidis (Konyalı) lakaplı Hıristo idi. Belki de ana dili Türkçe olan Karamanlı Ortodoks Türklerdendi. Hıristo Akhisar’da geniş tütün tarlaları edinmişti. Oğullarından Socrates, İzmir’in en zengin tütün tüccarlarından biri olmuş, Penelope Dologu ile evlenmişti. Aristotle Onassis, 1906’da İzmir Karataş’ta varlıklı bir ailenin 2. çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Aristotle, 6 yaşındayken annesini kaybetmişti. Çok dindar olan büyükannesi onun rahip olmasını istiyordu. İzmir Evangelik Rum Okulunu bitirmiş, Oxford için bavullarını hazırlamaya başlamıştı. Yunanca, İspanyolca, Türkçe, İngilizce konuşan, zengin bir asilzadeydi. Büyürken; kızlara gururla gösterdiği çekici bir vücudu, gücü, cesareti, bağlantıları ve parası vardı. Okul çalışanlarına rüşvet verir, sigara içer, sık sık tartışır, kavga ederdi. Pelops Spor Kulübü Karataş'ta amcası Omiro Onasis’n başkanlığında, Anastasio Hacı Emmanuil, Teofanus Misail ve G. Magrigizni’nin idaresindeki Pelops Spor Kulübünün sutopu takımında yer almıştı. Bu kulüpte kayık, yüzme ve jimnastik branşlarında ve Melantios (Karataş) Mahallesi’nde kendi stadında İzmir çapında iyi sonuçlar alan, İzmir dışında da müsabakalara katılmış, disiplinli bir futbol takımı meydana getirilmişti. (2) Pelops futbol takımı işgal döneminde Aydın’daki Yunan Ordusuna destek veren izcilerin takımıyla da maçlar yapmaktaydı. 9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtarılmasından sonra; babasının hapse atıldığı, amcası Alexander’in Turgutlu’da asıldığı, tütün depolarının yandığı, servetlerini kaybettikleri iddia edilmektedir. (3)
FESTİVAL AFİŞİNDEKİ İZMİRFESTİVAL AFİŞİNDEKİ İZMİRAyşe Perin Tatari ve bir festival afişinde anlatılan 35 yıllık sanat serüveni Uluslararası İzmir Festivali bu yıl 35. Yılını kutluyor. İzmir Kültür, Sanat ve Eğitim Vakfı (İKSEV)’in düzenlediği festival, dünyayı ayağımıza getiren benzersiz sanat etkinlikleriyle İzmir’in vazgeçilmez değerlerinden biri olarak hayatımızdaki yerini alıyor. Festivalin olmazsa olmazlarından biri de her yıl gelenekselleşen Afiş Yarışmasıdır. Genç nesil tasarımcıları destekleyen, onların mesleki yaşamlarında önlerini açan afiş yarışması her zaman önemlidir. Tasarımcılar İzmir’in özgür ruhunu, İzmir Festivalinin dünyayı sanatla kucaklayan ruhuyla bütünleştiren eserler vererek hayal dünyamızı zenginleştirirler. Birbirinden güzel afişlerin yer aldığı sergiyi gezmek ayrı bir keyiftir. Tasarımcıların İzmir’i ve festivali çizgilerle ifade ettikleri afişler bizi farklı bir evrene götürür, yeni üretimlere ilham kaynağı olur. Bu yıl hem İzmir Festivalin kuruluşunun 35. Yılı hem de İzmir’in kurtuluşunun 100. Yıl Dönümü. Böylesine özel bir kutlamaya uygun, İzmir’in ve festivalin ruhunu yansıtacak çok özel bir afiş tasarlanması istendi. Ayşe Perin Tatari tablo gibi bir festival afişiyle bizi tam kalbimizden vurdu. İzmir’e özgü bütün hassasiyetlere zarif dokunuşlar yapan tasarımcı, mimar, yazar, ressam Ayşe Perin Tatari 35 yıldır İzmir Festivalinin yolculuğuna birinci elden tanıklık eden bir sanatçı olarak İzmir festival afişinin hikayesini bizimle paylaştı.
19. YÜZYILDA MODA19. YÜZYILDA MODAON DOKUZUNCU YÜZYIL SONRASI MODA DÜNYASINA BİR BAKIŞ Modanın tarihi çok eskilere dayanır. Giysilerin anlamı yüzyıllar boyunca değişim göstermiştir. Giysi aynı zamanda kişinin sosyal statüsünün bir temsili olarak kendini ifade eder. On dokuzuncu yüzyılın kadınları için belirli kurallar geçerliydi. Ev işlerinde rahat hareket edecek giysiler seçilirken, dış giyimde açık pastel renkler, kurdeleler, danteller ve fiyonklar kullanılır, giysilerin fazla gösterişli olmamasına dikkat edilirdi. Viktorya dönemi kadınının giyim kuşamı, yalnızca mesaj taşımakla kalmadı; aynı zamanda kadının davranışının kalıba sokulması amacına da hizmet etti. O günün kadınları üzerine yapılan incelemeler 1879 yıllarının İngiliz kadının giysilerinin dizlerine dolandığını, çektikleri sıkıntıları bir kat artırdığını ve hareket yeteneklerini ortadan kaldırdığını göstermiştir. Dar bluzlar ve dar yenler, kabarık etekler, ayak bileklerine kadar uzanan giysiler ve yerlere değen uzun kadın külotları… Bunların hepsi kadının hareket yeteneğini sınırlamaktaydı. On dokuzuncu yüzyıl boyunca tüm İngiltere ve Amerika’da evrensel boyutta denebilecek yaygınlıkta giyilen, bağlarla sımsıkı oturtulan “sıkı bağlı korseler”in o günün kadınlarının sıkışmışlığını yansıtması bakımından ilginçtir. Şeritli sıkı korselerin savunucuları, “disiplin”, “boyun eğme”, “bağlılık” gibi şeylerden söz ediyorlardı. Bu korselere karşı çıkanlar, onu Çinlilerin ayak bağlama uygulamasına benzettiler ve deformasyona yol açtığı görüşünde direttiler; belin, yumuşak, kemiksiz bölgelerindeki yaşamsal organları sıkıştırmasından, kaburgaları yerinden oynatmasından ve genel olarak zayıflığa, bitkinliğe, halsizliğe yol açmasından kaygı duydular.
TEOS MARİNA ÇARŞITEOS MARİNA ÇARŞITeos Marina Çarşı: Lezzet keşifleri, keyifli alışveriş, ve kaliteli yaşamın yeni adresi Metropol insanının temel arayışıdır, kentin sunduğu tüm imkanlardan faydalanırken, her fırsatta doğanın içinde olma arzusu... Hele ki bu kişi bir İzmirliyse, yaşamdan beklentisi daha da artacaktır: Güzel yemek, keyifli içmek, kaliteli eğlenmek ve her ânın tadını çıkarmak gibi... İzmir’in yanı başındaki Sığacık’ta uzun yıllardır hizmet veren Teos Marina da, buradan yola çıkarak, misafir ettiği tekne sahiplerine dünya standartlarında sunduğu kaliteli marina yaşamı ve hizmet anlayışını, yaptığı renovasyon yatırımıyla marina içindeki çarşıya da taşıdı. Renovasyon çalışmaları tamamlanan; alışveriş, yeme-içme ve eğlencenin yeni adresi olarak büyük ilgi gören Teos Marina Çarşı, pandemiden sonra şehir hayatının stresini açık havada deniz kokulu bir ortamda gidermeye çalışan İzmirlilerin gözde mekanları arasına girdi.
DİSKOYA NASIL GİRİLİRDİSKOYA NASIL GİRİLİRDİSKOYA NASIL GİRİLİR 8 aylık kısa dönem olarak yaptım askerliğimi. Uyanığız ya; acemilik için Denizli’ye gideceğim belli olunca, nişanlımdan önce, çalıştığım gazetenin Denizli temsilcisini aradım hemen. O zamanlar gazetecilerin forsu çok iyi. “Nasıldır oralar, var mı bir sıkıntı?” diye soruyorum ama asıl maksadım, tugay ya da alay komutanlarıyla bizim temsilcinin arasının nasıl olduğunu öğrenmek. Hani olur da dara düşersek, gurbette başımızı dayayacağımız bir omuz olsun. Neyse ki, eğitimlerde düdükle çöküp düdükle kalkmanın verdiği kas ağrıları dışında sorunsuz (ve vukuatsız) atlattık acemiliği. Sonra usta birliği için, ver elini Manisa. Ege’nin merkezi İzmir olunca ve arada sırada bölge haberlerine siz bakınca, haliyle gazetenizin bölgedeki ekibini yakından tanıyorsunuz. Denizli gibi Manisa’daki arkadaşlar da cankuşumuz yani. (Zaten Manisa dediğin, İzmir’in ilçesi gibi. Usta birliğine de gidiyoruz ya, her çarşı izninde soluğu memlekette alırız artık.) Tahmin edeceğiniz üzere, yola çıkmadan bir istihbarat çalışması da gazetemizin Manisa temsilcisiyle yaptım. Ne olur ne olmaz! Öğrendiğim bilgilerle moral ve motivasyonum ikiye katlandı. Manisa’daki komutanla bizim temsilcinin yakın arkadaş olduğunu öğrendim çünkü. Artık kuş gibi hafifim. Sanki askerlik yapmaya değil de sömestr tatiline dayımgillere gidiyorum. Bu ruh haliyle bindim trene. Bindim derken, 1. sınıf mevkide bilet alıp da şahsen gidiyor değilim. Benimle birlikte Manisa’ya sevk edilen yüzlerce asker var yanımda. Onları da götüreceğim. Sevaptır. Tren önce İzmir’e uğrayıp oradan Manisa’ya geçecek. Raylar böyle döşenmiş çünkü. Fakat ilginçtir, yol git git bitmiyor. Güzergah üzerinde 30 istasyon varsa, 30’unda da duruyoruz nedense. Hani indi-bindi yaptığımız da yok ki! Yolcuların hepsi aynı yere gitmekte… Herkes çok biliyor ya, yok efendim vagonlar II. Abdülhamid döneminden kalmaymış; yok lokomotif bakımsızmış, yok bizi en dandik trenle taşıyorlarmış. Tamam, tren biraz eski, ahşapları çürük, tavanı delik, tekerleri fazla gıcırdıyor olabilir ama şahsen ben, sevgili komutanımızın ‘Mehmetçik memleketin her karış toprağını sindire sindire görsün’ diye makiniste özellikle talimat verdiği kanaatindeyim. Yoksa neden 25 kilometre hızla gidelim ki? Nasıl başardık bilmiyorum ama Denizli ile İzmir arasındaki 262 kilometrelik yolu 8,5 saatte ancak alabildik. Alsancak Garı’na geldiğimizde kutsal (!) toprakları öpmek ayağıyla arazi olmak isteyenlerin inzibatlar tarafından toplanmasının ardından, topuk Manisa’ya! Yani diğerleri… Nasıl becerdik, komutanı nasıl ikna ettik bilemiyorum ama ben ve birkaç İzmirli arkadaşım, o gece evci kalmıştık İzmir’de. Ama orasını geçiyorum hemen. ***** Manisa’daki kışlanın yaşamımda hakikaten önemli bir yeri oldu. Hamdım, orada piştim diyebilirim. Disko ile orada tanıştım mesela... “Disko” deyince aklınıza janjanlı ışıklar ve müzik eşliğinde eğlence geliyorsa, yanılıyorsunuz. Benim bahsettiğim yer Disiplin Koğuşu. Yani bildiğiniz hapishane. İki kelimenin ilk hecelerini birleştirip akıllarınca espri yapmışlar. Arada bir “Diskoya girdim, diskodan çıktım” lafları duyuyoruz ya, ben de tezkeresi yaklaşan kıdemli askerler kendi aralarında eğlence düzenliyor falan diye düşünüyorum. Hatta bizi niye çağırmıyorlar diye arada bir hayıflandığım da oluyordu. Sonunda çağırdılar (!) ***** Onbaşı rütbesinden çavuşluğa yükselince, Yüksek Askeri Şura’nın generalliğe terfi ettirdiği albaylar kadar gururlu ve mutlu olmuştum. Kendimi, sorumluluğunu üstlendiğim mangamdaki erlerimin eğitimine adadım dersem abartmış sayılmam. Neyse, biz gelelim Disko maceramıza… O sabah, daha doğrusu gece 03.00-05.00 nöbeti için kalkarken, gün sonunda başıma neler geleceğinden habersizdim. Ama olayları tetikleyen unsurun bu nöbet olduğunu söylemeliyim. En kötü nöbet saatidir 3-5. Yarım saat öncesinden kalkar ve 05.30’da “koğuş kalk” komutu geldiğinden bir daha yatamazsınız. Nöbeti, koğuşta altlı üstlü ranza komşusu olduğumuz ziraat mühendisi bir arkadaşla birlikte tuttuk. (Kendisi Kayserilidir. Bunu bir kenara yazın; lazım olacak.) Sonra diğer askerlerle birlikte mıntıka temizliğine başladık. Sabahın kör karanlığında, ne görebildiysek artık… Spordu, kahvaltıydı derken sonunda eğitim saati geldi çattı. Bizim takımın eğitim yaptığı alan, ay yüzeyi gibi çorak bir arazi. Her gün güneşin altında “yat-kalk-sürün” yaptırmaktan kulaklarımız bile kabuk değiştirmiş. Koskoca çavuş olmuşuz ama acemiden bir farkımız yok yani! Nedenini şimdi hatırlamıyorum; o gün birkaç takımın eğitim alanları değiştirildi. Bize de çam ağaçlarının altında mis gibi bir yer düştü iyi mi? Mangalarımızla çalışmadan önce hemen çevreyi bir kolaçan ettik, çavuşlar olarak. Bu keşif sırasında bizi (yani nöbeti birlikte tuttuğum ziraat mühendisi arkadaşımla beni) en çok mutlu eden şey, arazinin yakınında kuru bir dere yatağının bulunmasıydı. Gecenin 2.30’unda kalkmışız ya, gözümüz dere yatağında. İlk fırsatta gidip orada uyuyacağız. Sota bir yer olduğundan kimsenin görme riski de yok! Ben mangamdaki askerleri, G3 piyade tüfeğimle birlikte yan manganın çavuşuna emanet edip dere yatağına attım kendimi. Peşimden de nöbeti birlikte tuttuğumuz ziraat mühendisi arkadaşım geldi, elinde tüfeğiyle. Hemen olduğumuz yere kıvrıldık. Kepimi başımın altına koyup kayanın birini kendime yastık yapar yapmaz dalmışım. Öyle yorgunum ki, sırtıma batan taşları hissetmiyorum bile. Aradan ne kadar zaman geçti bilemiyorum, “Ne yapıyorsunuz oradaaa” diye gürleyen bir sesle fırladım. Kafamı kaldırınca, siyah bir makam aracının ön tamponu ile ucunda sallanan alay komutanlığı forsunu gördüm hayal meyal. Ve hemen yanında da, elleri belinde bir albay. (Kendisi bizim alay komutanımız olur.) Ben aşağıdan bakıyorum ya, adam olduğundan daha bir heybetli geldi gözüme. Kimbilir, belki de içinde bulunduğumuz b.ktan durumdandır. Ölümle burun buruna gelen insanların o an hayatını bir film şeridi gibi gördüğünü söylerler ya, bende de aynısı oldu yeminle. Bir yandan gelmişime-geçmişime göz atarken, bir yandan da düşünüyorum; “Ulan bizi nasıl buldular” diye… Meğer dere yatağını rehabilite etmeye karar vermişler. Tam da o gün, o saatte... S.çtığımın şansı işte! Hemen toparlanıp hazır ol vaziyetine geçtik. Yani boynumuzu büktük, her şeye hazırız anlamında. Komutanın kestiği parmak acımayacak artık! Biz olduğumuz yerde öylece beklerken, yanında takım, bölük ve tabur komutanları da olan Albay sinirinden postallarıyla toprağı eşelemeye başlamıştı. Sonunda öyle bir bağırdı ki, bir an tepemizde 155’lik obüs topu patlatıldı sandım. Aynı soru ile (Ne yapıyorsunuz oradaaaaa) ikinci kez muhatap olunca bir cevap verme ihtiyacı duyuyor insan, ister istemez. Adabı muaşeret diye bir şey var nihayetinde… Samur kürk de olsa kimse kabahati üzerine almaz derler. Biz de öyle yaptık. Yarım ağızla “Migrenimiz tuttu” falan gibi şeyler gevelemeye çalışsak da kimse yemedi tabii… Sonunda isimlerimizi alıp ayrıldılar oradan. Olayı duyan uzun dönem arkadaşların “Bittiniz oolum siz” türünden moral veren yaklaşımları ve yaramızı görüp tuzlukla gelen dostlarımızın kadirşinas tutumu ile akşamı zor ettik. Yemek öncesinde yapılan kadrolar toplantısına gelen bölük komutanımız sağ elinin işaret parmağıyla bizi gösterip utancını dile getirdi. Yürüyüşlerde “Arslanlar, kaplanlar hey hey hey!” diye bağıran 9. bölüğün yüz karasıydık. Vukuatımız vardı ve cezamızı çekecektik. Diskoluk olacağımız kesindi ama orada ne kadar yatacağımızı kimse kestiremiyordu. Bahis oynayanlar arasında “45 gün” diyenlerin en güçlü argümanı, bizi suç üstü yakalayanın koskoca Alay Komutanı olmasıydı. 7 gün ve fazlası, askerliğimizin bir o kadar süre uzaması demekti. Yani durum çok sakattı, çok! ***** Bölük komutanımızın başkanlığında yapılan toplantının ardından, aynı vukuata ortak olduğumuz arkadaşımla birlikte hemen diplomasi ve lobi çalışmalarına başladık. Ben çalıştığım gazetenin Manisa temsilcisini arayıp “Ocağına düştük abi, kurtar bizi!” derken, Kayserili ziraat mühendisi arkadaşım da diskodaki gardiyanların listesini çıkarmaya çalışıyordu. Çünkü bize gelen gizli (!) bilgilere göre, gardiyanlık yapan askerlerin çoğu Kayseriliydi. Bu da “toprak” olma durumu demekti ki, kışla içinde hatırı sayılır bir önemi vardı. “Okuma yazmam yok ama Kayseriliyim” diye boşuna söylememişler. Arkadaşım “toprağı” olan gardiyanlar için birkaç kez mükellef sofralar hazırlayıp sıcaklığı sağladı hemen. Yancı olarak ben de hep aralarındaydım. Her defasında ceplerine birer paket Marlboro sıkıştırmayı da ihmal etmiyorduk. Böylece henüz cezaevine girmeden gardiyanlarla samimi olmuştuk. Bu arada gazetemizin Manisa temsilcisine sürekli baskı yapıyorum. Tugay Komutanı ile konuşup cezamızın 7 günden az olmasını sağlaması için… İnanmayacaksınız ama sonunda 3 günlük hapis cezası ile yırttık. Yırttık diyorum çünkü ceza değil sanki bir lütuftu bu bize… Tugay cezaevinde mahkum olan askerler, siyah kıyafetlerle bir kamyonun peşinde yürüyüp bütün gün çöp taşıyorken, gardiyan arkadaşlarımız sayesinde biz paso yatıyorduk. Yine de demir parmaklıkların arkasında olmanın verdiği psikolojiden kurtulamadık. Arada bir tespih sallamaya orada alışıp “Aldırma Gönül”ü orada sevdik mesela. Bölüğümüzde sabah-akşam nöbet tuttuğumuzdan, o 3 günlük ceza bize tatil gibi gelmişti, ayıptır söylemesi... Adettenmiş, diskodan çıkanlar birliklerine dönmeden önce hamama gidip bir güzel temizlenirmiş. Çıkışta biz de öyle yaptık. Sonrasında ise “Geçmiş olsun” ziyaretleri… İşin raconu öyleymiş meğer. Eğitim alanında ve eğitim saatinde uyurken Alay Komutanı’na yakalanan biz değilmişiz gibi, çavuş ve onbaşılar akşam istirahat saatlerinde akın akın gelip sırtımızı sıvazlayıp gidiyor. “Geçmiş olsun gardaş” dilekleri eşliğinde… Sanırsınız tugayı haraca bağlayan mafya bozuntularını temizlediğimiz için girmişiz cezaevine. “Şeyh uçmaz müritleri uçurur” derler ya, biz bir havaya girdik; bildiğiniz gibi değil! Hele o Kayserili mülayim arkadaş… Adamın bırakın yürüyüşünü, konuşmasını; bakışları bile değişti. Hani 1.65 boyunda, çiroz gibi ve gözlüklü olmasa, kendini Kadir İnanır diye kakalayacak bize. Allah’tan bölük komutanı geldi de, alıverdi havamızı. Yoksa sonumuz çok kötüydü.